110. Teknik : Oyuncu ol, oyna

by admin

Ey zarif kişi, oyna. Evren, zihninin, içinde sonsuzca oynayıp sıçradığı boş bir kabuktur.

Ey zarif kişi, oyna. Evren, zihninin, içinde sonsuzca oynayıp sıçradığı boş bir kabuktur. Bu teknik oyun boyutuna dayalıdır. Bunun anlaşılması gerekir. Sen hareketsizsen, derin boşluğa, içsel uçuruma düşmek iyidir. Ama bütün gün boş olamazsın, bütün gün edilgen olamazsın. Bir şeyler yapman gerekir. Eylem temel gerekliliktir, aksi halde canlı olamazsın. Yaşam hareketlilik demektir. Bu yüzden birkaç saat için hareketsiz olabilirsin, ama yirmi dört saat boyunca hareketli olman gerekir. Ve meditasyon yaşam tarzın olmalıdır, bir parça olmamalıdır. Aksi halde onu kazanır, kaybedersin. Bir saat hareketsiz olmuşsan, sonra yirmi üç saat hareketli olman gerekir. Aktif güçler daha fazla olacaktır ve hareketsizliğin ile eriştiğin şeyi yok edecektir. Aktif güçler yok edecektir. Ve ertesi gün yine aynısını yaparsın: Yirmi üç saat yapanı biriktirirsin ve bir saat için onu geride bırakman gerekir. Bu zor olacaktır. Bu yüzden zihnin iş ve eylem hakkındaki tavrını değiştirmelidir. Bu tekniğin amacı budur.

İş iş olarak değil oyun olarak düşünülmelidir. İş bir oyun olarak düşünülmelidir. O konuda ciddi olmamalısın; oyun oynayan çocuklar gibi olmalısın. Oyun anlamsızdır, erişilecek hiçbir şey yoktur; yalnızca eylemin kendisinden zevk alınmalıdır. Zaman zaman oynuyorsan ayrımı hissedebilirsin. Çalıştığın zaman farklıdır: Ciddisin, yüklenmişsin, sorumlusun, endişelisin, çünkü hedef sonuçtur, amaçtır. İşin kendisi zevk almaya değer değildir. Asıl önemli olan gelecektir, sonuçtur. Oyunda sonuç yoktur. Sürecin kendisi mutluluk vericidir. Ve sen endişeli olmazsın, ciddi bir şey değildir. Ciddi görünsen bile, bu yalnızca roldür. Oyunda sürecin kendisinden zevk alırsın; çalışırken süreçten zevk alınmaz… Önemli olan hedeftir, sonuçtur. Bir şekilde sürece tahammül edilmesi gerekir. Sonuca ulaşılması gerektiği için yapılmalıdır. Bu olmadan sonuca ulaşabiliyorsan, hareketlilikten hemen vazgeçip sonuca sıçrayabilirsin.

Ama oyunda bunu yapmazsın. Oyun olmadan sonuca ulaşabilecek olsan, o zaman sonuç boşuna olur. Oyun yalnızca süreç sayesinde anlamlıdır. Örneğin, iki futbol takımı sahadadır. Sırf para atarak kimin kazanacağına ve kimin kaybedeceğine karar verebilirler. Neden bunca çaba harcasınlar, boş yere kendilerini yorsunlar? Para atarak kolaylıkla kararlaştırılabilir. Sonuç orada olur. Bir takım kazanır, diğeri kaybeder. Neden bunun için çalışsınlar? Ama o zaman bir anlamı, bir önemi olmaz. Sonuç anlamlı değildir, sürecin kendisi anlamlıdır. Kimse kazanmasa, kimse kaybetmese bile oyun oynamaya değer. Eylemin kendisinden zevk alınır.

Oyun boyutu tüm hayatına uygulanmalıdır: Ne yaparsan yap, öyle bütünsel bir şekilde eylem içinde ol ki sonuç önemsiz olsun. Sonuç gelebilir, gelecektir, ama zihnindeki bu değildir. Sen oyun oynuyorsun, zevk alıyorsun.

Arjuna’ya geleceği ilahi olanın ellerine bırakmasını söylerken Krishna’nın kastettiği buydu. Eylemin sonucu ilahi olanın ellerinde, sen yalnızca yap. Bu yalnızca yapış, bir oyun olur. İşte, Arjuna’nın anlamakta güçlük çektiği budur, çünkü o der ki, eğer yalnızca bir oyunsa, neden öldürüyoruz, neden savaşıyoruz? O işin ne olduğunu anlayabilir, ama oyunun ne olduğunu anlayamaz. Ve Krishna’nın tüm hayatı yalnızca oyundur. Bu kadar ciddiyetsiz bir adamı hiçbir yerde bulamazsın. Tüm hayatı yalnızca bir oyundur, bir dramdır. O her şeyden zevk almaktadır, ama hiçbir şeyi ciddiye almamaktadır. O yoğun bir şekilde zevk almaktadır, ama sonuç için endişelenmemektedir. Ne olduğu önemsizdir.

Arjuna için Krishna’yı anlamak güçtür, çünkü o hesaplar, sonuç terimleri ile düşünür. Gita’nın başında şöyle der: ‘Bütün bunlar saçma görünüyor. İki tarafta dostlarım ve akrabalarım savaşmaya hazırlanıyor. Kim kazanırsa kazansın bir kayıp olacak, çünkü ailem, akrabalarım, dostlarım yok olacak. Ben kazansam bile hiçbir şeye değmeyecek, çünkü zaferimi kime göstereceğim? Zaferler ancak dostlar, akrabalar, aile zevk alacaksa anlamlıdır. Ama kimse olmayacak, zafer yalnızca ölü bedenler üzerine olacak. Onu kim takdir edecek? Kim, ‘Arjuna, büyük bir başarı kazandın?’ diyecek? Bu yüzden, yensem de, yenilsem de saçma görünüyor. Bütün bunlar saçma.’ Vazgeçmek istiyor. Ölümcül derecede ciddi. Ve hesap yapan herkes böyle ölümcül derecede ciddi olur.

Gita’nın arka planı benzersizdir. Savaş en ciddi iştir. O konuda oyuncu olamazsın, çünkü yaşamlar söz konusudur, milyonlarca can söz konusudur… Oyuncu olamazsın. Ve Krishna, orada bile oyuncu olman gerektiği konusunda ısrar eder. Sonunda ne olacağını düşünmezsin, yalnızca burada ve şu anda olursun. Yalnızca oyun oynayan bir savaşçı olursun. Sonuç için endişelenme, çünkü sonuç ilahi olanın ellerindedir. Ve sonucun ilahi olanın ellerinde olup olmaması bile önemli değildir. Önemli olan, onun senin ellerinde olmaması gerektiğidir. Onu sen taşımamalısın. Onu sen taşırsan, o zaman hayatın meditasyon dolu olmaz.

Bu teknik şöyle der:

Ey zarif kişi, oyna.

Bırak tüm hayatın yalnızca bir oyun olsun.

Evren, zihninin, içinde sonsuzca oynayıp sıçradığı boş bir kabuktur.

Zihnin sonsuzca oynamaya devam eder: Her şey boş bir odadaki düş gibidir. Meditasyon yaparken, insanın oynayıp sıçrayan, çocuklar gibi oynayan, taşkın enerjiden sıçrayan zihne bakması gerekir, o kadar. Düşünceler sıçramaktadır, oynamaktadır, bu yalnızca bir oyundur… Onları ciddiye alma. Kötü bir düşünce gelse bile, vicdan azabı hissetme. Ya da eğer çok harika bir düşünceyse, çok iyi bir düşünceyse… İnsanlığa hizmet etmek ve tüm dünyayı dönüştürmek istiyorsan; yeryüzüne cenneti getirmek istiyorsan… O düşünce aracılığı ile gazla ego edinme, büyük bir insan olduğunu hissetme. Bu yalnızca oynayıp sıçrayan zihnindir. Bazen düşer, bazen yükselir… Yalnızca taşkın enerjidir, pek çok şekil ve biçim alır. Zihin hep taşkın bir pınardır, başka bir şey değil.

Oyuncu ol, der Şiva: ‘Ey zarif kişi, oyna.’ Oyuncunun yaklaşımı, eylemden zevk almaktır, kendi başına eylem iyi demektir. Kar hedefi yoktur; oyuncu hesapçı değildir. İş adamına bak. Her ne yapıyorsa, kar hesabı yapmaktadır, bundan ne çıkarı olacağını hesaplamaktadır. Bir müşteri gelir. Müşteri bir kişi değildir, yalnızca bir araçtır. Ondan ne kar elde edilebilir? O, nasıl istismar edilebilir? Derinlerde ne söyleyeceğini, ne yapacağını hesaplamaktadır. Her şey yönlendirmek, sömürmek için hesaplanmaktadır. İş adamı kişi ile ilgilenmez, anlaşma ile ilgilenmez, hiçbir şeyle ilgilenmez… O yalnızca gelecekle, karla ilgilenir.

Doğu’ya bak: Köylerde, iş adamı yalnızca bir kar elde edici değildir, müşteri henüz yalnızca bir şeyler satın alan insan değildir. Bu işten keyif alırlar. Yaşlı büyükbabamı hatırlıyorum. Bir kumaş tüccarı idi ve ben ve tüm ailem bu işten bu kadar zevk almasına şaşırıyorduk. Müşterilerle saatlerce oyun oynadığı bir oyun gibiydi. On rupilik bir şeye elli rupi isterdi ve bunun saçma olduğunu bilirdi. Ve bunu müşterileri de bilirdi, fiyatın on rupiye yakın olması gerektiğini bilirlerdi ve onlar da iki rupiden başlardı. Sonra uzun bir çekişme başlardı… Saatlerce. Babam ve amcalarım kızardı. ‘Neler oluyor? Neden yalnızca fiyatını söylemiyorsun?’ Ama büyükbabamın kendi müşterileri vardı. Geldiklerinde sorarlardı: ‘Dada nerede, büyükbaba nerede? Çünkü onunla bir oyun oluyor. Bir iki rupi kaybetsek bile, az da olsa çok da, önemli olan bu değil!’

Bundan zevk alıyorlardı. Eylemin kendisi yapmaya değer bir şeydi. Onun aracılığı ile iki insan iletişim kuruyordu. İki insan bir oyun oynuyor ve bunun bir oyun olduğunu biliyorlardı… Çünkü elbette sabit bir fiyat mümkündü.

Batı’da, insanlar daha hesapçı ve daha kar yönelimli olduğundan artık sabit fiyatlar koyuyorlar. Zaman harcamayı anlayamıyorlar. Neden zaman harcasınlar ki? Birkaç dakika içinde iş halledilebilir. Hiç gerek yok. Tam fiyatı yazabilirsin. Neden saatlerce çekişeceksin? Ama o zaman oyun kaybolur ve her şey tekdüzeliğe dönüşür. Makineler bile yapabilir bunu. İş adamına gerek yoktur; müşteriye gerek yoktur.

Bir psikanalist o kadar meşgul biriymiş ki, o kadar çok hastası varmış ki herhangi biri ile kişisel ilişki kurması zormuş. Bu yüzden her hastasına bir kasetçalar veriyormuş ve kasetçalar hastaya psikanalist ne demek istiyorsa söylüyormuş.

Bir seferinde, çok zengin bir hastanın randevu saati gelmiş. Psikanalist bir otele giriyormuş. Aniden hastanın orada oturduğunu görmüş. Bu yüzden sormuş: ‘Sen burada ne yapıyorsun? Bu saatte benimle olman gerekiyordu.’ Hasta demiş ki: ‘O kadar meşgulüm ki söyleyeceklerimi kasete kaydettim. İki kasetçalar birbirleri ile konuşuyor. Senin söyleyeceklerini benim kayıt cihazım kaydediyor, benim söyleyeceklerimi senin kaydedicin dinleyip kaydediyor. Aynı zamanda, ikimiz de özgürüz.’ Fazla hesapçı olursan kişiler kaybolur ve işin içine daha fazla makineleşme girer.

Şimdi bile, Hint köylerinde pazarlık devam ediyor. Bu bir oyun ve zevk almaya değer. Oyun oynuyorsun. İki zeka arasında bir maç bu ve iki insan derin iletişime geçiyor. Ama zaman kazandırmıyor. Oyunlar asla zaman kazandırmaz. Ve oyunlarda zaman için endişelenmezsin. Kaygısız olursun ve her ne oluyorsa, o anda zevk alırsın. Oyuncu olmak tüm meditasyon süreçlerinin en derin temellerinden biridir. Ama biz iş adamı gibiyiz; bunun için eğitilmişiz. Bu yüzden, meditasyon yaparken bile bir hedef, bir sonuç arıyoruz. Ve ne olursa olsun tatmin olmuyoruz.

İnsanlar bana geliyor ve şöyle diyor: ‘Evet, meditasyon büyüyor, ilerliyor. Daha mutlu, biraz daha sessiz, daha rahat hissediyorum, ama başka bir şey olmuyor.’ Hangi başka bir şey? Buna benzer insanların başka bir gün gelip şöyle diyeceğini biliyorum: ‘Evet, nirvanayı hissediyorum, ama başka hiçbir şey olmuyor. Mutluyum, ama başka hiçbir şey olmuyor.’ Hangi başka bir şey? O kişi bir kar arıyor ve eline görünür bir şey, bankaya yatırabileceği bir şey geçmediği sürece tatmin olmayacak. Sessizlik ve mutluluk öylesine belirsizdir ki, onlara sahip olamazsın, onları kimseye gösteremezsin.

Her gün bana insanlar geliyor ve hüzünlü olduklarını söylüyorlar. İş yerlerinde bile beklenmemesi gereken bir şey bekliyorlar… Ve bunu meditasyondan bekliyorlar. İş eğitimi almış iş adamı zihinleri meditasyona karışıyor… Bundan ne kar edilebilir?

İş adamı oyuncu değildir. Ve eğer oyuncu değilsen, meditasyon dolu olamazsın. Daha, daha oyuncu ol. Oyunla zaman harca. Çocuklarla oyun oynamak iş görür. Kimse olmasa bile, odada tek başına oynayıp sıçrayabilirsin, oyuncu olabilirsin. Zevk al. Ama zihnin ısrar eder durur: ‘Sen ne yapıyorsun, zaman harcıyorsun? Bu zamandan bir şey kazanabilirsin. Bir şey yapabilirsin ve sen yalnızca sıçrıyor, şarkı söylüyor, dans ediyorsun. Ne yapıyorsun? Delirdin mi?

Dene. İşinden mümkün olduğunca çok zaman çal ve oyuncu ol. Ne olursa. Resim yapabilirsin, sitar çalabilirsin, hoşuna giden herhangi bir şey… Ama oyuncu ol. Kar arama, gelecek görme, yalnızca şu anı gör. Ve sonra, o zaman içeride de oyuncu olabilirsin. O zaman düşüncelerinin üzerine atlayabilir, onlarla oynayabilir, onları oraya buraya fırlatabilir, onlarla dans edebilirsin, ama onları ciddiye almazsın.

Zihin söz konusu olduğu zaman pek çok insan bilinçsizdir. Zihinlerinde olan biten hakkında bilinçsizdirler; zihnin onları nereye götürdüğünü bilmeden sürüklenmektedirler. Zihnin yollarla işlediğinin farkında olsan, neler olduğuna şaşardın. Zihin çağrışımlarla çalışır. Sokakta bir köpek havlar. Havlama kafana ulaşır… Ve başlarsın. Bu köpek havlamasından dünyanın diğer ucuna ulaşabilirsin. Köpeği olan bir arkadaşını hatırlayabilirsin. Sonra bu köpek gider ve arkadaş aklına gelir ve arkadaşının güzel bir karısı vardır, karısı güzeldir… Ve artık hareket etmektesindir. Dünyanın diğer ucuna gidebilirsin ve sana oyun oynayanın yalnızca köpek olduğunu hiç hatırlamazsın; o yalnızca havladı ve seni bu yola koydu ve sen hareket etmeye başladın.

Bilim adamlarının bu konuda söyledikleri seni utandırdı. Bu yolun zihninde sabitlenmiş olduğunu söylerler. Aynı durumda, aynı köpek yine havlasa, sen yine bu yolu takip edersin: Arkadaş, köpek, kadın… Güzel kadın… Yine aynı yoldan gidersin.

İnsan beynine elektrotlar bağlayarak pek çok deney yapmışlardır. Beynin belli bir noktasına dokunurlar ve o zaman belli bir anı salıverilir. Aniden beş yaşında, bahçede oynayan, kelebek kovalayan bir çocuk olduğunu görürsün. Sonra art arda gelir: Kendini iyi hissedersin, her şey güzeldir; hava, bahçe, koku, her şey canlanır. Yalnızca anı değildir, yeniden yaşarsın. Sonra elektrot çekilir ve anı durur. Elektrot yine aynı noktaya dokunursa, yine aynı anı gelir. Bir şeyi mekanik olarak hatırlıyor gibi olursun. Ve hep belli bir yerden başlar ve belli bir yerde biter ve sonra baştan başlar… Tıpkı bir teybe kaydetmişsin gibi. Beyninde milyonlarca anı vardır, milyonlarca hücre kaydetmektedir ve hepsi mekaniktir.

İnsan beyni üzerine yapılan deneyler çok tuhaftır, çok bilgi vericidir. Anılar tekrar tekrar canlandırılabilir. Deney yapan biri, üç yüz kez denedi ve anı hep aynı oldu… Kaydedilmişti. Deney yapılan kişi farkına vardı ve bunun çok, çok tuhaf olduğunu düşündü, çünkü kontrol kendisinde değildi, o hiçbir şey yapamıyordu. Elektrot oraya dokunduğunda anı başlıyordu ve o görmek zorunda kalıyordu. Üç yüz kez, yavaş yavaş bir tanığa dönüştü. Anıyı görüyordu, ama aynı zamanda kendisinin farklı olduğunu, bu anının farklı olduğunu fark etti. Bu deney meditasyon yapanlar için çok faydalı olabilir, çünkü zihninin mekanik bir kaydediciden başka bir şey olmadığını anladığın zaman, sen ayrı olursun.

Bu zihne dokunulabilir. Artık bilim adamları diyor ki, önünde sonunda sana ıstırap, endişe veren tüm merkezleri kesip atabileceğiz, çünkü tekrar tekrar aynı şeye dokunuluyor ve her şeyin baştan yaşanması gerekiyor.

Müritlerle pek çok deney yaptım. Aynı şeyi yapıyorlar, aynı kısır döngüde ilerliyorlar, tekrar, tekrar… Tanık olmadıkları sürece bu mekanik bir şey. Her hafta karına aynı şeyi söylersen, tamamen aynı şeyi, tepki göstereceğini bilirsin. Yedi günden sonra, unuttuğu zaman, aynı şeyi söyle: Tepki gösterecektir. Sonra kaydet… Tepki aynı olacaktır. Bir düzenin sabitlendiğini sen biliyorsun, karın biliyor… Ve bu devam ediyor. Havlayan bir köpek bile başlatabilir bu düzeni. Bir şeye dokunuluyor, bir elektrot ile karışmış oluyor. Bir yolculuğa çıkıyorsun.

Yaşamda oyuncuysan, o zaman içeride, zihinde de oyuncu olabilirsin. Televizyonda bir şey izliyor gibi olursun: Sen karışmazsın, sen yalnızca bir izleyicisin, seyircisin. Bak ve zevk al. İyi deme, kötü deme, kınama, takdir etme, çünkü bunlar ciddi şeylerdir. Ekrana çıplak bir kadın gelirse, bunun kötü olduğunu söyleme, şeytanın sana oyun oynadığını söyleme. Sana oyun oynayan şeytan yoktur. Buna, bir ekranmış gibi, bir sinema ekranıymış gibi bak. Ve oyuncu ol: Kadına, ‘Bekle’ de. Onu dışarı itmeye çalışma, çünkü ne kadar itersen o kadar içeri girer… Kadınlar zordur. Onu takip de etme. Takip edersen, o zaman sorun çıkar. Takip etme, savaşma… Kural budur. Bak ve oyuncu ol. Yalnızca ‘merhaba’ ya da ‘günaydın’ de. Yalnızca bak ve hiç rahatsız olma. Bırak kadın beklesin. Kendi kendine, geldiği gibi gidecektir: O kendi başına hareket etmektedir. O seninle ilgili değildir, o yalnızca hafızadaki bir şeydir. Aynı durumda anı yeniden gelecektir, yalnızca bir resimdir. Oyuncu ol. Zihninle oyuncu olabilirsen, zihnin kısa sürede geride kalır, çünkü zihin ancak sen ciddiysen orada olabilir. Aradaki bağlantı, köprü ciddiyettir.

Ey zarif kişi, oyna. Evren, zihninin içinde sonsuzca oynayıp sıçradığı boş bir kabuktur.

 

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment