101. Teknik : Her şeye gücünün yettiğine inan

by admin

Her şeyi bilene, her şeye gücü yetene, her yeri kaplayana inan.

Bu da içsel güce, içsel kuvvete dayalıdır. Çok tohumsudur. Her şeyi bildiğine inan; her şeye gücünün yettiğine inan; her yeri kapladığına inan… Nasıl inanabilirsin? İmkansızdır. Her şeyi bilmediğini, cahil olduğunu biliyorsun. Her şeye gücünün yetmediğini, tamamen güçsüz, savunmasız olduğunu biliyorsun. Her yeri kaplamadığını, küçük bir bedenle sınırlı olduğunu biliyorsun. O zaman nasıl inanabilirsin? Ve öyle olmadığını bile bile inanırsan, inancın faydası olmaz. Kendine rağmen inanamazsın. Bir inanç dayatabilirsin, ama faydasız, anlamsız olur. Öyle olmadığını bilirsin. Bir inanç ancak sen öyle olduğunu bilirken faydalı olur.

Bunun anlaşılması gerekir. Bir inanç, sen öyle olduğunu biliyorsan güçlü olur. Doğru olup olmaması değildir önemli olan. Öyle olduğunu biliyorsan, inanç doğru olur. Öyle olmadığını biliyorsan, o zaman bir doğru bile inanca dönüşemez. Neden? Pek çok şeyin anlaşılması gerekir.

İlk olarak, her ne isen inancın budur: Bu şekilde inanıyorsun, bu şekilde yetiştirildin; bu şekilde koşullandın, bu yüzden bu şekilde inanıyorsun. Ve inancın seni etkiler. Bir kısır döngüye dönüşür. Örneğin, erkeğin kadından daha az güçlü olduğu ırklar vardır, çünkü o ırklar kadının erkekten daha güçlü, daha kuvvetli olduğuna inanır. İnançları gerçeğe dönüşmüştür. O ırklarda erkek daha zayıf, kadın daha güçlüdür. Başka ülkelerde, normalde erkeklerin yaptığı işleri kadınlar yapar ve başka ülkelerde kadınların yaptığı işleri erkekler yapar. Bu kadar da değil, erkeklerin bedenleri daha zayıftır, yapıları daha zayıftır. Öyle olduğuna inanmışlardır. İnançları olguyu yaratır. İnanç yaratıcıdır.

Bu, neden olur? Çünkü zihin maddeden daha güçlüdür. Zihin bir şeye gerçekten inanırsa, maddenin onu takip etmesi gerekir. Madde zihne rağmen bir şey yapamaz, çünkü madde ölüdür. İmkansız olan bile gerçekleşir.

İsa der ki: ‘İman dağları yerinden oynatır.’ İman gerçekten dağları yerinden oynatabilir. Yapamazsa, bu yalnızca imanın yok demektir… İman dağları yerinden oynatabildiğinden değil. Senin imanın oynatamaz, çünkü senin imanın yok.

Artık inanç olgusu üzerine pek çok araştırma yapılmaktadır ve bilim pek çok inanılmaz sonuca varmaktadır. Din onlara hep inanmıştır, ama bilim sonunda aynı sonuçları görmeye başlamıştır. Görmek zorundadır, çünkü ilk defa pek çok olgu araştırılmaktadır. Örneğin, plasebo ilaçları duymuşsundur. Dünyada pek çok ‘pati’ (hastalık, acı veya duygu anlamında son ek) vardır -alopati, ayurvedik tıp, yunani tıp, homeopati, naturopati- yüzlercesi ve hepsi tedavi edebileceklerini iddia etmektedir. Ve edebilirler de. İddiaları sahte değildir. Bu nadir bir şeydir; teşhisleri farklı, tedavileri farklı. Bir hastalık ve yüz bir teşhis, yüz bir tedavi vardır ve her tedavi faydalı olur. Bu yüzden, faydalı olan tedavi mi, yoksa hastanın inancı mı sorusu doğar. Bu mümkündür.

Pek çok şekilde, pek çok ülkede, pek çok üniversitede, pek çok hastanede çalışıyorlar. Yalnızca su ya da ilaç olmayan bir şey verilir, ama hasta kendisine ilaç verildiğine inanır. Ve yalnızca hasta da değil, doktor da buna inanır, çünkü o da farkında değildir. Doktor ilaç olup olmadığının farkında olsa, bunun bir etkisi olur, çünkü doktor hastaya ilaç olduğu inancını daha fazla verir. Bu yüzden sen daha fazla para ödeyip harika bir doktor edindiğinde, daha çabuk ve daha iyi iyileşirsin. Bu bir inanç meselesidir. Doktor sana dört penilik bir ilaç verirse, yalnızca dört penilik, hiçbir şey olmayacağını çok iyi bilirsin. Böyle bir hastalığa sahip böylesine büyük bir hasta, böylesine büyük bir olgu nasıl dört peni ile tedavi edilebilir? İmkansız! İnanç yaratılamaz.

Her doktorun çevresinde bir inanç halesi yaratması gerekir. Faydası olur. Bu yüzden, eğer doktor verdiği şeyin yalnızca su olduğunu biliyorsa, inancını imanla vermez. Yüzü belli eder, elleri belli eder, tüm tavrı ve davranışları yalnızca su verdiğini belli eder ve hastanın bilinçdışı etkilenir. Doktor inanmalıdır. O ne kadar çok inanırsa o kadar iyidir, çünkü onun inancı bulaşıcıdır. Hasta doktora bakar. Doktor kendine güveniyorsa -‘Endişelenme, bu yeni bir tedavi, yeni bir ilaç ve sana faydalı olacak. Yüzde yüz kesin. Hiç kuşku yok’ -doktorun tüm kişiliği yüzde yüz umut izlenimi veriyorsa, hasta daha ilacı almadan tedavi olmuştur. Tedavi başlamıştır. Artık diyorlar ki, ne kullanırsanız kullanın, hastaların yüzde otuzu hemen tedavi olmaktadır; ne kullanırsanız kullanın… Alopati, naturopati, homeopati ya da başka herhangi bir ‘pati’… Ne yaparsan yap, hastaların yüzde otuzu hemen tedavi olur.

O yüzden otuz inananlardır. Oran budur. Size, içinize bakarsam, yüzde otuzunuzda potansiyel vardır, hemen dönüştürülebilecek kişilersinizdir. Bir kez inanç sahibi olunca, inanç hemen çalışmaya başlar. İnsanlığın üçte biri hiç zorluk çekmeden yeni benlik düzenlerine hemen dönüşebilir, değişebilir. Mesele, içlerinde nasıl inanç yaratılabileceğidir. Bir kez inanç olunca, onları hiçbir şey engelleyemez. Sen o talihlilerden biri, yüzden otuzdan biri olabilirsin. Ama insanlığın başına büyük bir talihsizlik gelmiştir ve bu da o yüzde otuzun kınanıyor olmasıdır. Toplum, eğitim, uygarlık, hepsi onları kınar. Onların aptal insanlar oldukları düşünülür.

Hayır, onlar daha büyük potansiyel sahibi insanlardır. Onların büyük bir gücü vardır, ama kınanmaktadırlar ve potansiyel sahibi olmayan insanlar övülmektedir… Çünkü onlar dille, sözcüklerle, mantıkla övebilirler. Gerçekte, potansiyel sahibi değildirler. İçsel benliğin gerçek dünyasında hiçbir şey yapamazlar, yalnızca zihinleri ile yaşayabilirler. Ama üniversiteler onların elindedir, medya onların elindedir, bir açıdan hakim onlardır. Ve onlar kınama sanatçılarıdır. Her şeyi kınayabilirler. Ve potansiyel insanlığın bu yüzde otuzu, inanan ve dönüşebilenler, onlar düşüncelerini o kadar açık ifade edemezler… Yapamazlar. Mantık yürütemezler, tartışamazlar, işte bu yüzden inanırlar. Ama savlarını tartışamadıkları için, kendileri de kendilerini kınamaya başlamışlardır. Yanlış olan bir şey olduğunu düşünürler. İnanabilirsen, sende yanlış olan bir şey olduğunu hissetmeye başlarsın; şüphe edebilirsen, o zaman sende harika bir şey vardır. Ama kuşku bir güç değildir. Kimse kuşku aracılığı ile içsel benliğe, nihai esrikliğe erişememiştir, hiç kimse, asla.

İnanabiliyorsan, bu sutranın faydası olacaktır. Her şeyi bilene, her şeye gücü yetene, her yeri kaplayana inan. Sen zaten osun, bu yüzden yalnızca inanman sayesinde, seni saklayan, seni örten her şey hemen düşecektir. Ama o yüzde otuz için bile zor olacaktır, çünkü onlar da olmayan bir şeye inanmak üzere koşullanmışlardır. Onlar da şüphe etmek üzere koşullanmışlardır, onlar da şüpheci olmak üzere eğitilmiştir ve onlar kendi sınırlarını bilirler, o zaman nasıl inanabilirler? Ya da eğer inanıyorlarsa, insanlar onların deli olduğunu düşünür. İçinin her yeri kapladığına, her şeye gücünün yettiğine, ilahi olduğuna, en güçlü olduğuna inandığını söylesen, insanlar sana bakar ve senin deli olduğunu düşünür. Delirmediğin sürece bu tür şeylere nasıl inanırsın?

Ama bir şey dene. En baştan başla. Bu olguyu biraz hisset, ardından inanç gelecektir. Bu tekniği kullanmak istiyorsan, şunu yap. Gözlerini kapat ve bedeninin olmadığını hisset, bedenin kaybolmuş, eriyip gitmiş gibi hisset. O zaman her yeri kapladığını hissedebilirsin. Beden varken zordur. İşte bu yüzden pek çok gelenek senin beden olmadığını öğretir, çünkü beden varken kısıtlamalar işe karışır. Beden olmadığını hissetmek güç değildir, çünkü sen beden değilsin. Bu yalnızca bir koşullanmadır, yalnızca zihnine dayatılmış bir düşüncedir. Zihnine senin beden olduğun düşüncesi aşılanmıştır.

Bunu gösteren olgular vardır. Seylan’da, Budist keşişler ateş üzerinde yürürler. Bunu Hindistan’da da yaparlar, ama Seylanlıların olgusu çok nadirdir… Saatlerce yürürler ve yanmazlar.

Birkaç sene önce bir kez oldu, Hıristiyan bir misyoner ateşte yürümeyi görmeye gitti. Bunu Buda’nın aydınlandığı gece, dolunaylı bir gecede yaparlar… Çünkü bedenin hiçbir şey olmadığının, maddenin hiçbir şey olmadığının dünyaya o gece ilan edildiğini söylerler; içsel benlik her yeri kaplamaktadır ve ateş onu yakamaz. Ama bunu yapmak için, ateşte yürüyen keşişler bir sene boyunca pranayama, soluma süreçleri ve oruç kullanarak bedenlerini arındırırlar. Zihinlerini arındırmak, zihinlerini boşaltmak için meditasyon yaparlar. Bir sene boyunca, durmaksızın hazırlanırlar. Bedenlerinde olmadıklarını hissetmek için tecrit hücrelerinde yaşarlar. Bir sene boyunca, elli, altmış kişilik bir keşiş grubu durmaksızın beden olmadıklarını düşünür dururlar. Bir sene uzun bir zamandır. Her an tek bir şeyi düşünerek… Beden olmadıklarını… Bedenin yanılsama olduğunu işleyerek, sonunda inanmaya başlarlar. O zaman da ateşte yürümeye zorlanmazlar. Ateşin başına getirilirler ve sonra yanmayacağına inanan kim varsa ateşe atlar. Şüphe eden, tereddüte düşen birkaç kişi kalır… Onların atlamasına izin verilmez, çünkü bu ateşin yakıp yakmaması meselesi değildir, bu onların şüphe etmeleri meselesidir. Birazcık bile duraksasalar, durdurulurlar. Yani altmış kişi hazırlanır ve bazen yirmi, bazen otuz kişi ateşe atlar ve içinde saatlerce yanmadan dans ederler.

Bin dokuz yüz elli de bir misyoner bunu görmeye gelmiş. Çok şaşırmış, ama Buda’ya inanç bu mucizeyi yaratabiliyorsa, İsa’ya inanç neden yaratmasın diye düşünmüş. Bu yüzden biraz düşünmüş biraz duraksamış, ama sonra, Buda yardımcı olabiliyorsa İsa’nın da yardımcı olacağı düşüncesi ile ateşe atlamış. Fena yanmış; altı ay hastanede kalmak zorunda kalmış. Ve olguyu anlayamamış. Bu İsa ya da Buda meselesi değildi, birine inanma meselesi değildi, inanç meselesi idi. Ve o inancın zihne işlenmesi gerekir. Benliğinin nüvesine erişmediği sürece işlemeye başlamaz.

O Hıristiyan misyoner İngiltere’ye geri döndü ve hipnoz, gözbağcılığı ve ilgili olguları, ateşte yürüme sırasında neler olduğunu incelemeye başladı. Sonra iki keşişi, ne yaptıklarını göstermek üzere Oxford Üniversitesi’ne davet ettiler. Keşişler gitti. Ateşte yürüdüler. Deney defalarca tekrarlandı. Sonra iki keşiş bir profesörün kendilerine baktığını gördüler ve adam öyle derinlemesine bakıyordu, öyle dalmıştı ki gözleri ve yüzü esrikti. İki keşiş profesöre gittiler ve ona, ‘Sen de bizimle gelebilirsin,’ dediler. Adam hemen onlarla birlikte ateşe atladı ve hiçbir şey olmadı. Adam yanmadı. Hıristiyan misyoner de oradaydı ve bu profesörün bir mantık profesörü olduğunu, profesyonel olarak şüpheci biri olduğunu, mesleği kuşkuya dayalı biri olduğunu biliyordu. Bu yüzden adama, ‘Ne!’ dedi. ‘Bir mucize yarattın. Ben yapamadım ve ben inanan biriyim.’ Profesör dedi ki : ‘O anda ben inanan biriydim. Olgu öylesine gerçekti, öylesine akıl almaz bir biçimde gerçekti ki beni ele geçirdi. Bedenin hiçbir şey olmadığını, zihnin her şey olduğu öylesine açıktı ki kendimi o iki keşiş ile öyle esrik bir biçimde ahenkli hissettim ki beni davet ettiklerinde bir an bile duraksamadım. Yürümek çok basitti, sanki hiç ateş yok gibiydi.’

Tereddüt, kuşku yoktu… Anahtar budur.

Bu yüzden ilk önce şunu dene. Birkaç gün kapalı gözlerle otur ve beden olmadığını düşün… Düşünmek değil, beden olmadığını hisset. Ve kapalı gözlerle oturursan bir mesafe yaratılır. Beden uzaklaşır, uzaklaşır. Sen içe doğru gidersin. Büyük bir mesafe yaratılır. Kısa sürede, beden olmadığını hissedebilirsin. Beden olmadığını hissedersen, o zaman her yeri kapladığına, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi bildiğine inanabilirsin. Bu her şeye gücünün yettiği, bu her şeyi bildiğin hissi sözde bilgi ile ilgili değildir: Bu bir histir, bir duygu patlamasıdır… Bildiğin hissi. Bunun anlaşılması gerekir, özellikle de Batı’da, çünkü ne zaman bildiğini söylesen, ‘Ne?’ derler: ‘Sen ne bilirsin?’ Bilgi nesnel olmalıdır. Bir şey bilmelisindir. Ve bu bir şey bilme meselesiyse, o zaman her yeri kaplayamazsın, hiç kimse yapamaz, çünkü bilinmesi gereken sonsuz sayıda gerçek vardır. O anlamda kimse her şeyi bilemez.

İşte bu yüzden Batı’da, Caynalar Mahavira’nın sarvagya, her şeyi bilen olduğunu söylediği zaman gülerler. Gülerler, çünkü eğer Mahavira her şeyi biliyorsa, o zaman bilimin şimdi keşfettiklerini, hatta bilimin gelecekte keşfedeceklerini biliyor olmalıydı. Ama öyle görünmüyor. O bilim ile çeliştiği açık olan, doğru olması mümkün olmayan, gerçeklere dayanmayan pek çok şey söylüyor. Onun bilgisi, eğer her yeri kaplıyorsa, asla hatalı olmamalı. Ama hatalar var.

Hıristiyanlar İsa’nın her şeyi bildiğine inanırlar. Ama çağdaş zihin güler, çünkü o her şeyi bilmemektedir… O, dünyanın yuvarlak olduğunu, dünyanın küre şeklinde olduğunu bilmiyordu… Bilmiyordu. O, dünyayı düz bir zemin olarak biliyordu. Dünyanın milyonlarca yıldır var olduğunu bilmiyordu, Tanrı’nın dünyayı ondan dört bin sene önce yarattığına inanıyordu. Gerçeklere, nesnel gerçeklere gelince, o her şeyi bilmiyordu.

Ama bu ‘her şeyi bilme’ terimi tamamen farklıdır. Doğulu bilgeler ‘her şeyi bilen’ dediği zaman, tüm gerçekleri bilen demek istemezler… Tamamen bilinç dolu, tamamen farkında, tamamen içeride, tamamen bilinçli, aydınlanmış demek isterler. Onlar bir şey bilmekle ilgilenmezler, onlar yalnızca saf bilme olgusu ile ilgilenirler… Bilgi değil, bilme niteliği. Buda’nın bildiğini söylediğimizde, Einstein’ın bildiklerini bildiğini kastetmeyiz. O, bunu bilmez. O bilendir. O kendi benliğini bilir ve o benlik her yeri kaplar. O varlık duygusu her yeri kaplar. Ve o bilişte bilinecek hiçbir şey kalmaz, önemli olan da budur. Artık herhangi bir şey bilme merakı yoktur. Tüm sorular geride kalmıştır. Tüm yanıtlara ulaşıldığından değil, tüm sorular geride kalmıştır. Artık sorulacak soru yoktur. Tüm merak gitmiştir. Çözülecek sorun yoktur. Bu, içsel ışık ile dolu içsel sessizlik, bu içsel suskunluk, sonsuz biliştir. Her şeyi bilen ile kastedilen budur. Bu öznel uyanıştır.

Bunu yapabilirsin. Ama zihnine bilgiler ekleyip durursan olmaz. Ömürlerce bilgi ekleyip durabilirsin… Bir şey bilirsin, ama asla bilmezsin. Her şey sonsuzdur; o şekilde bilinemez. Bilim hep eksik kalacaktır, asla tamam olamaz… Bu imkansızdır. Bilimin tamam olacağı düşünülemez. Gerçekten de, bilim ne kadar fazla bilirse, bilinecek daha fazla şey olduğunu o kadar çok anlar.

Bu her şeyi biliş içsel bir uyanış niteliğidir. Meditasyon yap, düşüncelerini geride bırak. Hiç düşüncen olmadığında her şeyi bilmenin, her şeyi bilişin ne demek olduğunu hissedeceksin. Hiç düşünce yokken, bilinç saf olur, arınır; o arınmış bilinçte hiç sorun olmaz. Tüm sorular geride kalmıştır. Kendini, benliğini bilirsin ve benliğini bildiğinde her şeyi bilirsin, çünkü senin benliğin herkesin benliğinin merkezidir. Gerçekten de, senin benliğin herkesin benliğidir. Senin merkezin evrenin merkezidir. Bu anlamda, Upanişadlar şöyle der: ‘Aham brahmasmi… Ben Brahman’ım, ben Mutlak’ım.’ Bir kez benliğine dair bu küçük olguyu bilince, sonsuzu bilmiş olursun. Sen okyanustaki bir damla gibisin: Tek bir damla bilinse bile okyanusun tüm sırları açığa çıkar.

Her şeyi bilene, her şeye gücü yetene, her yeri kaplayana inan.

Ama bu imanla gelir, bunu kendinle tartışamazsın. Kendini bir savla ikna edemezsin, bu tür duyguları, bu tür duyguların kaynağını bulmak için derinliklerini araştırman gerekir.

Bu ‘inanmak’ sözcüğü çok anlamlıdır. İkna olduğun anlamına gelmez, çünkü ikna mantıksal bir şey demektir: Sen ikna olmuşsun, tartışmış, kanıtlar bulmuşsun. İnanç demek, bu konuda kuşkun yok demek, ama kanıtların olduğundan değil. İkna demek, kanıtların var demektir. Kanıtlayabilirsin, tartışabilirsin. ‘Bu böyle’ diyebilirsin. Mantık yürütebilirsin. İnanç demek, hiç kuşkun yok demektir. Tartışamazsın, rasyonalize edemezsin, sana soru sorulursa alt edilirsin. Ama içsel bir zeminin vardır… Öyle hissedersin. Bu bir duygudur, mantık değildir.

Ama bu tür tekniklerin, sen ancak mantığınla değil duygularınla çalışıyorsan işe yarayacağını unutma. Bu yüzden defalarca, çok cahil, eğitimsiz, kültürsüz insanların insan bilincinin yüksekliklerine ulaşabildiği ve çok kültürlü, eğitimli, mantıklı, rasyonel olanların onu ıskaladıkları görülmüştür.

İsa yalnızca bir marangozdu. Friedrich Nietzsche bir yerlerde, Yeni Ahit’in tamamında, gerçekten değerli, kültürlü, eğitimli, felsefi açıdan bilgili, bilge tek bir kişi olduğunu yazar… O kişi Pilatus idi. İsa’nın çarmıha gerilmesini emreden Roma valisi. Gerçekten de, en kültürlü adam oydu, genel vali. Ve o felsefenin ne olduğunu biliyordu: Son anda, İsa çarmıha gerilirken sordu: ‘Gerçek ne?’ Çok felsefi bir soruydu.

İsa sessiz kaldı… Bu bilmece yanıt vermeye değer olmadığından değil, derin felsefeyi anlayabilecek tek kişi Pilatus idi… İsa sessiz kaldı, çünkü o yalnızca hissedebilen insanlarla konuşabilirdi. Düşünmenin bir faydası yoktu. Adam felsefi bir soru soruyordu. Bir üniversitede, bir akademide sorsa iyi olurdu, ama İsa’ya felsefi bir soru sormak anlamsızdı. İsa sessiz kaldı, çünkü yanıt vermek boşunaydı. İletişim mümkün değildi. Ama kendisi de bir mantık adamı olan Nietzsche, İsa’yı kınar. Onun eğitimsiz, kültürsüz, felsefeden bihaber olduğunu söyler… Ve o, yanıt verememiştir, işte bu yüzden sessiz kalmıştır. Pilatus çok güzel bir soru sormuştur. Nietzsche’ ye sorsa, o bu konuda senelerce konuşabilirdi. ‘Gerçek ne?’ Bu tek soru, senelerce konuşmaya ve tartışmaya yeter. Felsefenin tüm işi budur: ‘Gerçek ne?’ Bir soru ve tüm felsefeciler bu konu ile ilgilidir.

Nietzsche’nin eleştirisi aslında mantığın eleştirisidir, mantığın kınamasıdır. Mantık duygu boyutunu her zaman kınamıştır, çünkü duygu öylesine belirsizdir, öylesine gizemlidir. Oradadır ve sen o konuda hiçbir şey söyleyemezsin. Sende ya vardır ya yoktur. Bu konuda hiçbir şey yapamazsın ve tartışamazsın. Senin de pek çok inancın olabilir, ama onlar kanaattir; inanç değildir, çünkü onlar hakkında kuşkuların vardır. Sen savlarla o kuşkuları ezmişsindir, ama hala oradadırlar. Sen onların tepesinde oturursun, ama yine de oradadırlar. Sen onlarla savaşırsın, ama onlar ölmezler. Ölemezler. İşte bu yüzden hayatın bir Hindunun, bir Müslümanın, bir Hıristiyanın, bir Caynanın hayatı olabilir, ama bunun tek sebebi kanaattir. Orada iman yoktur.

Sana bir hikaye anlatayım. İsa müritlerine, kayıkla gölün diğer yakasına, kaldıkları yere gitmelerini söylemiş. Ve ‘Ben sonra geleceğim,’ demiş. Müritler gitmişler. Onlar gölün tam ortasındayken büyük bir rüzgar esmiş, büyük çalkantı olmuş ve onlar korkmuşlar. Kayık sallanıyormuş ve ağlamaya, bağırmaya başlamışlar. ‘İsa, bizi kurtar!’ diye bağırmaya başlamışlar. İsa’nın olduğu kıyı çok uzaktaymış, ama İsa gelmiş. Suyun üzerinde koşarak geldiği anlatılır. Ve müritlerine söylediği ilk şey şu olmuş: ‘Pek az inancı olan adamlar, neden ağlıyorsunuz? Bana inanmıyor musunuz?’ Adamlar korkmuşlar. İsa demiş ki: ‘Bana inanıyorsanız, o zaman kayıktan inin ve bana doğru yürüyün.’ Suyun üzerinde duruyormuş. Suyun üzerinde durduğunu gözleri ile görmüşler, ama yine de inanmak güç gelmiş. Bunun, zihinlerinin bir hilesi olduğunu düşünmüş olmalılar ya da belki yalnızca bir yanılsama, bunun İsa olmadığını düşünmüş olmalılar. Bu yüzden bakışmaya başlamışlar. ‘Kim yürüyecek?’ Sonra müritlerden biri kayıktan inmiş ve yürümüş. Gerçekten yürüyebiliyormuş. Kendi gözlerine inanamamış. Suyun üzerinde yürüyormuş. İsa’ya yaklaştığı zaman sormuş: ‘Nasıl? Bu nasıl oluyor?’ Mucize hemen kaybolmuş. ‘Nasıl?’ yüzünden… Ve suya batmış. İsa onu dışarı çekmiş ve demiş ki: ‘Pek az inancı olan adam, neden, ‘nasıl’ diye soruyorsun?’

Ama mantık ‘Neden’ ve ‘Nasıl’ diye sorar. Mantık sorar, mantık sorgular. İman tüm soruların bırakılmasıdır. Tüm soruları bırakıp inanabilirsen, o zaman bu teknik senin için mucizeler yaratır.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment