100. Teknik : Bağlanmadan kal

by admin

Nesnelerin ve öznelerin takdir edilmesi, aydınlanmış biri için de aydınlanmamış biri için olduğu gibidir. Aydınlanmış insanın tek bir büyüklüğü vardır: O öznel ruh halinde kalır, şeylerin içinde kaybolmaz.

Bu çok güzel bir yöntemdir. Olduğun halinle başlayabilirsin; hiçbir ön şartı yoktur. Yöntem basittir: Sen kişilerle, şeylerle, olgularla çevrilisin… Her an çevrende bir şey var. Şeyler var, olaylar var, insanlar var… Ama sen uyanık olmadığın için, onlar orada değil. Her şey orada, ama sen derin uykudasın. Şeyler çevrende hareket ediyor, insanlar çevrende hareket ediyor, olaylar çevrende hareket ediyor, ama sen orada değilsin. Ya da uykudasın.

Bu yüzden çevrende olan biten ne varsa, efendi oluyor, sana hakim oluyor; sen onun tarafından sürükleniyorsun. Yalnızca etkilenip koşullanmıyorsun, sürükleniyorsun da.

Herhangi bir şey seni yakalayabilir ve sen onu takip edersin. Biri geçiyor… Bakıyorsun, yüzü çok güzel… Seni alıp götürüyor. Elbise, renk, malzeme güzel… Seni alıp götürüyor. Bir araba geçiyor… Seni alıp götürüyor. Çevrende olan bitenler seni yakalıyor. Sen güçlü değilsin. Başka her şey senden daha güçlü. Her şey seni değiştiriyor. Ruh halin, benliğin, zihnin başka şeylere bağlı. Nesneler seni etkiliyor.

Bu sutra diyor ki, aydınlanmış insanlarla aydınlanmamış insanlar aynı dünyada yaşıyor. Bir buda ve sen aynı dünyada yaşıyor ve hareket ediyorsun… Dünya aynı kalıyor. Fark dünyada değil, fark Buda’da: O farklı bir şekilde hareket ediyor. O aynı nesnelerin arasında hareket ediyor, ama farklı bir şekilde. O kendi efendisi. Onun öznelliği uzak, dokunulmamış kalıyor. İşin sırrı bu. Hiçbir şey onu etkileyemez; dışarıdan hiçbir şey onu koşullayamaz; hiçbir şey ona hakim olamaz. O uzak kalır; kendisi olarak kalır. Eğer bir yere gitmek isterse gider, ama efendi olarak kalır. Bir gölgeyi kovalamak isterse, kovalar, ama bu kendi kararıdır.

Bu ayrım anlaşılmalıdır. ‘Uzaklık’ ile, bir insanın dünyadan vazgeçmesini kastetmiyorum… O zaman uzaklığın anlamı kalmaz. Uzak bir insan, seninle aynı dünyada yaşayan insandır… Fark dünyada değildir. Dünyadan vazgeçen bir insan, durumu değiştirmektedir, kendini değil. Ve sen kendini değiştiremezsen durumu değiştirmekte ısrar edersin. Zayıf kişiliğin işareti budur. Güçlü, uyanık, farkında bir insan işe kendini değiştirerek başlar… Bulunduğu durumu değil. Çünkü aslında durum değiştirilemez… Durumu değiştirmeyi başarsan bile başka durumlar olacaktır. Her an durumlar değişir durur, bu yüzden her an bir sorun olacaktır.

Dindar yaklaşım ile dindar olmayan yaklaşım arasındaki fark budur. Dindar olmayan yaklaşım durumu, çevreyi değiştirmeye çalışır. Sana inanmaz, durumlara inanır: Durum iyiyse, sen de iyi olursun. Sen duruma bağlısın: Durum iyi değilse, sen iyi olamazsın. Yani sen bağımsız bir varlık değilsin. Komünistler, Marksistler, sosyalistler ve durumu değiştirmeye inanan herkes için, sen önemli değilsin; gerçekte sen yoksun. Yalnızca durum var ve sen yalnızca durumu yansıtan bir aynasın. Dindar yaklaşım der ki, sen şimdiki halinle bir ayna olabilirsin, ama bu senin kaderin değildir… Daha fazlası olabilirsin, bağımlı olmayan biri olabilirsin.

Büyümenin üç adımı vardır. İlk adımda durum efendidir, sen yalnızca onun tarafından sürüklenirsin. ‘Var olduğuna’ inanırsın, ama yoksundur. İkinci adımda, ‘sen varsındır’ ve durum seni sürükleyemez, durum seni etkileyemez, çünkü sen bir irade olmuşsundur, bütünleşmiş, kristalleşmişsindir. Üçüncü adımda, sen durumu etkilemeye başlarsın: Sırf orada olman ile durum değişir.

İlk durum aydınlanmamış kişinin durumudur; ikinci durum daima farkında olan, ama aydınlanmamış kişinin durumudur… Uyanık olmalıdır, uyanık olmak için bir şeyler yapmalıdır. Uyanıklık henüz doğal olmamıştır, bu yüzden savaşmalıdır. Bilincini ya da uyanıklığını tek bir an için kaybetse, şeyin etkisi altına girer. Bu yüzden her zaman ayak parmaklarının ucunda durmalıdır. O arayandır, sadhakdır, bir şey çalışan biri. Üçüncü durum siddha durumudur, aydınlanmış insanın durumu. O uyanık olmaya çalışmaz, yalnızca uyanıktır… İçinde çaba yoktur, uyanıklık tıpkı nefes almak gibidir: Sürer durur, kişinin onu koruması gerekmez. Uyanıklık nefes almak gibi doğal, sahaj kendiliğinden bir olgu olduğunda, o zaman bu insan türü, bu odaklanmış benlik, otomatik olarak durumları etkiler. Durumlar onun çevresinde değişir… O onları değiştirmek istediğinden değil, ama o güçlüdür.

Hatırlanması gereken şey güçtür. Sen güçsüzsün, bu yüzden her şey sana hakim olabilir. Ve güç uyanıklıktan, farkındalıktan gelir: Ne kadar uyanıksan o kadar güçlü olursun; ne kadar az uyanık olursan o kadar az güçlü olursun. Bak… Uyurken bir düş bile güçlüdür, çünkü derin uykudasındır ve tüm bilincini kaybetmişsindir. Bir düş bile güçlüdür ve sen o kadar güçsüzsün ki ondan bile şüphe edemiyorsun. Saçma bir düşte bile kuşkucu olamıyorsun, inanmak zorunda kalıyorsun. Ve düş sürdüğü sürece gerçek görünüyor. Düşünde son derece saçma şeyler görebilirsin, ama düş görürken şüphe edemezsin. Bunun gerçek olmadığını söyleyemezsin; bunun bir düş olduğunu söyleyemezsin; bunun imkansız olduğunu söyleyemezsin. Söyleyemezsin, çünkü derin uykudasın. Bilincin orada değilken bir düş bile etkiler seni. Uyandığında gülersin ve ‘Bu saçma, imkansız, olamaz. Bu bir düş, yalnızca yanılsama,’ dersin. Ama onun etkisi altındayken bunu fark etmedin, düş seni tamamen aldı götürdü. Düş neden bu kadar güçlüydü? Düş güçlü değildi… Sen güçsüzdün. Şunu hatırla: Sen güçsüzken bir düş bile güçlü olur.

Sen uyanıkken bir düş seni etkileyemez, ama gerçeklik, çevredeki sözde gerçeklik etkiler. Uyanmış bir insan, aydınlanmış bir insan öyle uyanık olmuştur ki senin gerçekliğin de onu etkileyemez. Bir kadın, güzel bir kadın geçerse, seni alıp götürür. Arzu doğar, sahip olma arzusu. Eğer uyanıksan, kadın geçip gider, ama arzu doğmaz… Sen etkilenmeden kalırsın, ele geçmemiş olarak kalırsın. Bu ilk defa olduğunda, şeyler senin çevrende hareket ettiğinde ve sen etkilenmediğinde, incelikli bir varlık coşkusu hissedersin. İlk defa gerçekten var olduğunu hissedersin; hiçbir şey seni senden sürükleyip alamaz. Eğer sen takip etmek istersen, bu başka bir şeydir. Bu senin kararındır. Ama kendini kandırma. Kandırabilirsin. ‘Evet,’ diyebilirsin. ‘Kadın güçlü değil, ama onu takip etmek, ona sahip olmak istiyorum.’ Kandırabilirsin. Pek çok kişi kandırıyor. Ama sen kendinden başka kimseyi kandırmıyorsun… O zaman boşunadır. Yakından bir bak: Arzunun orada olduğunu göreceksin. İlk önce arzu gelir ve sonra sen rasyonalize etmeye başlarsın.

Aydınlanmış kişi için şeyler oradadır, kendisi oradadır, ama onunla şey arasında köprü yoktur. Köprü yıkılmıştır. O yalnız başına hareket eder. Yalnız yaşar. Kendini takip eder. Başka hiçbir şey ona sahip çıkamaz. Bu duygu yüzünden bu erişmeye mokşa adını verdik… Mutlak özgürlük, mukti. O tamamen özgürdür.

Dünyanın her yerinde insan özgürlük aramaktadır; kendi tarzında özgürlük peşinde koşmayan insan bulamazsın. İnsan pek çok yoldan, özgür olabileceği bir varlık durumu bulmaya çalışır ve ona tutsaklık hissi veren her şeye kızar. Ondan nefret eder. Ona engel olan, onu tutsak eden her şeyle savaşır. Onunla mücadele eder. Bunca siyasi kavganın, bunca savaşın, bunca devrimin sebebi budur; daimi aile kavgalarının sebebi budur… Karı ve koca, baba ve oğul durmaksızın birbirleri ile kavga ederler. Savaş temeldir. Savaş özgürlük içindir. Koca kendisini kısıtlanmış hisseder, karısı onu tutsak etmiştir… Artık özgürlüğü kısıtlanmıştır. Ve karı da aynı şekilde hisseder. İkisi  de birbirlerine kızarlar, kavga ederler, ikisi de tutsaklığı yok etmeye çalışırlar. Baba oğulla kavga eder, çünkü büyümenin her aşamasında oğul kendisi için daha fazla özgürlük ister. Ve baba bir şey kaybettiğini hisseder: Güç, yetki. Ailelerde, uluslarda, uygarlıklarda, insan tek bir şey özler: Özgürlük.

Ama siyasi kavgalarla, devrimlerle, savaşlarla hiçbir şey başarılamaz. Hiçbir şeye erişilmez. Çünkü özgürlük elde etsen bile, bu yüzeyseldir… Derinlerde yine tutsak kalırsın. Bu yüzden her özgürlük hayal kırıklığı yaratır. İnsan büyük bir servet özler, ama benim anlayabildiğim kadarıyla bu özlem servet için değildir, özgürlük içindir. Servet sana bir özgürlük hissi verir. Fakirsen, kısıtlısındır, sahip oldukların sınırlıdır… Şunu yapamazsın, bunu yapamazsın. Yapacak paran yoktur. Ne kadar çok para sahibi olursan, özgürlüğün olduğunu, dilediğini yapabileceğini o kadar fazla hissedersin. Ama tüm paralar senin olduğunda ve dilediğin, hayal ettiğin, düşlediğin her şeyi yapabildiğinde, aniden bu özgürlüğün yüzeysel olduğunu hissedersin, çünkü içten içe benliğin bilir ki, sen güçsüzsün ve her şey seni cezp edebilir. Şeyler ve insanlar seni etkilemiştir, seni sahiplenmiştir.

Bu sutra, hiçbir şeyin seni etkileyemeyeceği, senin uzak kalabileceğin bir bilinç durumuna gelmen gerektiğini söyler. Bunu nasıl yapmalı? Bütün gün boyunca bunu yapma fırsatı oradadır. İşte bu yüzden bu yöntemi yapmanın iyi olacağını söylüyorum. Her an bir şeyin sana sahip çıktığının farkına varabilirsin. O zaman derin bir nefes al, derin derin nefes al, derin derin nefes ver ve sonra o şeye yine bak. Sen nefes verirken o şeye yine bak, ama yalnızca bir tanık olarak, bir izleyici olarak bak. Tek bir an için bile olsa zihnin tanıklık durumuna erişebilirsen, aniden yalnız olduğunu, seni hiçbir şeyin etkileyemeyeceğini hissedeceksin; en azından o anda hiçbir şey içinde arzu yaratamaz. Ne zaman bir şeyin seni etkilediğini, seni senden sürükleyerek uzaklaştırdığını, senden daha önemli hale geldiğini hissetsen, derin bir nefes al ve ver. Ve nefes vermenin yarattığı o küçük aralıkta o şeye bak…Güzel bir yüz, güzel bir beden, güzel bir bina, herhangi bir şey. Zor olduğunu hissediyorsan, yalnızca nefes vererek bir boşluk yaratamıyorsan, o zaman bir şey daha yap: Nefes ver ve nefes verirken tüm havayı dışarı atabilmen için nefes almayı bir an geciktir. Dur, nefes alma. Sonra o şeye bak. Hava çıktığı ya da girdiği zaman, sen nefes vermeyi bıraktığında, hiçbir şey seni etkileyemez. O anda köprüsüzsün… Köprü yıkılmış.

Nefes alıp vermek köprüdür. Dene. Tek bir an için tanıklık duygusunu yaşayacaksın, ama bu sana tat verecek, bu sana tanıklığın ne olduğu hissini verecek. O zaman sürdürebilirsin. Bütün gün boyunca, ne zaman bir şey seni etkilese bir arzu doğsa, nefes ver, arada dur ve o şeye bak. O şey orada olacak, sen orada olacaksın, ama köprü olmayacak. Nefes alıp vermek köprüdür. Aniden güçlü olduğunu, potansiyelin olduğunu hissedeceksin. Ve kendini ne kadar güçlü hissedersen, o kadar sen olacaksın. Şeyler ne kadar geride kalırsa, onların gücü ne kadar azalırsa, sen o kadar fazla kristalleşeceksin. Bireysellik başlamış olacak. Artık başvuracak bir merkezin var ve her an merkeze gidebilirsin ve dünya kaybolur. Her an kendi merkezine sığınabilirsin ve dünya güçsüz kalır.

Bu sutra şöyle diyor:

Nesnelerin ve öznelerin takdir edilmesi, aydınlanmış biri için de aydınlanmamış biri için olduğu gibidir. Aydınlanmış insanın tek bir büyüklüğü vardır: O öznel ruh halinde kalır, şeylerin içinde kaybolmaz.

Aydınlanmış kişi öznel ruh halinde kalır, kendi içinde kalır, kendi bilincine odaklanmış kalır. Öznel ruh halinde kalmak çalışılmalıdır. Her fırsatta dene. Ve her an bir fırsat çıkar, her saniye bir fırsat çıkar. O ya da bu şey sana baskı yapıyordur, seni dışarı sürüklüyordur, seni dışarı çekiyordur, seni içeri itiyordur.

Aklıma eski bir hikaye geldi. Büyük bir kral olan Bhartruhari dünyadan vazgeçmiş. Dünyadan vazgeçmiş, çünkü onun içinde eksiksiz bir biçimde yaşamış ve boşuna olduğunu fark etmiş. Bu, onun için bir öğreti değilmiş, yaşanmış bir gerçeklikmiş. Kendi yaşamı aracılığı ile bir sonuca varmış. O güçlü arzuları olan bir adammış, yaşamı olabildiğince çok yaşamış, sonra aniden faydasız olduğunu, boşuna olduğunu fark etmiş. Bu yüzden dünyaya sırtını dönmüş, dünyadan vazgeçmiş ve bir ormana gitmiş.

Bir gün, bir ağacın altında meditasyon yapıyormuş. Güneş doğuyormuş. Aniden yolun üzerinde, ağacın yanından geçen dar yolun üzerinde çok iri bir elmas olduğunu fark etmiş. Güneş doğarken, onun ışınlarını yansıtıyormuş. Bhartruhari bile o ana dek öyle büyük bir elmas görmemişmiş. Aniden, o farkındalık dolu olmayan anda, ona sahip olma arzusu yükselmiş. Beden yerinde kalmış, ama zihin hareket etmiş. Beden meditasyon duruşunda, siddhasana da imiş, ama meditasyon artık yokmuş. Yalnızca ölü bir beden varmış, zihin hareket etmiş… Elmasa gitmiş.

Kral hareket edemeden iki atlı adam karşı yönlerden gelmişler ve aynı anda yolda duran elmasın farkına varmışlar. Kılıçlarını çekmişler, her biri elması ilk önce kendisinin gördüğünü iddia etmiş. Karar vermenin başka yolu yokmuş, bu yüzden savaşmak zorunda kalmışlar. Savaşmışlar ve birbirlerini öldürmüşler. Birkaç dakika sonra elmasın yanında iki ölü beden yatıyormuş. Bhartruhari gülmüş, gözlerini kapatmış ve yine meditasyona dalmış.

Ne olmuş? Yine boşunalığı fark etmiş. Ya da bu iki adama ne olmuş? Elmas hayatlarından daha anlamlı olmuş. Sahiplenmenin anlamı budur: Bir taş parçası için hayatlarını fırlatıp atmışlar. Arzu olduğu zaman sen artık olmazsın… Arzu seni intihara götürebilir. Gerçekten de, her arzu seni intihara götürmektedir. Sen arzunun gücü altındayken, kendinde olmazsın, deli olursun.

Sahip olma arzusu Bhartruhari’nin de zihnindeydi; bir anlığına arzu doğdu. Ve onu almak için hareket edebilirdi, ama o bunu yapamadan diğer iki kişi geldi, savaştı ve taşın yanında, yolda iki ölü beden yatar oldu. Bhartruhari güldü, gözlerini kapattı ve yine meditasyona daldı. Tek bir an için öznelliği kayboldu. Bir taş, bir elmas, bir nesne daha güçlü oldu. Ama öznellik yine kazanıldı. Elmas yokken tüm dünya kayboldu ve Bhartruhari gözlerini kapattı.

Meditasyoncular yüzyıllardır gözlerini kapatırlar. Neden? Bu yalnızca dünyanın kaybolduğunun, bakacak hiçbir şey olmadığının, hiçbir şeyin hiçbir şeye, hatta bakmaya bile değmediğinin simgesidir. Her zaman hatırlamalısın, ne zaman arzu yükselse, öznelliğinden çıkmışsındır. Bu dünyadır, bu harekettir. Yeniden kazan, geri dön, yine odaklı ol! Yapabilirsin: Herkes için yapma kapasitesi vardır. Kimse içsel potansiyelini kaybetmez, o hep oradadır. Hareket edebilirsin. Hareket edebilir, geri dönebilirsin. Evden çıksam, neden yine içeri giremeyeyim? Aynı yoldan geçilmesi gerekir; aynı bacakların kullanılması gerekir. Dışarı çıkabiliyorsam içeri de girebilirim. Sen her an dışarı çıkıyorsun, ama her dışarı çıktığında hatırla… Ve aniden geri dön. Odaklı ol. Başlangıçta güç geliyorsa, derin bir nefes al, ver ve dur. O anda seni cezp eden şeye bak. Gerçekte, hiçbir şey seni cezp etmiyordu, sen cezp oluyordun. Issız bir ormanda, yolda yatan o elmas kimseyi çekmiyordu, yalnızca kendi kendine orada yatıyordu. Elmas, Bhartruhari’nin cezp olduğunun, birinin meditasyonundan, öznelliğinden çıktığının, dünyaya geri geldiğinin farkında değildi. Elmas onun için savaşan ve hayatlarını kaybeden iki insanın farkında değildi.

Bu yüzden hiçbir şey seni cezp etmez… Sen cezp olursun. Uyanık ol, o zaman köprü yıkılır ve sen içeride yine denge kazanırsın. Daha fazla yap. Ne kadar fazla yaparsan, o kadar iyi. Ve bir an gelecek, yapmak zorunda kalmayacaksın, çünkü içsel güç sana öyle güç verecek ki şeylerin cazibesi kaybolacak. Cezp olan senin zayıflığın. Daha güçlü ol, o zaman hiçbir şey seni cezp edemez. Ancak o zaman, ilk defa kendi benliğinin hakimi olursun.

Bu sana gerçek özgürlük verir. Hiçbir siyasi özgürlük, hiçbir ekonomik özgürlük, hiçbir sosyal özgürlük fazla fayda etmez. Arzu edilmez olduklarından değil, onlar iyidir, kendi içlerinde iyidirler, ama benliğinin en içerideki nüvesinin özlediği şeyleri veremezler sana… Şeylerden, nesnelerden kurtulma, herhangi bir şey ya da herhangi bir kişi tarafından sahiplenilme olasılığı olmadan insanın kendisi olması özgürlüğü.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment