25. Teknik : Durma üzerine ilk teknik, dur!

by admin

Tam bir şey yapma dürtüsü hissettiğinde, dur.

Bütün bu teknikler ortada durmak ile ilgilidir. George Gurdjieff bu teknikleri Batı’da çok iyi tanıttı ama o Vigyan Bhairav Tantra’nın farkında değildi. Bu teknikleri Tibet’te Budist lamalardan öğrendi. Batı’da bu teknikler üzerinde çalıştı ve pek çok arayan bu teknikler sayesinde merkezini tanıdı. Gurdjieff onlara durma teknikleri diyordu, ama bu egzersizlerin kaynağı Vigyan Bhairav Tantra’dır.

Budistler Vigyan Bhairav’dan öğrendiler. Sufilerin de bu tür teknikleri vardır; onlar da Vigyan Bhairav’dan ödünç almışlardır. Temel olarak, dünyanın her yerinde bilinen bütün tekniklerin kaynağı bu kitaptır.

Gurdjieff onu çok basit bir şekilde kullandı. Örneğin, öğrencilerine dans etmelerini söylerdi. Bir grup dans ederdi, diyelim ki yirmi kişilik bir grup dans ederdi ve aniden ‘Dur!’ derdi. Gurdjieff durmalarını söylediği anda tamamen dururlardı. Ne zaman komut verilse, oracıkta, o anda durmaları gerekirdi. Hiçbir değişim yapılmaz, hiçbir düzeltme yapılmazdı. Ayaklarının biri yerdeyse ve tek ayak üzerinde duruyorsan, o şekilde kalman gerekirdi. Düşersen, bu da bir şeydir, ama düşüşe yardımcı olmaman gerekirdi. Gözlerin açıksa, açık kalacaktı. Artık onları kapatamazdın. Kendiliklerinden kapanırlarsa, bu da bir şeydir. Ama seni ilgilendirdiği kadarıyla, bilinçli olarak dururdun, tıpkı taştan bir heykel gibi olman gerekirdi.

Mucizeler oluyordu çünkü eylem halinde, dans ederken, hareket ederken, aniden durduğunda bir aralık olur. Tüm eylemlerinin aniden durması seni ikiye böler: Bedenin ve sen. Bedenin ve sen hareket halindeydin. Aniden durdun. Beden hareket etmeye eğilimli. Hareket halindeydi, bu yüzden bir momentum var; dans ediyordun ve bir momentum var. Beden bu ani duruşa hazır değil. Aniden bedenin bir şey yapma dürtüsü hissettiğini fark ediyorsun, ama sen durdun. Bir aralık var olur. Bedenini uzak, hareket etme dürtüsüne sahip, eylem hızına sahip bir şey olarak hissedersin. Ve durduğun ve bedeninle, onun eylemi ile dürtüsü ile hızı ile işbirliği yapmadığın için, ondan ayrılırsın.

Ama kendini kandırabilirsin. Küçük bir işbirliği ile boşluğun var olması engellenir. Örneğin, rahatsız hissedersin, ama öğretmen ‘Dur!’ demiştir. Sözcüğü duyarsın, ama yine de kendini rahat ettirir, sonra durursun. O zaman hiçbir şey olmaz. O zaman kendini kandırmışsındır, öğretmeni değil çünkü asıl noktayı kaçırmışsındır. Tekniğin tüm anlamı kaçırılmıştır. Aniden, ‘Dur!’ sözcüğünü duyduğunda, o anda durman ve hiçbir şey yapmaman gerekir.

Belki duruşun uygunsuzdur, düşeceğinden korkarsın, bir kemiğini kıracağından korkarsın. Ama her ne olursa, artık seni ilgilendirmez. Bir endişen varsa, kendini kandırıyorsun. Bu, aniden ölü olmak bir aralık yaratır. Durmak bedendedir ve duran merkezdedir; çeper ve merkez ayrılmıştır. O ani duruşta, ilk defa kendini hissedersin; merkezi hissedersin. Gurdjieff bu tekniği kullanarak pek çok kişiye yardımcı olmuştur.

Bu tekniğin pek çok boyutu vardır; pek çok şekilde kullanılabilir. Ama ilk önce mekanizmayı anlamaya çalış. Mekanizma basittir. Sen eylem halindesin ve eylem halindeyken kendini tamamen unutursun; dikkat merkezin eylem olur.

Biri ölmüş ve sen ağlıyorsun; gözyaşı döküyorsun. Kendini tamamen unutmuşsun. Ölen kişi merkez olmuş ve o merkezin çevresinde bu eylem oluyor. Ağlaman, hıçkırman, üzüntün, gözyaşların. Aniden sana ‘Dur!’ desem ve sen tamamen dursan, bedeninden ve eylem aleminden tamamen uzaklaşırsın. Ne zaman eylem halinde olsan, onun içindesin, onun derinliklerine dalmışsın. Ani duruş dengeni bozar; seni eylemden dışarı atar. Bu atılma seni merkeze götürür.

Normalde ne yaparız? Bir eylemden diğerine geçeriz. Bir eylemden diğerine, A’dan B’ye ve B’den C’ye gideriz. Sabah, uyandığın an eylem başlar. Artık bütün gün eylem halinde olacaksın. Pek çok eylem yapacaksın, ama tek bir an bile eylemsiz olmayacaksın. Nasıl eylemsiz olunur? Zordur. Ve eylemsiz olmaya çalışırsan, eylemsiz olma çaban bir eylem halini alır.

Eylemsiz olmaya çalışan pek çok kişi var. Buda duruşunda oturuyorlar ve eylemsiz olmaya çalışıyorlar. Ama eylemsiz olmaya nasıl çalışılır? Çabanın kendisi bir eylemdir. Bu yüzden sen eylemsizliğini de eyleme dönüştürebilirsin. Kendini sessiz, kıpırtısız olmaya zorlarsın, ama o zorlama zihnin bir eylemidir. İşte bu yüzden pek çok kişi meditasyon yapmaya çalışır, ama asla bir yere ulaşmaz. Çünkü onların meditasyonu da bir eylemdir. Değişebilirler… Sıradan bir şarkı söylüyordun, şimdi bhajanla, bir ibadet şarkısıyla değiştirebilirsin. Artık yavaş söyleyebilirsin, ama ikisi de eylemdir. Koşuyorsun, yürüyorsun, okuyorsun. Bunlar eylemdir. Dua edebilirsin… Bu da bir eylemdir. Bir eylemden diğerine geçiyorsun.

Ve gece son olarak, uykuya dalarken, hala eylem halindesin; eylemin durmamıştır. İşte bu yüzden düş görülür çünkü eylem devam etmektedir. Uykuya dalarsın, ama eylem devam eder. Bilinçaltında hala hareket halindesin. Bir şeyler yapıyorsun, bir şeylere sahip oluyorsun, bir şeyleri kaybediyorsun, hareket ediyorsun. Düşler; yorgunluk yüzünden uykuya daldın, ama eylem hala sürüyor anlamına gelir.

Yalnızca bazen, birkaç dakika için (ve bu çağdaş insan için gittikçe daha da nadir olmaktadır), yalnızca birkaç dakika için düşler durur ve sen tamamen uykuda olursun. Ama o zaman, o eylemsizlik bilinçsizdir. Sen bilinçli değilsin, derin uykudasın. Eylem durmuş; artık çeper yok, artık merkezdesin. Ama tamamen bitkin, tamamen ölü, bilinçsizsin.

İşte bu yüzden Hindular sushuphi (düşsüz uyku) ile samadhinin (nihai esriklik) benzer olduğunu, aralarında tek bir fark olduğunu söylerler. Ama fark büyüktür: Fark farkındalıktadır. Suhhuphi’de, düşsüz uykuda, sen benliğinin merkezindesin. Ama farkında değilsin. Samadhi’de, nihai esriklikte, nihai meditasyon durumunda da merkezdesin. Ama farkındasın. Fark budur, ama büyük bir farktır çünkü eğer farkında değilsen, merkezde olsan bile bu anlamsızdır. Seni tazeler, yine canlı hissetmeni sağlar, sana canlılık verir. Sabah taze ve mutlu hissedersin. Ama farkında değilsen, merkezde olsan bile hayat aynı kalır.

Samadhi’de kendine tamamen bilinçli, tamamen uyanık olarak girersin. Tamamen uyanık olarak merkeze girince, bir  daha asla aynı olmazsın. Artık kim olduğunu bilirsin. Artık sahip olduklarının, eylemlerinin yalnızca çeperde olduğunu bilirsin; onlar yalnızca dalgalar, senin doğan değil.

Bu durma teknikleri, seni aniden eylemsizliğe atmak içindir. O nokta aniden gelmelidir çünkü eğer eylemsiz olmaya çalışırsan bunu eyleme çevirirsin. Bu yüzden uğraşma, aniden eylemsiz ol. ‘Dur!’ demenin anlamı budur. Sen koşuyorsun ve ben ‘Dur!’ diyorum. Durmaya çalışma, yalnızca dur! Uğraşırsan, asıl noktayı kaçırırsın. Örneğin, burada oturuyorsun. Ben dur dersem, o zaman hemen, oracıkta dur; tek bir hareket bile olmasın. Uğraşırsan ve düzeltirsen, yerleşirsen ve ‘Tamam, şimdi duruyorum,’ dersen, asıl noktayı kaçırırsın. Temel aniliktir, bu yüzden durmak için çaba gösterme. Yalnızca dur!

Her yerde deneyebilirsin. Banyo yapıyorsun. Aniden kendine ‘Dur!’ diye emret ve dur. Yalnızca tek bir an için olsa bile, içinde olan değişik bir olgu hissedeceksin. Merkezine fırlatılacaksın ve aniden her şey duracak… Yalnızca beden değil. Beden tamamen durduğunda, zihnin de durur. ‘Dur!’ dediğinde, o sırada nefes alma.  Bırak her şey dursun. Nefes yok, bedensel hareket yok. Tek bir an için bu duruşta kal, o zaman aniden, roket hızıyla merkeze indiğini hissedeceksin. Ve tek bir bakış bile mucizevidir, devrimdir. Seni değiştirir ve yavaş yavaş merkez hakkında daha berrak bakışlar elde edebilirsin. İşte bu yüzden eylemsizlik çalışılmamalıdır. Onu aniden, sen farkında değilken kullan.

Bu yüzden bir usta faydalı olabilir. Bu bir grup yöntemidir. Gurdjieff bunu bir grup yöntemi olarak kullanıyordu çünkü sen ‘Dur!’ dersen kendini kolaylıkla aldatabilirsin. İlk önce kendini rahat ettirirsin ve sonra ‘Dur!’ dersin. Ya da bilinçli olarak hazırlık yapmasan da, bilinçsiz olarak hazırlanmış olabilirsin. Sonra, ‘Şimdi durabilirim,’ demiş olabilirsin. Zihin tarafından yapılırsa, arkasında bir plan varsa faydasızdır; o zaman tekniğin faydası olmaz. Bu yüzden bir grupta daha iyidir. Bir usta seninle çalışmaktadır ve sana, ‘Dur!’ der. Çok uygunsuz bir duruşta olduğun anları bulur ve sonra bir çakma olur, ani bir şimşek.

Eylem çalışılabilir; eylemsizlik çalışılamaz… Ve onu çalışırsan, yalnızca bir başka eylem halini alır. Ancak aniden eylemsiz kalabilirsin. Bazen öyle olur ki araba sürerken aniden bir kaza olacağını hissedersin, bir başka araba seninkine yaklaşmıştır ve bir saniye içinde bir çarpışma olacaktır. Aniden zihnin durur, nefesin durur, her şey durur. Bu tür kazalarda, pek çok sefer, insan merkezine fırlatılmıştır. Ama sen bir kazada bile asıl noktayı kaçırabilirsin.

Ben bir arabadaydım ve bir kaza oldu, mümkün olan güzel kazalardan biri. Yanımda üç kişi vardı, ama onlar her şeyi tamamen kaçırdılar. Yaşamlarında bir devrim olabilirdi, ama onlar kaçırdılar. Araba köprüden bir nehir yatağına uçtu, kuru bir nehir yatağına. Araba tepetaklak oldu ve yanımdaki üç kişi ağlamaya başladılar.

Bir kadın vardı ve ağlıyordu. Yanımdaydı ve ‘Öldüm! Öldüm!’ diye bağırıyordu.

Ona dedim ki: ‘Ölsen, burada bunu söyleyecek kimse olmazdı.’

Ama kadın titriyordu ve dedi ki: ‘Ben öldüm! Çocuklarıma ne olacak?’ Onu arabadan çıkardıktan sonra bile titriyor ve aynı şeyi söylüyordu: ‘ Çocuklarıma ne olacak? Ben öldüm!’ Kadını sakinleştirmemiz en az yarım saatimizi aldı.

Kadın asıl noktayı kaçırmıştı. Öylesine güzel bir şeydi: Aniden her şeyi durdurabilirdi. Ve hiçbir şey yapamazdı. Araba köprüden düşüyordu, bu yüzden onun eylemlerine hiç ihtiyaç yoktu. Hiçbir şey yapılamazdı. Ama zihin yine de eylem yaratabiliyor. Kadın çocuklarını düşünmeye başladı ve sonra ‘Öldüm!’ diye bağırmaya başladı. İnce bir an kaçmıştı. Tehlikeli durumlarda zihin kendiliğinden durur. Neden? Çünkü zihin bir düzenektir ve yalnızca tekdüze şeylerde çalışabilir. Yapmak için eğitildiği şeylerde.

Zihnini kazalara karşı eğitemezsin, aksi halde onlara kaza denemez. Hazırsan, tekrar tekrar prova yaptıysan, o zaman onlar kaza değildir. ‘Kaza’ zihin bir şey yapmaya hazır değil demektir. O şey öyle aniden olur, bilinmeyenden atlar ki… Zihin hiçbir şey yapamaz. Hazır değildir, onun için eğitilmiş değildir. Sen başka bir şey yapmaya çalışmazsan durur, yapmak üzere eğitildiği bir şey yapmazsan durur.

Çocukları hakkında bağırıp duran kadın neler olduğuna dikkat etmiyordu. Canlı olduğunun bile farkında değildi. Şu an bilincinin odağında değildi. O durumdan çocuklarına, ölüme ve başka şeylere kaymıştı. Kaçmıştı. Dikkatini ilgilendirdiği kadarıyla, durumdan tamamen kaçmıştı.

Ama durum söz konusu olduğunda, hiçbir şey yapılamazdı, ancak farkına varılabilirdi. Her ne oluyorsa, oluyordu işte. İnsan ancak farkında olabilirdi. Şu an söz konusu olduğunda, bir kazada ne yapabilirsin ki? Zaten senin ötendedir ve zihin ona hazırlıklı değildir. Zihin işleyemez, bu yüzden zihin durur.

İşte bu yüzden tehlikelerin gizli bir cazibesi vardır, kendilerine has bir cazibesi: Onlar meditasyon dolu anlardır. Araba yarışına girer ve saatte yüz elli kilometre hızla gidersen ve sonra yüz altmış , yüz yetmiş, yüz seksen kilometre hızla gidersen, öyle bir durum gelir ki her şey olabilir ve sen hiç bir şey yapamazsın. Şimdi aslında, araba kontrol dışına çıkmıştır, kontrol dışına çıkıyordur. Aniden zihin işleyemez; buna hazır değildir. Hız heyecanı budur… Çünkü içine bir sessizlik sızar, merkeze fırlatılırsın.

Bu teknikler kaza olmadan, tehlike olmadan merkeze gitmene yardım eder. Ama unutma, onları çalışmazsın. Onları çalışma dediğim zaman ne anlatmak istiyorum? Onları uygulayabilirsin: Aniden durabilirsin. Ama durmak ani olmalı, ona hazırlıklı olmamalısın. Onu düşünüp, planlayıp, ‘Saat on ikide duracağım,’ dememelisin. Bırak sen hazırlıksızken, bilinmeyen olsun. Bilinmeyende hareket et, haritası çıkarılmamışta, hiç bilgin olmadan. Bir teknik budur:

Tam bir şey yapma dürtüsü hissettiğinde, dur.

Konunun bir boyutu budur.

Örneğin, hapşırma dürtüsü hissediyorsun. Dürtünün geldiğini hissediyorsun, hapşırmanın geldiğini hissediyorsun. Şimdi bir an geliyor, hiçbir şey yapamıyorsun. Olacak. Ama duygunun en başında, hapşırma duygusunun geldiğini hissettiğinde, farkında olduğun an, dur! Ne yapabilirsin? Hapşırmayı durdurabilir misin? Hapşırmayı durdurmayı çalışırsan, hapşırma daha erken gelir çünkü durdurmak zihnini ona karşı daha bilinçli kılar ve duyguyu daha fazla hissedersin. Daha duyarlı olursun, bütün dikkatin orada olur ve o dikkat hapşırmanın daha erken gelmesine yardım eder. Tahammül edilmez olur. Hapşırmayı doğrudan durduramazsın, ama kendini durdurabilirsin.

Ne yapabilirsin? Hapşırmanın geldiğini hissediyorsun: Dur! Hapşırmayı durdurmaya çalışma, yalnızca kendini durdur. Hiçbir şey yapma. Tamamen kıpırtısız kal, nefesin bile girip çıkmasın. Bir an, dur ve dürtünün geri döndüğünü, yok olduğunu hissedeceksin. Ve dürtünün bu yok oluşunda, merkeze gitmek için kullanılan ince bir enerji salıverilir çünkü hapşırırken dışarı biraz enerji atarsın. Her dürtüde.

‘Dürtü’ kullanamadığın ve soğuramadığın enerjinin yükünü taşıyorsun demektir. Enerji dışarı çıkmak, dışarı atılmak ister; rahatlamak istersin. İşte bu yüzden hapşırdıktan sonra iyi hissedersin, ince bir iyilik hissi. Hiçbir şey olmamıştır, yalnızca gereksiz, yük olan bir enerjiyi salıvermişsindir. Artık orada değildir; ondan kurtulmuşsundur. O zaman içeride ince bir rahatlama hissedersin.

İşte bu yüzden fizyologlar Pavlov, B. F. Skinner ve diğerleri cinselliğin de hapşırmak gibi olduğunu söylerler. Derler ki fizyolojik olarak bir fark yok, cinsellik de hapşırmak gibi. Enerji yükü taşıyorsun; onu dışarı atmak istiyorsun. Bir kez dışarı atılınca mekanizma rahatlıyor, sen yükünden kurtuluyorsun. O zaman iyi hissediyorsun. O iyi duygu, fizyologlara göre, yalnızca bir salıvermedir ve fizyoloji söz konusu olduğunda haklılar da. Ne zaman bir dürtü hissetsen:

Tam bir şey yapma dürtüsü hissettiğinde, dur.

Yalnızca fizyolojik dürtüler değil, her dürtü kullanılabilir.

Örneğin, bir bardak su içmeye niyetleniyorsun. Suya, bardağa dokundun. Aniden dur. Bırak el orada olsun, bırak içme arzusu, susuzluk içeride olsun, ama sen tamamen dur. Bardak dışarıda, susuzluk içeride; el bardağın üzerinde, gözler bardağın üzerinde… Aniden dur. Nefes yok, hareket yok, sanki ölmüşsün gibi. Dürtünün kendisi, susuzluk bir enerji salıverecek ve o enerji merkeze gitmek için kullanılır. Merkeze fırlatılırsın. Neden? Çünkü her dürtü dışa doğru bir harekettir. Hatırla, ‘dürtü’ dışa çıkan enerji demektir.

Bir şey daha hatırla: Enerji daima hareket halindedir. Ya dışarı çıkar ya içeri girer. Enerji asla durağan olmaz. Yasalar vardır. Bu yasaları anlayabilirsen, o zaman tekniğin işleyişi kolay olur. Enerji daima hareket halindedir. Ya dışarı çıkar ya içeri girer; enerji asla durağan olmaz. Durağansa enerji olmaz ve enerji olmayan hiçbir şey yoktur, bu yüzden her şey bir yere gitmektedir.

Bir dürtü, herhangi bir dürtü geldiğinde, bu enerji dışarı çıkıyor demektir. İşte bu yüzden elin bardağa gider. Dışarı çıkmışsındır. Bir şey yapma arzusu gelmiştir. Tüm eylemler, içeriden olandan dışarıdan olana hareketlerdir. İçeriden dışarıya hareketler.

Aniden durduğunda, enerji içinde durağan olmaz. Sen durağan olursun, ama enerji durağan olamaz ve onun içinde hareket ettiği mekanizma ölü değildir, durmuştur. O zaman enerji ne yapabilir? Enerji içe gitmek dışında hiçbir şey yapamaz. Enerji durağan olamaz. Dışarı çıkıyordu. Sen durdurdun, mekanizma durdu, ama onu içeri götürebilecek mekanizma orada. Bu enerji içe gidecek.

Sen enerjini dönüştürüyor, bilmeden her an boyutunu değiştiriyorsun. Öfkelisin ve birini dövmek, bir şeye zarar vermek, vahşi bir şey yapmak istiyorsun… Şunu dene. Birini al… Arkadaşın, karın, çocuğun, herhangi biri. Ve ona sarıl, kucakla, onu öp. Kızgındın, bir şeye zarar verecektin; vahşi şeyler yapmak istiyordun. Zihnin yıkıcıydı; enerji şiddete doğru gidiyordu. Hemen birini sev.

Başlangıçta yalnızca numara yapıyormuş gibi hissedebilirsin. Merak edersin: ‘Ben nasıl sevebilirim? Bu anda nasıl sevebilirim? Ben öfkeliyim!’ Mekanizmayı bilmiyorsun. Bu anda derinlemesine sevebilirsin çünkü enerji uyandı, yükseldi. Öyle bir noktaya geldi ki ifade edilmek istiyor ve enerjinin harekete ihtiyacı var. Hemen birini sevmeye başlarsan, aynı enerji sevgiye gidecek ve sen daha önce hiç hissetmediğin bir enerji akışı hissedeceksin.

Öfkelenmedikleri zaman, şiddet dolu olmadıkları zaman sevgiye giremeyen insanlar vardır. Yalnızca enerjileri şiddetle hareket ederken aşkın derinliklerine gidebilen insanlar vardır. Sen gözlemlememiş olabilirsin, ama her gün olur: Çiftler kavga eder, sonra sevişir. Karı koca kavga eder, öfkelenir, şiddet dolu olur ve sonra sevişirler ve neler olduğunu anlayamazlar. Sonra bu mekanik bir alışkanlık olur. Ne zaman kavga etseler sevişirler. Ve kavga etmedikleri gün sevişemezler.

Özellikle Hint köylerinde, kadınların hala dövüldüğü yerlerde, bilinir ki bir koca karısını dövmeyi bırakırsa, artık onu sevmeyi de bırakmıştır. Ve kadınlar bile, kocaları onlara karşı tamamen şiddetten arınmış olurlarsa, aşklarının da durduğunu anlarlar. Adam kavga etmiyor, demek ki sevmiyor.

Neden? Neden kavga aşkla bu kadar ilişkili? İlişkili çünkü aynı enerji farklı boyutlarda hareket edebilir. Ona ‘aşk’ da diyebilirsin, ‘nefret’ de. Zıt görünürler ama o kadar zıt değildirler çünkü hareket eden aynı enerjidir. Bu yüzden, senin tarifine göre, nefret edemeyen bir insan sevemez de. Vahşice öfkelenemeyen biri, senin bildiğin şekilde sevemez de. Farklı nitelikte sevebilir, ama o senin sevgin değildir. Bir Buda sevgisi, ama o sevgi tamamen farklıdır. İşte bu yüzden Buda ona sevecenlik der; ona asla aşk demez. Sevecenliğe daha fazla, aşka daha az benzer çünkü senin aşkın nefret, öfke, şiddet ima eder.

Enerji gelebilir, yön değiştirebilir. Nefret halini alabilir, sevgi olabilir… Aynı enerji. Ve aynı enerji içe de gidebilir, bu yüzden ne zaman bir şey yapma dürtüsü duysan, dur! Bu baskılama değildir. Hiçbir şeyi bastırmıyorsun, yalnızca enerjinle oynuyorsun. Yalnızca enerjiyle oynuyorsun ve onun nasıl işlediğini öğreniyorsun, içte nasıl çalıştığını. Ama hatırla, dürtü gerçek ve orijinal olmalıdır; aksi halde hiçbir şey olmaz.

Örneğin, susuzluk olmadığında bir bardak suya gidersin ve sonra aniden durursun. Hiçbir şey olmayacaktır çünkü olacak bir şey yoktur. Enerji hareket etmemektedir. Karına, kocana, arkadaşına karşı sevgi hissediyorsun. Sarılmak, öpmek istiyorsun… Dur! Ama dürtü gerçekten orada olmalıdır. Dürtü yoksa ve sen yalnızca birini teselli edecek, öpücük beklendiği için öpeceksen ve o zaman durursan, o zaman hiçbir şey olmaz çünkü içeride hiçbir şey hareket etmemektedir.

Bu yüzden hatırla, dürtü gerçek, orijinal olmalıdır.  Enerji yalnızca gerçekten dürtüyle hareket eder ve gerçek dürtü aniden durdurulduğunda, enerji askıda kalır. Hareket edecek boyut kalmayınca, içeri döner. Hareket etmek zorundadır, orada kalamaz.

Ama biz o kadar sahteyiz ki hiçbir şey gerçek görünmez. Saati geldiği için, zaman yüzünden yemeğini yersin, açlık yüzünden değil. Bu yüzden durursan, hiçbir şey olmaz çünkü aslında arkasında açlık yoktu, dürtü yoktu. Hareket eden enerji yoktu. İşte bu yüzden yemeğini saat birde yiyorsan, saat birde açlık hissedersin. Ama açlık sahtedir; yalnızca mekanik bir alışkanlıktır, ölü bir alışkanlıktır. Bedenin aç değil. Yemek yemezsen bir eksiklik hissedeceksin, ama yemek yemeden bir saat durabilirsen, unutacaksın, açlık dinecek.

Gerçek bir açlık artar, artmalıdır. Açlığın gerçekse, o zaman saat ikide daha aç hissedersin. Açlık sahteyse, o zaman saat ikide tamamen unutursun. Gerçekten de, saat ikide açlık kalmaz. Yemek istesen bile, artık aç hissetmezsin. Açlık sahteydi, mekanik bir duyguydu. Hareket eden enerji yoktu, sana yemek yeme saati geldi, onun için ye diyen yalnızca zihindi.

Uykun geldiyse, dur! Ama duygu gerçek olmalı; sorun da bu. Ve artık bizim için bu bir sorun. Şiva’nın zamanında öyle değildi. Vigyan Bhairav Tantra ilk defa vaaz edilirken, öyle değildi. İnsan gerçekti, insanlık gerçekti, saftı, hiçbir şeyi sahte değildi. Bizde her şey sahte. Seviyormuş gibi yapıyorsun; öfkelenmiş gibi yapıyorsun. Rol yapıyorsun ve sonra rol mü yapıyordun, yoksa gerçek bir şey var mı, kendin de unutuyorsun. İçindekini asla söylemiyorsun, asla ifade etmiyorsun. Orada olmayanları ifade edip duruyorsun. Kendini izle, anlarsın.

Bir şey söylüyorsun, bambaşka bir şey hissediyorsun. Aslında tam tersini söylemek istiyordun, ama gerçek şeyi söylersen tamamen uyumsuz olacaksın… Çünkü tüm toplum sahte ve sahte bir toplumda ancak sahte bir insan olarak var olabilirsin. Ne kadar uyum sağlarsan, o kadar sahte olursun çünkü gerçek olmak istersen bir uyumsuzluk hissedeceksin.

İşte bu yüzden dünyevi olandan vazgeçme var oldu, sahte toplum yüzünden. Buda, olumlu bir anlam taşıdığı için değil olumsuz bir anlam taşıdığı için gitmek zorunda kaldı… Çünkü sahte bir toplumda sen gerçek olamazsın. Ya da her an daimi bir mücadele içinde olursun, gereksiz yere ve enerji harcayarak. Bu yüzden gerçek olmayanı terk et, ki gerçek olabilesin. Dünyevi olandan vazgeçmenin temel sebebi buydu.

Ama kendini izle, ne kadar gerçek dışı olduğunu izle. Çifte zihni izle. Bir şey söylüyorsun, ama tam tersini hissediyorsun. Aynı anda, zihninin içinde bir şey, dışında başka bir şey söylüyorsun. Dolayısıyla, gerçek olmayan bir şeyi yaparken durursan, teknik yardımcı olmaz. Bu yüzden kendinde gerçek bir şey bul ve onda durmaya çalış. Her şey sahte olmamıştır, pek çok şey hala gerçektir. Neyse ki herkes bazen gerçektir; bazı anlarda herkes gerçektir. O zaman dur.

Öfkeli hissediyorsun ve gerçek olduğunu hissediyorsun. Bir şeye zarar verecek, çocuğunu dövecek, bir şey yapacaksın: Dur! Ama düşünerek durma. ‘Öfke kötüdür, bu yüzden durmalıyım,’ deme… Hayır! ‘Bunun çocuğa faydası olmayacak, bu yüzden durmalıyım,’ deme. Zihinsel düşünceye ihtiyaç yoktur çünkü düşünürsen, o zaman enerji düşünceye gider. Bu içsel bir mekanizmadır.

‘Çocuğumu dövmemeliyim çünkü ona bir faydası olmayacak ve bu benim için de iyi değil. Bu faydasız ve asla yardımcı olmuyor,’ dersen, öfkeye akacak o aynı enerji düşünce olur. Artık her şeyi düşünmüşsündür ve enerji dinmiştir. Düşünceye gitmiştir. O zaman durursun, ama içeride hareket edecek enerji yoktur. Öfkeli hissettiğinde, düşünme, iyi ya da kötü olmak hakkında düşünme; hiç düşünme. Aniden tekniği hatırla ve dur!

Öfke saf enerjidir. Kötü değil, iyi değil. İyi olabilir, kötü olabilir… Bu sonuca bağlıdır, enerjiye değil. Dışarı çıkıp bir şeye zarar verirse, yıkıcı olursa kötü olur. İçeri gider, seni içeri fırlatırsa çok güzel bir esriklik olur; bir çiçek olabilir. Enerji basit enerjidir sadece… Saf, masum, tarafsız. Onu düşünme. Bir şey yapacaktın… Düşünme, yalnızca dur ve sonra durmuş kal. O kalışta, içsel merkeze kısa bir bakış fırlatacaksın. Çeperi unutacaksın ve gözlerinin önüne merkez gelecek.

Tam bir şey yapma dürtüsü hissettiğinde, dur! Dene. Üç şeyi hatırla… Bir, yalnızca gerçek bir dürtü varken dene. İki, durmayı düşünme, yalnızca dur. Ve üç, bekle! Durduğun zaman, nefes olmadan, hareket olmadan durduğun zaman… Bekle ve ne olacağını gör. Çalışma. Bekle dediğimde, şimdi içsel merkezi düşünmeye çalışma demek istiyorum. O zaman yine kaçırırsın. Benliği, atmanı düşünme. Şimdi gördüğünü, şimdi göreceğini düşünme. Düşünme, yalnızca bekle. Bırak dürtü, enerji kendi başına hareket etsin. Brahman, atman, merkez hakkında düşünmeye başlarsan, enerji bu düşünceye gitmiş olur.

Bu içsel enerjiyi çok basitçe harcayabilirsin. Tek bir düşünce ona yön vermek için yeterlidir; o zaman düşünmeye başlarsın. Dur dediğimde, bu tamamen, eksiksiz olarak dur demektir. Hiçbir şey hareket etmiyor, sanki zaman tamamen durdu. Hiç hareket yok… Yalnızca oradasın! O basit varoluşta, aniden merkez patlar.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment