30. Teknik : Gözlerinizi kapatıp hareket etmemelerini sağlayın

by admin

Bakma üzerine ilk teknik:

Gözler kapalıyken, içsel benliğini detaylı olarak gör. Böylece gerçek doğanı gör.

Gözler kapalıyken… Gözlerini kapa. Ama kapamak yeterli değildir. Tamamen kapamak demek, gözlerini kapamak ve hareketlerini durdurmak demektir; aksi halde gözler dışarıdan bir şeyi görmeye devam eder. Kapalı gözlerle bile bir şeyler görürsün; şeylerin imgelerini. Gerçek şeyler orada değildir, ama imgeler, fikirler, anılar… Onlar akmaya başlar. Onlar da dışarıya aittir, bu yüzden gözlerin hala tam olarak kapalı değildir. Tamamen kapalı gözler, görülecek hiçbir şey yok demektir.

Farkı anla. Gözlerini kapatabilirsin; bu kolaydır, herkes onları her an kapamaktadır. Gece gözlerini kapatırsın ama bu sana içsel doğanı açmaz. Gözlerini öyle kapa ki görülecek hiçbir şey kalmasın. Hiçbir dışsal nesne, dışsal nesneye ait hiçbir içsel imge; yalnızca, sanki aniden kör olmuşsun gibi boş bir karanlık. Kör değil, yalnızca gerçekliğe kör ama düş gerçekliğine de kör.

İnsanın pratik yapması gerekir. Uzun bir döneme ihtiyaç duyulur; aniden yapılamaz. Uzun bir eğitime ihtiyacın olacak. Gözlerini kapa. Ne zaman kolay olduğunu, vaktin olduğunu hissetsen, gözlerini kapa ve sonra içsel olarak gözlerin bütün hareketlerini durdur. Hiçbir harekete izin verme. Hisset! Hiçbir harekete izin verme. Gözlerin tüm hareketlerini durdur. Sanki onlar taş olmuş gibi hisset ve sonra gözlerin o ‘taşsı’ durumunda kal. Hiçbir şey yapma; yalnızca orada kal. Bir gün, aniden, kendi içine baktığını fark edeceksin.

Bu binanın dışına çıkabilir, binanın çevresinde dolanabilir, binaya bakabilirsin ama bu bakış dışarıdandır. Sonra odaya girebilir, bu odada durabilir ve odaya bakabilirsin. Bu bakış içeridendir. Dışarıda dolanırken, duvarları görürsün, ama yalnızca bir taraftan (duvarlar aynıdır, oysa); o zaman duvarların dışını görmektesindir. İçeri girdiğin zaman, duvarlar aynıdır ama şimdi duvarların içini görürsün.

Sen bedeni yalnızca dışarıdan görüyorsun. Bedenini aynada görürsün ya da ellerini dışarıdan görürsün. Bedeninin içinde ne olduğunu bilmezsin. Kendi benliğine hiç girmemişsindir; kendi bedeninin ve benliğinin merkezinde hiç bulunmamış, hiç içeride ne olduğuna bakmamışsındır.

Bu teknik, içeriden bakmak için çok faydalıdır ve bu bilincini, varoluşunu tamamen dönüştürür. Çünkü eğer içeriden bakabiliyorsan, hemen dünyadan farklı olursun. Bu sahte ‘Ben bedenimim’ kimliği yalnızca bedenlerimize dışarıdan baktığımız içindir. İçeriden bakabilsen, izleyen farklı olur. Ve o zaman bilincini bedeninle hareket ettirebilirsin, ayak parmaklarından başına; artık bedenin içinde tur atabilirsin. Ve bir kez içeriden bakmayı ve orada hareket etmeyi başardığında, o zaman dışarıya çıkmak hiç güç olmaz.

Bir kez nasıl hareket edeceğini öğrenince, bir kez bedenden ayrı olduğunu öğrenince, büyük bir tutsaklıktan kurtulursun. Artık yer çekimi yoktur; artık sınırlar yoktur. Artık tamamen özgürlüksün. Bedenden çıkabilirsin; bedene girebilirsin. Ve o zaman bedenin yalnızca bir ikametgah olur.

Gözlerini kapa, içsel benliğini detaylı olarak gör, içeride bir organdan diğerine git. Ayak baş parmağına git. Tüm bedeni unut. Ayak baş parmağına git. Orada kal ve oradan bak. Sonra bacaklardan geç, yukarı çık, kollara git. O zaman pek çok şey olur. Pek çok şey olur!

O zaman bedenin öylesine duyarlı bir araç olur ki hayal bile edemezsin. O zaman birine dokunduğunda, elini tamamen hareket ettirebilirsin ve o dokunuş dönüştürme olur. Ustanın dokunuşu derken kastedilen budur. O her organa tamamen gidebilir ve sonra orada yoğunlaşabilir. Bedenin herhangi bir parçasına tamamen gidebilirsen, o kısım canlanır. Öyle çok canlanır ki o parçaya ne olduğunu hayal edemezsin. Sonra tamamen gözlerine gidebilirsin. Birinin gözlerine bakarsan, onun içine işlersin; onun derinliklerine gidersin.

Artık psikanalistler psikanaliz aracılığı ile derinliklere gitmeye çalışmaktadır. Sonra bir sene, iki sene, üç sene uğraşırlar. Bu yalnızca zaman kaybıdır. Ve hayat o kadar kısadır ki bir insanın zihnini analiz etmek için üç sene uğraşmak saçmalıktır. Ve sonra, analizin eksiksiz olup olmadığına da güvenemezsin. Karanlıkta el yordamıyla ilerlemeye çalışmaktasındır. Doğu’nun yaklaşımı gözler aracılığıyladır. Kişiyi böylesine uzun bir süre incelemeye gerek yoktur. İş, insanın gözlerine tamamen girmek, derinliklerine dokunmak, onun hakkında, kendisinin bile farkında olmadığı pek çok şey öğrenmekle yapılabilir.

Bir ustanın yapacakları arasında, seni analiz etmek, senin derinliklerine gitmek, bilmediğin karanlık alemlerinde hareket etmek vardır. Ve eğer o, içinde bir şey saklı olduğunu söylerse, sen ona inanmazsın. Nasıl inanabilirsin ki? Sen farkında değilsin. Sen zihnin yalnızca bir kısmını biliyorsun. Üst kısımdaki, ilk tabakadaki küçük bir parçayı. Onun arkasında senin bilmediğin dokuz tabaka daha var, ama gözlerin aracılığı ile derinlere işlemek mümkündür.

Gözlerini kapa; içsel benliğini detaylı olarak gör. İlki, tekniğin dışsal kısmı bedene içten bakmaktır. İçsel merkezinden. Orada dur ve bak. Bedenden ayrılacaksın çünkü bakan asla bakılmayandır. Gözlemci nesneden farklıdır.

Bedenini içeriden tamamen görebiliyorsan, o zaman asla beden olduğun yanılsamasına düşmezsin. O zaman farklı kalırsın. Tamamen farklı: İçeride, ama o değil; bedende, ama beden değil. İlk kısım budur. Sonra hareket edebilirsin; sonra hareket etmekte özgürsündür. Bir kez bedenden özgür kalınca, kimlikten özgür kalınca, hareket etmekte özgür olursun. Artık zihninin içine gidebilirsin. Derinliklere. İçerideki o dokuz tabaka ve bilinç dışına artık girilebilir.

Zihnin içsel mağarası budur. Bu zihin mağarasına girebilirsen, zihinden de ayrı olursun. O zaman zihnin de bakılacak bir nesne olduğunu görürsün, zihne girenin de ayrı ve farklı olduğunu görürsün. İçsel benliğini detaylı olarak gör denirken kastedilen bu, zihne giriştir. Beden ve zihne, ikisine de girilmelidir ve içeriden bakılmalıdır. O zaman sen yalnızca bir tanık olursun ve bu tanığın içine girilemez.

İşte bu yüzden senin en içteki nüvendir: O sensin. İçine girebilen, görülebilen sen değilsin. İçine girilemez olana, kıpırdatamayacağına, gözlemlenemeyene geldiğin zaman, ancak o zaman gerçek benliğine gelmiş olursun. Tanık olan kaynağı gözlemleyemezsin, hatırla… Bu, saçmadır.

Biri ‘ Benim tanık olan özümü gözlemledim,’ derse, bu saçmadır. Neden saçmadır? Çünkü kendi tanık olan benliğini gözlemlediysen, o zaman tanık olan benlik tanık olan benlik değildir. Gözlemleyen tanıktır. Senin görebildiğin, tanık değildir; sen, gözlemleyebildiğin değilsin; sen, farkına varabildiğin değilsin.

Ama senin nerede olduğun meselesi zihne geliyor. Artık tek varlığını nesne ve özne olarak ikiye bölemezsin. Orada basit öznellik vardır, yalnızca tanık olmak. Bunu zeka ile kavramak, çok, çok zordur çünkü zekanın tüm kategorileri burada kırılır.

Bu mantıksal güçlük yüzünden Charvak (dünyadaki en mantıklı felsefi sistemlerden birini açıklamıştır) senin benliği bilemeyeceğini söyler; kendini bilmek yoktur. Ve kendini bilmek olmadığına göre, bir benlik olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Sen her ne biliyorsan, o, benlik değildir. Bilen benliktir, bilinen değil, bu yüzden mantıksal olarak, ‘Benliğimi tanıdım’ diyemezsin. Bu saçmadır, mantıksızdır.  Benliğini nasıl bilebilirsin? O zaman bilen kim ve bilinen kim? Bilgi ikilik demektir, nesne ile özne, bilen ile bilinen arasında bir bölünme.

Bu yüzden Charvak, benliği tanıdığını söyleyen herkesin saçmaladığını söyler. Kendini bilmek imkansızdır çünkü benlik indirgenemeyecek ölçüde bilendir. Bilinene dönüştürülemez.

Sonra Charvak der ki benliği bilemiyorsan, benlik olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Charvak gibi benliğin varlığına inanmayanlara anatmavadin denir. Onlar benlik olmadığını söylerler; benlik yoktur. Bilinemeyen yoktur. Ve mantıksal olarak haklıdırlar. Her şey mantık olsaydı, haklı olurlardı. Ama hayatın gizemi buradadır, mantık yalnızca başlangıçtır. Son değil. Bir an gelir, mantık sona erer, ama sen sona ermezsin. Bir an gelir, mantık biter ama sen hala oradasındır. Yaşam mantıksızdır. İşte bu yüzden kavramak, yalnızca tanık kalır dendiğinde kastedileni anlamak zordur.

Örneğin, bu odada bir lamba varsa, çevrende pek çok nesne görürsün. Lamba söndürüldüğü zaman, karanlık vardır, görülecek hiçbir şey yoktur. Lamba yakıldığı zaman, ışık vardır ve odadaki her şeyi görebilirsin. Ama ne olduğunu gözlemledin mi? Nesne yoksa, lambayı ve ışığını görebilecek misin? Işığını göremeyeceksin çünkü görülmek için ışığın bir şeyden yansıması gerekir. Bir nesneye vurmalıdır. Işınlar bir nesneye gitmeli ve yansıtılmalıdır, o zaman gözlerine ulaşırlar. Bu yüzden ilk önce nesneleri görürsün, sonra ışığın orada olduğunu çıkarırsın. Bir lamba ya da mum yaktığında, asla ilk önce ışığı görmezsin. İlk önce nesneleri görürsün ve nesneler sayesinde ışığı bilirsin.

Bilim adamları diyor ki hiç nesne yoksa ışık da görülemez. Gökyüzüne bak: Mavi görünür, ama mavi değildir, kozmik ışıklarla doludur. Mavi görünür çünkü hiç nesne yoktur. O ışınlar yansıyıp gözlerine gelemez. Uzaya gidersen ve orada nesne yoksa, yalnızca karanlık olacaktır. Elbette, ışınlar yanından geçip gidecektir, ama karanlık olacaktır. Işığı bilmek için orada bazı nesneler olmalıdır.

Charvak der ki eğer içeriye girsek ve yalnızca tanığın kaldığı bir noktaya gelsek ve tanık olacak hiçbir şey yoksa, onu nasıl bilebiliriz? Orada tanık olunacak bir nesne olmalıdır ancak o zaman tanıklığı bilirsin. Mantıksal olarak, bilimsel olarak, haklıdır. Ama varoluşsal olarak haklı değil.

Gerçekten içeriye gidenler öyle bir noktaya gelirler ki hiçbir nesne kalmaz, yalnızca benlik bilinci kalır. Varsındır, ama görülecek hiçbir şey yoktur. Yalnızca gören vardır. Yalnızca gören! Çevrede nesne olmadan, yalnızca öznellik vardır. Bu noktaya geldiğin an, benliğin nihai hedefine gelmişsindir. Ona alfa diyebilirsin; başlangıç ya da omega diyebilirsin; son. Aynı anda ikisidir, alfa ve omega. Buna ‘kendini bilme’ denir.

Dil bilimsel deyiş yanlıştır çünkü o konuda dil bilimsel olarak hiçbir şey söylenemez. Bir’in dünyasına girdiğinde dil anlamsız olur. Dil ancak iki’nin dünyasında anlamlıdır. İkilik dünyasında dil anlamlıdır çünkü dil ikili dünyada yaratılır ve onun bir parçasıdır. Bir’e, ikili olmayana girdiğinde anlamsız olur. İşte bu yüzden bilenler sessiz kalmıştır. Ya da bir şey söyleseler bile, telaşla, her ne söylüyorlarsa simgesel olduğunu eklerler ve her ne diyorlarsa tam olarak doğru değildir: Yanlıştır.

Lao Tzu şöyle demiş: ‘Söylenebilen doğru değildir ve doğru olan söylenemez.’ O sessiz kalmış; hayatının çoğu boyunca hiçbir şey yazmamış. Demiş ki: ‘Bir şey söylersem doğru olmayacak çünkü yalnızca Bir’in kaldığı alem konusunda hiçbir şey söylenemez.’

Gözler kapalıyken, içsel benliğini detaylı olarak gör. Hem bedeni, hem zihni. Böylece gerçek doğanı gör.

Bedenini ve zihnini, yapını gör. Ve hatırla, beden ve zihin iki ayrı şey değildir. Daha çok, sen ikisi birdensin: Beden-zihin… Psikosomatik. Zihin bedenin daha incelikli kısmıdır ve beden zihnin daha kaba kısmıdır.

Yani, zihin-bedenin farkına varabilirsen, yapının bilincine varabilirsen, yapıdan özgürleşirsin, araçtan kurtulursun, farklı olursun. Ve yapıdan ayrı olduğunu bilmek senin gerçek doğandır. İşte gerçekte olduğun şey budur. Bu beden ölecek, ama sen gerçek doğa asla ölmez. Bu zihin ölecek ve değişecek ve tekrar tekrar ölecek, ama o gerçek doğa asla ölmez. O gerçek doğa sonsuzdur. İşte bu yüzden o gerçek doğa ne ismin, ne biçimindir. O ikisinin de ötesindedir.

O zaman bu tekniği nasıl yapmalı? Gözlerini tamamen kapatman gerekir. Deneyeceksen, gözlerini kapa ve hareketleri durdur. Bırak gözlerin taş gibi olsun. Hiçbir harekete izin yoktur. Bunu çalışırken bir gün, aniden öyle bir şey olacak ki içeriye bakabileceksin. Hep dışarıya bakan gözler içeriye dönecek ve sen içeriyi göreceksin.

Sonra güçlük olmayacak. Bir kez içeriyi görünce, ne yapacağını ve nasıl hareket edeceğini bileceksin. Yalnızca ilk bakış zordur, ondan sonra püf noktasını bilirsin. Sonra tıpkı bir oyun gibi olur. Her an gözlerini kapatabilirsin, gözlerini durağan kılabilirsin ve aleme girebilirsin.

Buda ölüyormuş. Hayatının son günüymüş ve müritlerine, soru sormayı isteyip istemediklerini sormuş. Hepsi ağlıyormuş ve demişler ki: ‘Bize çok şey anlattın. Artık soracak hiçbir şey kalmadı.’ Buda’nın üç kez sorma alışkanlığı varmış. Bir kez sorduktan sonra asla durmazmış. Tekrar sorarmış ve soruları olup olmadığını yine sormuş. Buda’ya defalarca sormuşlar: ‘Neden aynı şeyi üç kez soruyorsun?’ Demiş ki: ‘Çünkü insan farkında değildir, bilinçsizdir, ilk defasında duymamış olabilir ve ikinci defasında kaçırmış olabilir.’

Üç kez sormuş ve üç kez bhikkuları, keşişler, müritleri, ‘Artık hiçbir şey sormak istemiyoruz. Bize çok şey anlattın,’ demişler. Sonra Buda gözlerini kapatmış ve demiş ki: ‘Soracak hiçbir şeyin yoksa, ölüm bedene gelmeden ben ondan çıkacağım. Ölüm bedene girmeden, ben ondan çıkacağım.’

Gözlerini kapatmış. Gözleri durağan olmuş ve o hareket etmeye başlamış. İçeri hareketinin dört kısmı olduğu söylenir. İlk önce gözlerini kapatmış; ikinci olarak durağan olmuş, hiç hareket kalmamış. O zaman REM kaydeden cihaz olsa, grafik hiçbir şey göstermezdi. Gözleri durağan olmuş, ikinci kısım buymuş. Üçüncü olarak, kendi bedenine bakmış; sonra, dördüncü olarak, kendi zihnine bakmış.

Tüm yolculuk buymuş. Ölüm gelmeden önce o , merkezine, orijinal kaynağına dönmüş. İşte bu yüzden ölüme ölüm denmez: Biz ona nirvana deriz, fark şudur: Biz ona nirvana deriz; durma, ölüm değil. Normalde, biz ölürüz çünkü ölüm bize gelir. Buda’ya hiç olmamış. Ölüm gelmeden önce o çoktan kaynağa gitmiş.

Ölüm yalnızca ölü bedene gelmiş. O orada değilmiş. Bu yüzden Budist geleneğinde, onun hiç ölmediği söylenir. Ölüm onu yakalayamamış. Onu her yerde takip ettiği gibi takip etmiş, ama onu yakalayamamış; Ölüm’ü aldatmış. Kahkahalar atıyor olmalı. O ötede dururken, Ölüm ölü bedenin yanında.

Bu teknik aynıdır. Onu dört kısma böl ve yap. Ve tek bakışı bildiğinde, her şey çok kolay ve basit olacak. Sonra her an içeri girip dışarı çıkabileceksin, içeri girip dışarı çıkabileceksin, tıpkı evden çıkıp eve girmek gibi… Dışarı çık, içeri gir.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment