29. Teknik : Kendinizi adayın

by admin

Durma üzerine bu beşinci yöntem bir anlamda çok kolaydır, başka bir anlamda en güç tekniktir ve yalnızca iki sözcükten oluşur.

Adanmışlık özgürleştirir.

Yalnızca iki sözcük:

Adanmışlık özgürleştirir.

Aslında yalnızca tek bir sözcüktür çünkü özgürleşme adanmışlığın sonucudur. Adanmışlıkla ne kastedilir? Vigyan Bhairav Tantra’da, iki tür teknik vardır. Biri düşünsel yönelimli, bilimsel yönelimli olanlar içindir ve diğeri yürek yönelimli, duygu yönelimli, şiir yönelimli olanlar içindir. Ve iki tür zihin vardır: Bilimsel zihin ve şiirsel zihin… Ve bunlar kutuplar kadar ayrıdır. Hiçbir yerde birleşmezler, birleşemezler. Bazen paralel uzanırlar, ama yine de birleşme yoktur.

Bazen bir birey, hem şair hem bilim adamı olabilir. Nadirdir, ama bazen hem bir şair hem bir bilim adamı olabilir. O zaman bölünmüş kişiliklere sahip olur. Aslında iki kişidir, bir değil. Bir şairken, bilim adamını tamamen unutur; aksi halde bilim adamı rahatsız edici olur. Ve bilim adamı olduğunda, şiiri tamamen unutmalı, yeniden düzenlenmiş kavramlarla, fikirler, mantık, sağduyu, matematikle, bir başka dünyaya geçmelidir.

Şiir dünyasına girdiği zaman, artık matematik orada değildir. Müzik oradadır. Kavramlar artık orada değildir: Sözcükler oradadır, ama akışkan sözcükler, katı değil. Bir sözcük diğerine akar ve bir sözcüğün pek çok anlamı olabilir ya da hiçbir anlamı olmayabilir. Dil bilgisi kaybolur, yalnızca ritim kalır. Bu, farklı bir dünyadır.

Düşünen ve hisseden… Bunlar, temel tiplerdir. Öğrettiğim ilk teknik bilimsel zihin içindi. İkinci teknik, adanmışlık özgürleştirir, duygusal tip içindir. Tipini anlamayı unutma. Ve hiçbir tip daha yüksek ya da daha aşağı değildir. Düşünsel tipin daha yüksek ya da duygusal tipin daha yüksek olduğunu düşünme. Hayır! Bunlar yalnızca tiplerdir. Kimse daha yüksek ya da daha aşağı değildir. Bu yüzden yalnızca gerçeklere dayalı olarak, tipinin ne olduğunu düşün.

Bu ikinci teknik duygusal tip içindir. Neden? Çünkü adanmışlık başka bir şeye yöneliktir ve adanmışlık kör bir şeydir. Adanmışlıkla diğeri senden daha önemli olur. Bu bir güvendir. Düşünsel, kimseye güvenemez; o yalnızca eleştirir. Güvenemez. Kuşku duyabilir, ama güvenemez. Ve bazen düşünsel tip güvenebilirse, bu asla gerçek değildir. İlk önce güveni konusunda kendisini ikna etmeye çalışır; asla gerçek değildir. Kanıtlar, savlar bulur ve savların yardımcı olduğuna, kanıtların yardımcı olduğuna ikna olduğunda güvenir. Ama asıl noktayı kaçırmıştır çünkü güven tartışılacak bir konu değildir, güven kanıtlara dayandırılmaz. Kanıtlar varsa, o zaman güvene ihtiyaç yoktur.

Güneşe inanmıyorsun, gökyüzüne inanmıyorsun. Biliyorsun. Güneşin doğduğuna nasıl inanabilirsin? Biri sana güneşin doğuşu hakkındaki inancını sorsa, ‘Ona inanıyorum. Ben büyük bir inananım,’ demek zorunda değilsin. ‘Güneş doğuyor ve ben bunu biliyorum,’ dersin. Bu bir inanma ya da inanmama sorunu değildir. Güneşe inanmayan var mı? Hiç yok. Güven, kanıt olmadan bilinmeye atlamak demektir.

Zordur… Düşünsel tip için zordur çünkü tüm şey saçma, aptalca olur. İlk önce kanıtlar olmalıdır. ‘Tanrı var. Tanrıya teslim ol’ dersen, ilk önce Tanrının kanıtlanması gerekir. Ama o zaman Tanrı bir teorem olur… Elbette kanıtlanır, ama faydasızdır. Tanrının kanıtlanmamış kalması gerekir, aksi halde hiçbir faydası olmaz çünkü o zaman güven anlamsızdır. Kanıtlanmış bir Tanrıya inanırsan, o zaman senin Tanrın bir geometri teoremidir. Kimse Öklid teoremlerine inanmaz. Gerek yoktur, onlar kanıtlanabilirler. Kanıtlanabilir olan güvenin temeli yapılamaz.

Gizemli Hıristiyan azizlerinden biri olan Tertullian demiş ki: ‘Tanrıya inanıyorum çünkü o absürd.’ Haklıdır da. Duygusal tipin tavrı budur. Der ki: ‘Kanıtlanamadığı için inanıyorum.’ Bu ifade mantıksızdır çünkü mantıklı bir ifade şöyle olmalıydı: ‘Tanrının var olduğuna dair kanıtlar var; bu yüzden ona inanıyorum.’ Ama diyor ki: ‘ Kanıt olmadığı için ve hiçbir sav Tanrının var olduğunu kanıtlayamadığı için, ona inanıyorum.’ Ve bir açıdan haklıdır çünkü güven sebepler olmadan bilinmeyene atlamak demektir. Yalnızca duygusal tip bunu yapabilir.

Adanmışlığı unut, ilk önce sevgiyi anla; o zaman adanmışlığı anlayabilirsin. Aşka düş. Neden ‘aşka düşmek’ diyoruz. Hiçbir şey düşmüyor… Yalnızca başın. Aşkta başından başka düşen ne? Sen baştan düşüyorsun. İşte bu yüzden ‘aşka düşmek’ diyoruz. Çünkü dil, düşünsel tipler tarafından yaratılır. Onlar için aşk bir deliliktir, aşk bir cinnettir; insan aşka düşer. Yani, artık ondan her şeyi bekleyebilirsin… Artık delidir, artık sağduyunun faydası yoktur, onun karşısında mantık yürütemezsin. Aşık birine karşı mantık yürütebilir misin? İnsanlar deniyor. İnsanlar deniyor, ama hiçbir şey kanıtlanamıyor.

Birine aşık olmuşsun. Herkes, ‘O işe yaramazın teki,’ diyor ya da ‘Tehlikeli topraklara giriyorsun,’ ya da ‘Aptal olduğunu gösteriyorsun; daha iyi bir eş bulabilirsin’. Ama hiçbir şeyin faydası olmaz, hiçbir mantığın faydası olmaz. Aşıksın… Artık mantık faydasızdır. Aşkın kendi mantığı vardır. ‘Aşka düşmek’ deriz. Yani artık davranışların mantıksız olacaktır.

İki aşığa, davranışlarına, iletişimlerine bak. Mantıksızdır. Bebek gibi konuşmaya başlarlar. Neden? Büyük bir bilim adamı bile, aşık olduğunda bebek gibi konuşmaya başlar. Neden son derece gelişmiş, teknolojik bir dil kullanmıyor? Neden bebek gibi konuşuyor? Çünkü son derece gelişmiş bir dilin faydası yoktur.

Arkadaşlarımdan biri bir kızla evlendi. Kız Çekoslavakyalıydı. Ama biraz İngilizce biliyordu ve bu adam pek az Çekçe biliyordu; evlendiler. Adam son derece eğitimli biriydi, bir üniversitede profesör ve kız da bir profesördü. Ama adam (onunla kalıyordum) bana şöyle dedi: ‘Bu çok zor çünkü ben yalnızca teknolojik Çekçe biliyorum, teknolojik terminolojiyi ve o yalnızca teknolojik İngilizce biliyor, bu yüzden bebek gibi konuşamıyoruz. Bu çok tuhaf. Aşkımızın yalnızca yüzeyde bir yerde olduğunu hissediyoruz; derinlere gidemiyor. Dil engel oluyor. Ben bir profesör gibi konuşabiliyorum. Alanım söz konusu olduğunda konuşabiliyorum. Ve o da alanı hakkında konuşabiliyor. Ama aşk ikimizin de alanı değil.’

O zaman neden bebek gibi konuşmaya başlıyorsun? Çünkü ilk sevgi deneyimin buydu, annenle. Söylediğin ilk sözcükler sevgi sözcükleriydi. Baş yönelimli değildirler, yürekten geliyorlardı; duyguya aittiler. Farklı bir nitelikleri vardı.

Bu yüzden, çok gelişmiş bir dilin olsa bile, aşık olduğunda düşüyorsun. Bebek konuşması düzeyine düşüyorsun. O sözcükler farklıdır. Onlar bu zihin kategorisine ait değildirler; onlar yüreğe aittir. Çok anlamlı olmayabilirler, çok şey ifade etmeyebilirler. Yine de, daha anlamlıdırlar… Ama anlamları tamamen farklı bir boyuttadır. Ancak çok büyük bir aşka düşmüşsen sessizliğe düşersin. O zaman sevgilinle konuşamazsın ya da öylesine konuşursun, ama aslında, konuşma yoktur.

Aşk derinse, sözler faydasız olur; sessiz kalırsın. Sevgilinle sessiz kalamıyorsan, bil ki aşk yoktur. Çünkü aşık olmadığın biriyle sessizlik içinde yaşamak çok zordur. Bir yabancı ile hemen konuşmaya başlarsın. Bir trende ya da otobüste yolculuk yaparken, hemen konuşmaya başlarsın çünkü bir yabancının yanında sessizce oturmak çok zor, çok rahatsız edicidir. Başka köprü yoktur, dil köprüsü yaratmadığın sürece köprü yoktur.

O yabancı ile hiçbir içsel köprü mümkün değildir. Kendi içine kapalısın ve o da kendi içine kapalı ve iki kapalı kutu yan yana oturmaktadır. Çarpışma ve tehlike korkusu vardır, bu yüzden bir köprü yaratırsın. Hava hakkında, herhangi bir şey hakkında konuşmaya başlarsın, köprü kurduğun, iletişim kurduğun duygusunu verecek herhangi bir saçmalık hakkında. İki aşık sessizleşir ve iki aşık bir daha konuşmaya başladığında bilirsin ki aşk kaybolmuştur; yabancılaşmışlardır.

Bu yüzden gidip bak… Karılar ve kocalar, ne zaman yalnız kalsalar, her konuda konuşurlar. Ve ikisi de bilir, ikisi de farkındadır ki konuşmaya gerek yoktur ama sessiz kalmak çok zordur. Bu yüzden herhangi bir şey, her önemsiz şey iş görür. İletişim olduğu duygusunu edinmek için konuşurlar. Ama iki aşık sessiz kalır. Dil kaybolur çünkü dil mantığa aiittir. İlk önce bebek konuşması halini alır ve sonra bu da yok olur. Sonra iletişim içinde sessizleşirler. Onların iletişimi nedir? Bu, mantıksızdır. Farklı bir varoluş boyutunda ahenk hissederler ve o ahenk içinde mutlu hissederler. Ve onlardan mutluluklarının ne olduğunu kanıtlamalarını istesen, kanıtlayamazlar.

Şimdiye dek hiçbir aşık, aşkta neden mutlu olduğunu kanıtlayamamıştır. Neden? Çünkü aşk çok acı demektir. Yine de aşıklar mutludur. Aşkta derin bir ıstırap vardır çünkü biri ile bir olmak her zaman güçtür. Bir olan iki zihin; yalnızca bir olan iki beden değil. Cinsellik ile aşk arasındaki fark budur. İki beden bir olduğunda, çok zor değildir ve acı yoktur. Kolay şeylerden biridir; her hayvan yapabilir bunu. Kolaydır. Ama iki insan aşık olduğunda zordur çünkü iki zihnin çözülmesi, iki zihnin yok olması gerekir. Ancak o zaman boşluk yaratılır ve aşk çiçeklenebilir.

Kimse aşk hakkında mantık yürütmez; kimse aşkın mutluluk verdiğini kanıtlayamaz. Kimse aşkın var olduğunu kanıtlayamaz. Ve bilim adamları, davranış bilimciler, Watson ile Skinner’ın takipçileri vardır ve onlar aşkın yalnızca bir yanılsama olduğunu söylerler. Aşk yoktur; sen yalnızca bir yanılsama içindesin. Aşık olduğunu hissediyorsun ama aşk yoktur; sen düş görüyorsun. Ve kimse onların yanıldığını kanıtlayamaz. Onlar aşkın yalnızca bir halüsinasyon olduğunu, psikedelik bir deneyim olduğunu söylüyorlar. Hiçbir şey gerçek değil yalnızca seni etkileyen beden kimyası, yalnızca hormonlar, kimyasallar, davranışlarını etkileyen ve sana sahte bir iyilik duygusu veren şeyler. Kimse onların yanıldığını kanıtlayamaz.

Ama mucize şu ki Watson bile aşık olabilir. Watson bile, bunun yalnızca kimyasal bir olay olduğunu bile bile aşık olabilir. Ve Watson bile mutlu olabilir. Ama aşk kanıtlanamaz, öylesine içsel ve özneldir. Aşkta ne olur? Diğeri önemli olur. Senden daha önemli. Sen çeper olursun ve o, merkez olur.

Mantık daima ben-merkezci kalır, zihin daima ego-merkezli kalır. Ben merkezim ve her şey benim çevremde dönüyor… Benim için, ama merkez benim. İşte böyle çalışır. Mantıkla çok fazla hareket edersen, Berkeley’in vardığı aynı sonuca varırsın. O demiş ki: ‘Yalnızca ben varım, başka her şey zihindeki bir fikir. Senin orada olduğunu, önümde oturduğunu nasıl kanıtlayabilirim? Mantıksal olarak, sağduyuyla, gerçekten orada olduğunu nasıl kanıtlayabilirim? Sen yalnızca bir düş olabilirsin. Ben düş kuruyor ve konuşuyor olabilirim; sen orada hiç olmayabilirsin. Kendi kendime senin gerçekten orada olduğunu nasıl kanıtlayabilirim? Sana dokunabilirim, elbette, ama bir düşte de dokunabilirim. Ve bir düşte bile birine dokunduğumu hissedebilirim. Sana vurabilirim ve sen bağırırsın, ama bir düşte bile, düşsel birine vurduğumda bağıracaktır. Bu yüzden seyircimin burada, şu anda var olduğunu, düş değil gerçeklik olduğunu nasıl ayırt edebilirim? Yalnızca bir kurgu olabilir.’

Bir tımarhaneye git, yalnız başına oturup konuşan insanlar bulacaksın. Kiminle konuşuyorlar? Ben kimseyle konuşmuyor olabilirim. Mantıksal olarak senin burada olduğunu nasıl kanıtlayabilirim? Bu yüzden mantık aşırı uca gittiğinde, aşırı mantıklı uca, o zaman yalnızca ben kalırım ve başka her şey bir düş olur. Mantık işte böyle çalışır.

Yüreğin yolu tam tersidir. Ben sır olurum ve sen, diğeri, sevgili, gerçek olursun. Aşırı uca gidersen, o zaman bu, adanmışlık olur. Aşkın öylesine aşırı bir uca gider ki kendini tamamen unutursan, kendini hiç düşünmezsen ve yalnızca diğer kalırsa, bu adanmışlıktır.

Aşk adanmışlık halini alabilir. Aşk ilk adımdır, ancak o zaman adanmışlık çiçeklenebilir. Ama bizim için aşk bile çok uzak bir gerçekliktir, tek gerçek şey cinselliktir. Aşkta iki olasılık vardır: Ya düşer, cinsellik olur ve bedensel bir şey halini alır ya da adanmışlığa yükselir ve ruha dair bir şey olur. Aşk ikisinin tam ortasındadır. Tam altında cinsellik uçurumu vardır ve ötesinde açık gökyüzü vardır. Sonsuz adanmışlık göğü.

Aşkın derinleşirse, diğeri daha, daha önemli hale gelir… Öyle önemli olur ki diğerine ilahım demeye başlarsın. İşte bu yüzden Meera, Krishna’ya Tanrı der durur. Kimse Krishna’yı göremez ve Meera, Krishna’nın orada olduğunu kanıtlayamaz, ama o kanıtlamakla ilgilenmez zaten. Meera o noktayı, Krishna’yı aşk nesnesi yapmıştır. Ve unutma, aşk nesnen gerçek biri de olsa hayali de, hiç fark etmez çünkü tüm dönüşüm adanmışlıkla gelir, sevgili aracılığıyla değil… Bunu hatırla. Krishna hiç orada olmayabilir; bunun önemi yoktur. Aşık için, önemi yoktur.

Radha için, Krishna gerçeklikte, oradaydı. Meera için, Krishna gerçekten orada değildi. İşte bu yüzden Meera Radha’dan daha büyük bir adanmıştı. Ve Radha bile Meera’yı kıskanırdı çünkü Radha için gerçek insan oradaydı. Orada iken Krishna’nın gerçekliğini hissetmek o kadar güç değildir. Ama Krishna artık orada değilken, Meera tek başına bir odada yaşıyor, Krishna ile konuşuyor, hiçbir yerde olmayan kişi için yaşıyordu. Onun için, Krishna her şeydi. Bunu kanıtlayamıyordu; bu mantıksızdı. Ama bir sıçrayışta dönüşebildi… Adanmışlık onu özgürleştirdi.

Bunun, Krishna orada mı, değil mi meselesi olmadığı gerçeğini vurgulamak istiyorum. Değildir! Krishna’nın orada olduğu duygusu, bu eksiksiz aşk duygusu, bu mutlak teslimiyet, bu kendini var olan ya da olmayan biri içinde kaybetme, bu kaybetme dönüşümdür.  Aniden insan arınır. Tamamen arınır. Çünkü ego orada değilken sen arınmamış kalamazsın. Çünkü ego tüm kirliliğin tohumudur.

Ego duygusu tüm deliliklerin kaynağıdır. Duygu dünyası için, adanmışların dünyası için, ego hastalıktır. Ego çözülür. Yalnızca bir şekilde çözülür; başka yolu yoktur. Yalnızca bir yolu vardır: Diğeri öyle önemli, öyle anlamlı olur ki yavaş yavaş sen solarsın, kaybolursun. Bir gün, artık yoksundur; yalnızca diğerinin bilinci kalır.

Ve sen artık yokken, diğeri de artık diğeri değildir çünkü ancak sen varken diğeridir. ‘Ben’ yok olduğu zaman, ‘sen’ de yok olur. Aşkta ilk adımı atarsın: Diğeri önemli olur. Sen kalırsın, ama bazı anlar, bir zirve noktası gelir, sen yok olursun. Bunlar nadir aşk zirveleridir, ama normalde sen kalırsın ve aşığın da oradadır. Aşık senden daha önemli olduğunda, onun için ölebilirsin. Biri için ölebiliyorsan, aşk vardır. Diğeri hayatının anlamı olmuştur.

Ancak biri için ölebiliyorsan, biri için yaşayabilirsin. Biri için ölemiyorsan, biri için yaşayamazsın da. Yaşam ancak ölüm aracılığıyla anlam kazanır. Aşkta, diğeri önemli olmuştur, ama sen hala oradasın. Bazı yüksek iletişim zirvelerinde sen yok olabilirsin, ama geri döneceksindir; bu yalnızca birkaç dakikalığına olacaktır. Bu yüzden aşıklar adanmışlığa dair kısa bakışlar edinirler. İşte bu yüzden Hindistan’da sevgili, aşığına ilahım der. Ancak zirvelerde diğeri ilahi olur  ve diğeri ancak sen var olmadığında ilahi olur. Bu büyüyebilir. Ve sen bunu bir sadhana, tinsel uygulama haline getirirsen, bunu içsel bir arayış yaparsan, yalnızca aşkın keyfini çıkarmıyor, aşk aracılığıyla kendini dönüştürüyorsan, o zaman bu, adanmışlık halini alır.

Adanmışlıkta tamamen teslim olursun. Ve bu teslimiyet gökyüzünde olan ya da olmayan bir tanrıya da olabilir, uyanmış ya da uyanmamış bir ustaya da ya da buna değen ya da değmeyen bir sevgiliye de… Bunun önemi yoktur. Kendine diğeri uğruna çözülme izni veriyorsan, dönüşürsün.

Adanmışlık özgürleştirir. İşte bu yüzden ancak aşkta özgürlüğe dair kısa bakışlar edinebiliriz. Aşıkken, ince bir özgürlüğün olur. Bu çelişkilidir çünkü başka herkes senin bir köle haline geldiğini görür. Birine aşıksan, çevrendekiler ikinizin de birbirinizin köleleri haline geldiğinizi düşünürler. Ama sen özgürlüğe dair kısa bakışlar edinirsin.

Aşk özgürlüktür. Neden? Çünkü ego tutsaklıktır; başka tutsaklık yoktur. Bir hapishanede olabilirsin ve kaçamazsın. Sevgilin hapishaneye gelirse, hapishane o an yok olur. Duvarlar hala oradadır, ama seni hapsedemezler. Artık onları tamamen unutabilirsin. Birbirinizin içinde erirsiniz ve birbiriniz için uçabileceğiniz birer gökyüzü olabilirsiniz. Hapishane yok olmuştur; artık orada değildir. Hapishane yok olmuştur; artık orada değildir. Ve sen aşksız açık gökyüzü altında, tamamen özgür, bağsız olabilirsin, ama aslında zindandasın çünkü uçabileceğin hiçbir yer yoktur. Bu gökyüzü işe yaramaz.

Kuşlar o gökyüzünde uçabilir, ama sen uçamazsın. Senin farklı bir gökyüzüne ihtiyacın var… Bilincin gökyüzüne. Sana o gökyüzünü, onun ilk tadını ancak diğeri verebilir. Diğeri senin için açıldığında ve sen diğerinin içine girdiğinde, uçabilirsin.

Aşk özgürlüktür, ama mutlak değildir. Aşk adanmışlık olursa, o zaman mutlak özgürlük olur. Kendini tamamen bırakman anlamına gelir. Bu yüzden bu sutra duygusal tip içindir:

Adanmışlık özgürleştirir.

Ramakrishna’yı ele al. Ramakrishna’ya bakarsan, onun Tanrıça Kali’ye, Kali Ana’ya köle olduğunu düşünürsün. Onun izni olmadan hiçbir şey yapamaz; tıpkı bir köle gibidir. Ama kimse ondan daha özgür değildir. İlk defa Dakshineswar rahibi olarak tapınağa adandığında tuhaf davranmaya başlamış. Mütevelli heyeti toplandığından demişler ki: ‘Atın bu adamı. Adanmış biri gibi davranmıyor.’ Bu olmuş çünkü Krishna ilk önce bir çiçeği kokluyor, sonra çiçeği tanrıçanın ayaklarının dibine kokuyormuş. Bu, törenlere aykırı imiş. Koklanmış bir çiçek ilahi olana sunulamazmış. Saflığını yitirmiş sayılırmış.

Krishna sunu olacak yemeği ilk önce tadar, sonra sunarmış. Ve o bir rahipmiş, bu yüzden heyet sormuş: ‘Sen ne yapıyorsun? Buna izin verilemez.’ O demiş ki: ‘O zaman bu görevi bırakırım. Tapınaktan çıkarım, ama tatmadan anneme yiyecek sunamam. Annem eskiden tadardı… Ne zaman bir şey hazırlasa, ilk önce tadar, sonra bana verirdi. Ve ben ilk önce koklamadan bir çiçek sunamam. Bu yüzden gidiyorum ve sen beni durduramazsın, engelleyemezsin. Bunları herhangi bir yerde sunmaya devam edebilirim çünkü annem her yerdedir; o senin tapınağınla sınırlı değil. Bu yüzden ben nerede olursam, aynı şeyi yapmaya devam edeceğim.’

Biri, bir Müslüman ona demiş ki: ‘Annen her yerdeyse, o zaman neden camiye gelmiyorsun?’ ‘Tamam, geliyorum,’ demiş. Altı ay orada kalmış. Dakshineshwar’ı tamamen unutmuş; camideymiş. Sonra arkadaşı demiş ki: ‘Artık geri dönebilirsin.’ ‘O her yerde,’ demiş. Bu yüzden insan  Ramakrishna’nın köle olduğunu düşünebilir, ama onun adanmışlığı öyle büyüktür ki artık sevgili her yerdedir.

Sen hiçbir yerde değilsen, sevgilin her yerde olur. Sen bir yerdeysen, o zaman sevgilin hiçbir yerde olmaz.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment