18. Teknik : Bir nesneye sevgiyle bakın

by admin

Şimdi teknik… Merkeze odaklanma için altıncı teknik:

Bir nesneye sevgiyle bak. Başka bir nesneye gitme. Burada, bu nesnenin ortasında: Kutsanmışlık.

Tekrarlamalıyım:

Bir nesneye sevgiyle bak. Başka bir nesneye gitme. Bir başkasına gitme. Burada, bu nesnenin ortasında: Kutsanmışlık.

Bir nesneye sevgiyle bak.

Anahtar sevgiyle sözcüğüdür. Bir nesneye sevgiyle baktığın oldu mu hiç? Evet diyebilirsin çünkü bir nesneye sevgiyle bakmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir nesneye şehvetle bakmış olabilirsin… O başka bir şeydir. O tamamen farklıdır, tam zıddıdır. Bu yüzden ilk önce, fark; farkı hissetmeye çalış.

Güzel bir yüz, güzel bir beden. Ona bak ve ona sevgiyle baktığını hisset. Ama ona neden bakıyorsun? Ondan bir şey almak mı istiyorsun? O zaman bu şehvettir, sevgi değil. Ondan faydalanmak mı istiyorsun? O zaman bu şehvettir, sevgi değil. O zaman aslında, bu bedeni nasıl kullanacağını, nasıl ona sahip olacağını, bu bedeni nasıl mutluluğun için bir alet yapacağını düşünüyorsun.

Şehvet, bir şeyi mutluluğun için nasıl kullanacağın anlamına gelir; sevgi, mutluluğunun bununla hiç ilgisi yok anlamına gelir.  Gerçekten de, şehvet ondan nasıl bir şey elde edileceği demektir ve sevgi nasıl ona bir şey verebileceğin demektir. İkisi birbirinin tamamen zıddıdır.

Güzel bir yüz görürsen, o yüze sevgi hissedersen, bilincindeki ilk duygu, bu yüzü nasıl mutlu edeceğin olur, bu adamı ya da bu kadını mutlu etmek için nasıl bir şey yapmalı. Kendinle ilgilenmezsin, diğeriyle ilgilenirsin.

Aşkta diğeri önemlidir; şehvette sen önemlisin. Şehvette diğerini nasıl senin aletin yapacağını düşünürsün; aşkta nasıl kendini bir alet yapacağını düşünürsün. Şehvette diğerini kurban edeceksindir; aşkta kendini kurban edersin. Aşk vermek demektir; şehvet almak demektir. Aşk teslimiyettir; şehvet saldırganlıktır.

Söylediklerin anlamsızdır. Şehvette bile aşk terimleriyle konuşursun. Dilin çok anlamlı değildir, bu yüzden aldanma. İçeriye bak, o zaman hayatın boyunca bir kez bile birine ya da bir nesneye sevgiyle bakmadığını anlarsın.

Yapılması gereken ikinci ayrım: Bu sutra ki; Bir nesneye sevgiyle bak. Gerçekten de maddesel, zeka sahibi olmayan bir şeye sevgiyle baksan bile, o nesne bir kişi olur. Ona sevgiyle bakarsan, sevgin her şeyi bir kişiye dönüştürmekte anahtar olur. Sevgiyle bir ağaca bakarsan, ağaç bir kişi olur.

Geçen gün yakın bir mürit olan Vivek ile konuşuyordum ve ona, yeni ashram’a taşındığımızda her ağaca bir isim vermeliyiz çünkü her ağaç bir kişidir, dedim. Hiç ağaca isim koyulduğunu duydun mu? Kimse ağaçlara isim koymaz çünkü kimse onlara sevgi beslemez. Aksi olsaydı, bir ağaç bir kişi olurdu. O zaman kalabalıkta biri olmaz, benzersiz olurdu.

Köpeklere ve kedilere isim veriyorsun. Bir köpeğe isim verdiğinde, ona Kaplan ya da başka bir şey dediğinde, köpek bir kişi olur. O zaman diğer köpekler arasında bir köpek değildir; bir kişiliği vardır; bir kişi yaratmışsındır. Ne zaman bir şeye sevgiyle baksan, o bir kişi olur.

Aksi de doğrudur. Ne zaman bir kişiye şehvetli gözlerle baksan, o kişi bir nesne, bir şey olur. İşte bu yüzden şehvetli gözler iticidir… Çünkü kimse bir şey olmaktan hoşlanmaz. Karına şehvetli gözlerle baktığında (ya da herhangi bir kadına, adama) karşındaki incinir. Gerçekte ne yapıyorsun? Bir kişiyi, canlı bir kişiyi ölü bir alete çeviriyorsun. Onu nasıl ‘kullanacağını’ düşünüyorsun ve o kişi ölüyor.

İşte bu yüzden şehvetli gözler iticidir, çirkindir. Birine sevgiyle bakarsan, diğeri yükselir. Benzersiz olur. Aniden bir kişi olur. Bir kişinin yerine başkasını koyamazsın; bir şeyin yerine başkası konabilir. Bir ‘şey’ yerine konabilir anlamına gelir; bir ‘kişi’ yerine konamaz demektir: Onun yerine başkasını koymak imkansızdır. Bir kişi benzersizdir; bir şey benzersiz değildir.

Aşk her şeyi benzersiz kılar. İşte bu yüzden aşk olmadan asla bir kişiymişsin gibi hissetmezsin. Biri seni derinlemesine sevmediği sürece, asla benzersiz olduğunu hissetmezsin. Yalnızca kalabalıktan birisin… Yalnızca bir sayı, bir veri. Yerine başkası konabilir.

Örneğin, bir ofiste memursan, bir okulda öğretmensen ya da bir üniversitede profesörsen, profesörlüğün, yerini başkasının alabileceği bir şeydir. Yerine bir başka profesör gelebilir; her an yerine gelebilir çünkü sen orada yalnızca bir profesör olarak kullanılıyorsun. İşlevsel bir anlamın, bir önemin var.

Bir memursan, senin işini başka biri kolayca yapabilir. İş seni beklemeyecektir. Şu an ölsen, bir sonraki an yerini başkası alır ve sistem çalışmasını sürdürür. Sen yalnızca bir sayıydın. Başka bir sayı da iş görür. Sen yalnızca bir alettin.

Ama sonra biri bu memur ya da profesöre aşık olur. Artık o memur aynı memur değildir; benzersiz bir kişi olmuştur. Ölürse, sevgilisi yerine bir başkasını koyamaz. O, yerine konamaz biridir. Tüm dünya aynı şekilde devam edebilir, ama aşık olan asla aynı kalamaz. Bu benzersizlik, bu kişi olma durumu aşkla olur.

Bu sutra der ki: Bir nesneye sevgiyle bak. Bir nesne ile bir kişi arasında ayrım yapma. Gerek yoktur çünkü sevgiyle baktığın zaman her şey kişi olur. Bakışın değiştirici, dönüştürücü gücü vardır.

Belirli bir arabayı, örneğin bir Fiat’ı sürdüğünde neler olduğunu gözlemiş olabilirsin. Tıpatıp aynı binlerce, binlerce Fiat vardır, ama senin araban, ona aşıksan, benzersizleşir. Bir kişi olur. Yerine başkası konamaz; bir ilişki yaratılmıştır. Artık bu araba bir kişiymiş gibi hissetmektesindir. Bir şey yolunda gitmezse, hafif bir ses çıkarsa örneğin, bunu fark edersin. Ve arabalar kaprislidir. Sen arabanın huyunu bilirsin; iyi hissettiği zamanı ve kötü hissettiği zamanı. Araba yavaş yavaş bir kişi haline gelir.

Neden? Bir aşk ilişkisi varsa, her şey kişileşir. Bir şehvet ilişkisi varsa, o zaman bir kişi bile bir şeye dönüşür. Ve bu, bir insanın yapabileceği insanlık dışı eylemlerden biridir. Birini bir şey yapmak.

Bir nesneye sevgiyle bak…

O zaman ne yapmalı? Sevgiyle baktığın zaman, ne yapmalısın? İlk şey: Kendini unut. Kendini tamamen unut! Bir çiçeğe bak ve kendini tamamen unut. Bırak çiçek var olsun; sen tamamen yok ol. Çiçeği hisset, o zaman bilincinden çiçeğe doğru derin bir aşk akar. Ve bırak bilincin tek bir düşünce ile dolsun… Bu çiçeğin daha fazla çiçeklenmesine, daha da güzelleşmesine, daha mutlu olmasına yardımcı olursun. Ne yapabilirsin?

Yapıp yapamaman önemli değildir; anlamlı değildir. Ne yapabileceğin duygusu (bu acı, bu çiçeği güzelleştirmek, daha canlı kılmak, daha fazla çiçeklendirmek için ne yapacağın hakkındaki bu derin sancı) anlamlıdır. Bırak bu düşünce tüm benliğinde yankılansın. Bırak bedeninin ve zihninin her lifi bunu hissetsin. Bir kendinden geçmişliğe dalacaksın ve çiçek bir kişi olacak.

Bir başka nesneye gitme…

Gidemezsin. Bir aşk ilişkisi içindeysen, gidemezsin. Bu grupta birini seviyorsan, o zaman bütün kalabalığı unutursun; yalnızca tek bir yüz kalır. Gerçekten de, başka kimseyi görmezsin, yalnızca bir yüzü görürsün. Tüm diğerleri oradadır, ama onlar fark edilmez. Yalnızca bilincinin çeperindedirler. Onlar yokturlar. Yalnızca gölgedirler; tek bir yüz kalır. Birini seviyorsan, o zaman yalnızca o yüz kalır, bu yüzden hareket edemezsin.

Başka bir nesneye gitme, birinde kal. Bir gül ile kal ya da bir sevgilinin yüzüyle kal. Severek, akarak, tek bir yürekle, ‘Sevgiliyi nasıl mutlu ederim?’ duygusuyla kal.

Burada, nesnenin ortasında: Kutsanmışlık.

Ve bu durumda sen yok olursun, kendine hiç aldırmazsın, bencil olmazsın, kendi zevkini, kendi memnuniyetini düşünmezsin. Kendini tamamen unutmuşsundur ve yalnızca diğerini düşünürsün. Diğeri aşkının merkezi olmuştur; bilincin diğerine doğru akar. Derin bir tutkuyla, derin bir aşk duygusuyla, düşünürsün, ‘Sevgiliyi mutlu etmek için ne yapabilirim?’ Bu durumda, aniden:

Burada, nesnenin ortasında: Kutsanmışlık.

Aniden, bir yan ürün olarak, kutsanmışlık sana gelir. Aniden merkezini bulursun.

Bu çelişkili görünür çünkü bu sutra kendini tamamen unut, benmerkezci olma, tamamen diğerine git, der. Buda’nın sürekli şöyle dediği anlatılır: Dua ederken başkaları için dua et. Asla kendin için değil. Aksi halde dua faydasızdır.

Buda’ya bir adam gelmiş ve demiş ki: ‘Öğretilerini kabul ediyorum, ama bir şeyi kabul etmek çok zor. Diyorsun ki ne zaman dua etsek kendimizi düşünmemeliyiz, kendimiz için bir şey istememeliyiz. ‘Duamın sonucu ne olursa olsun, o sonuç herkese dağıtılsın. Kutsanmışlık gelirse, herkese dağıtılsın, ‘ demeliyiz.

Adam demiş ki: ‘Bu tamam, ama tek bir istisna yapabilir miyim? Yan komşum… O benim düşmanım. Bu kutsanmışlık yan komşum dışında herkese dağıtılsın.’

Zihin benmerkezcidir. Buda demiş ki: ‘Senin duan faydasız. Herkese vermeye, herkese dağıtmaya hazır olmadığın sürece duan anlamsızdır. Ancak o zaman her şey senin olur.’

Aşkta kendini unutursun. Çelişkili görünür: O zaman bu merkeze ulaşma ne zaman ve nasıl olur? Tamamen diğeri ile ilgilenirken, diğerinin mutluluğu ile ilgilenirken, kendini tamamen unutmuşken ve yalnızca diğeri kalmışken, aniden mutlulukla dolarsın… Kutsanmışlıkla.

Neden? Çünkü kendinle ilgilenmediğin zaman boş olursun; içsel boşluk yaratılmış olur. Zihnin tamamen diğeri ile ilgilenirken, içeride zihinsiz kalırsın. O zaman içeride düşünce olmaz. Ve bu düşünce (‘Nasıl faydalı olabilirim? Nasıl daha fazla mutluluk yaratabilirim ? Diğeri nasıl daha mutlu olabilir?’) daha fazla devam edemez çünkü aslında yapabileceğin hiçbir şey yoktur. Ne yapabilirsin ki? Yapabileceğini düşünüyorsan hala kendinle düşünüyorsun. Egonla.

Aşk hedefine karşı insan tamamen çaresiz kalır. Bunu hatırla. Birini sevdiğin zaman tamamen çaresiz hissedersin. Aşkın acısı budur: İnsan ne yapabileceğini hissedemez. Her şeyi yapmak ister, tüm evreni sevgilisine ya da aşığına vermek ister. Ama ne yapabilir ki? Şunu ya da bunu yapabileceğini düşünüyorsan, hala bir aşk ilişkisi içinde değilsin. Aşk çok çaresizdir, tamamen çaresiz ve güzelliği o çaresizliktedir çünkü o çaresizlikte teslim olursun.

Birini sev, kendini çaresiz hissedeceksin; birinden nefret et, o zaman bir şey yapabilirsin. Birini sev, tamamen çaresiz olursun. Çünkü ne yapabilirsin ki? Yapabileceğin herhangi bir şey önemsiz, anlamsız görünür; asla yeterli olmaz. Hiçbir şey yapılamaz. Ve insan hiçbir şey yapılamayacağını hissettiğinde, çaresizlik hisseder. İnsan her şeyi yapmak istediği ve hiçbir şey yapılamayacağını hissettiğinde, zihin durur. Bu çaresizlik içinde teslim olursun. Boş kalırsın. İşte bu yüzden aşk derin bir meditasyon olur.

Gerçekten de birini seviyorsan, başka hiçbir meditasyona gerek yok. Ama kimse aşık olmadığı için yüz on iki yönteme gereksinim duyarlar ve yöntemler bile yeterli olmayabilir.

Geçen gün biri bana şöyle dedi, ‘Bu bana çok umut veriyor. Senden ilk defa, yüz on iki yöntem olduğunu duyduğumda, bunu çok umut verici buldum ama bir yerlerde, depresif bir düşünce de aklıma geliyor: Yalnızca yüz on iki yöntem mi? Ya bu yüz on iki yöntem benim işime yaramazsa, o zaman yüz on üçüncü yöntem yok mu?’

Adam haklı. Haklı! Bu yüz on iki yöntem senin işine yaramazsa, daha fazlası yok. Bu yüzden, onun da dediği gibi, umudu bir depresyon izliyor. Yöntemlere ihtiyaç var çünkü temel yöntem eksik. Sevebiliyorsan, başka yönteme gerek yok.

En büyük yöntem aşkın kendisidir, ama aşk zordur. Bir açıdan imkansızdır. Aşk, kendini bilincinden çıkarmak demektir ve aynı yere, eskiden egonun olduğu yere başka birini koymak demektir. Bir başkasını kendinin yerine koymak aşk demektir. Sanki artık sen yoksun, diğeri varmış gibi.

Jean Paul Sartre der ki başkaları cehennemdir. Haklıdır da. Haklıdır çünkü diğeri senin için yalnızca cehennem yaratır.  Ama aynı zamanda yanılıyor çünkü diğeri cehennem olabiliyorsa, diğeri cennet de olabilir. Şehvetle yaşıyorsan diğeri cehennemdir çünkü o zaman o kişiyi öldürmeye çalışıyorsundur. O kişiyi bir şey haline getirmeye çalışıyorsundur. O zaman o kişi de tepki verecek ve seni bir şey yapmaya çalışacaktır; bu, cehennem yaratır.

Bu yüzden her eş eşi için cehennem yaratır çünkü her biri diğerine sahip olmaya çalışır. Sahip olmak ancak şeylerle söz konusu olabilir, kişilerle değil. Birine ancak ait olabilirsin; asla sahip olamazsın. Bir şeye sahip olunabilir ama sen kişilere sahip olmaya çalışıyorsun. Bu çaba yüzünden kişiler şeyler haline geliyor. Ben seni bir şey haline getirmeye kalksam, buna tepki gösterirsin. O zaman ben düşmanın olurum. O zaman sen de beni bir şey haline getirmeye çalışırsın. Bu da cehennem yaratır.

Odanda yalnız oturuyorsun ve sonra aniden birinin anahtar deliğinden seni gözetlediğini fark ediyorsun. Neler olduğunu saniyesi saniyesine gözlemle. Bir değişim hissettin mi? Ve neden bu dikizciye öfkeleniyorsun? O seni bir şeye dönüştürdü. İzliyordu; seni bir şey, bir nesne yaptı. Bu sana huzursuzluk verdi.

Ve anahtar deliğine yaklaşıp içinden baksan aynısını o da hisseder. Diğeri paramparça olur, şok geçirir. Bir dakika önce özneydi: İzleyendi ve sen izleniyordun. Şimdi aniden yakalandı. Seni izlerken görüldü ve şimdi o bir şey oldu.

Biri seni izlerken, aniden özgürlüğün yok olmuş gibi hissedersin. İşte bu yüzden, birine aşık değilsen, bakışlarını dikip bakamazsın. O bakışlar çirkin ve şiddet dolu olur; aşık değilsen. Aşıksan, o zaman o bakışlar güzel bir şeydir çünkü bakışların diğerini bir şeye dönüştürmüyor. O zaman doğrudan onun gözlerine bakabilirsin; o zaman diğerinin gözlerinin derinliklerine dalabilirsin. Onu bir şeye dönüştürmüyorsun. Daha çok, aşkın sayesinde bakışların onu bir kişiye dönüştürüyor. İşte bu yüzden yalnızca aşıkların uzun uzun bakmaları güzeldir; aksi halde çirkindir.

Psikologlar bir zaman sınırı olduğunu söylüyor. Ve bilirsin, gözlemle, o zaman anlarsın, birinin gözlerine bakıyorsan ve o bir yabancıysa zaman sınırı ne kadar. Bir zaman sınırı var. Bir saniye daha fazla bakarsan diğeri öfkelenir. Halk içinde yalnızca gelip geçerken bakmak affedilebilir çünkü bakmıyor, yalnızca görüyormuşsun gibi görünür.

Bakış daha derin bir şeydir. Seni yalnızca geçerken görsem, hiç bir ilişki yaratılmaz. Ya da geçerken sen bana bakarsın, yalnızca geçerken. Bir hakaret kastedilmemiştir, bu yüzden sorun yoktur. Ama aniden durup bana baksan, bir izleyici olursun. O zaman bakışın beni rahatsız eder ve kendimi hakarete uğramış hissederim: ‘Sen ne yapıyorsun? Ben bir kişiyim, bir şey değil. Böyle bakılmaz.’

Giysiler bu yüzden çok anlamlı olmuştur. Yalnızca birini sevdiğinde rahatlıkla soyunabilirsin çünkü soyunduğun an tüm beden bir hedef olur. Biri tüm bedenine bakabilir ve sana aşık değilse gözleri tüm bedenini, tüm varlığını bir nesneye dönüştürür. Ama birine aşıkken, çıplak olduğunu hissetmeden soyunabilirsin. Tersine, çıplak olmak hoşuna gider çünkü bu dönüştürücü aşkın tüm bedenini bir kişiye dönüştürmesini istersin.

Birini bir şeye dönüştürdüğünde, o eylem ahlaksızdır. Ama aşkla doluysan, o zaman herhangi bir hedefe karşı o aşkla dolu anda bu olgu, bu kutsanmışlık mümkün olur. Olur.

Nesnenin ortasında: Kutsanmışlık.

Aniden kendini unuttun. Diğeri oradaydı. Sonra doğru an geldiğinde, sen artık orada değilken, kesinlikle yokken, diğeri de yok olacaktır. Ve ikisi arasında kutsanmışlık olacak. Aşıklar böyle hisseder işte. O kutsanmışlık da bilinmeyen, bilinçsiz meditasyon sayesindedir.

İki aşık birlikteyken, yavaş yavaş ikisi de yok olurlar. Saf bir varoluş kalır… Egolar olmadan, çelişki olmadan… Yalnızca bir birlik. O birlikte insan mutluluğu hisseder. Mutluluk gelmiştir çünkü bilmeden derin meditasyon tekniğine dalmışsındır.

Bilinçli olarak da yapabilirsin. Ve bilinçli olarak yaptığında daha derine gider çünkü o zaman hedefe saplantılı olmazsın. Bu her gün olmaktadır. Birini seversen, onun sayesinde mutlu hissetmezsin, aşk sayesinde mutlu hissedersin. Peki neden aşk sayesinde? Çünkü böylece bu olgu, bu sutra gerçekleşir.

Ama sen saplantılı olursun. O zaman A sayesinde, A’nın yakınlığı sayesinde, A’nın aşkı sayesinde bu mutluluğun olduğunu düşünürsün. O zaman şöyle yorumlarsın, ‘A’ya sahip olmalıyım çünkü A olmadan bu mutluluğu bir daha bulamayabilirim.’ Kıskanırsın. A’ya başka biri sahip olursa, o zaman o mutlu olacaktır ve sen sefil hissedeceksin, bu yüzden A’ya başkasının sahip olabileceği tüm olasılıkları ortadan kaldırmak istersin. A’ya yalnız sen sahip olmalısın çünkü onun sayesinde yeni bir dünya gördün. Ve ona sahip olmaya çalıştığın an, tüm güzelliği ve tüm olguyu yok edersin.

Aşığa sahip olunduğunda aşk yok olur. O zaman aşık yalnızca bir şeydir. Onu kullanabilirsin, ama kutsanmışlık bir daha asla geri gelmez çünkü o kutsanmışlık diğer bir kişiyken geliyordu. Diğeri yapılmıştı, yaratılmıştı: Sen diğerinde bir kişi yarattın ve diğeri sende bir kişi yarattı. Kimse bir nesne değildi. İkiniz de bir araya gelen öznelerdiniz. Bir araya gelen iki kişi; bir kişi ve bir şey değil.

Ama ona sahip olduğun an, mutluluk imkansızlaşacak. Zihin ona sahip olmaya çalışacak çünkü zihin açgözlülük terimleriyle düşünür: ‘Mutluluğu tattım; bunu her gün tatmalıyım. Bu yüzden ona sahip olmalıyım.’ Ama mutluluk bir sahiplenme yokken gerçekleşir. Ve mutluluk aslında diğeri sayesinde olmaz, senin sayende olur. Bunu hatırla, mutluluk senin sayende olur. Sen diğerine öylesine soğurulduğun için mutluluk olur.

Bu, bir gülle, bir taşla, bir ağaçla da gerçekleşebilir, her şeyle gerçekleşebilir. Nasıl olduğunu anladığında, her yerde gerçekleştirilebilir. Bilincin derin bir aşkla diğerine yönelmişse; bir ağaca, bir yıldıza, yani diğerine; bilincin seni terk etmiş, senden uzaklaşmışsa, o benlik yolculuğunda kutsanmışlık vardır.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment