37. Teknik : Kelimelerin ve seslerin ötesinde

by admin

Ses üzerine ilk teknik:

Devi, bu bal dolu farkındalık odaklarındaki Sanskrit harflerini hayal et, önce harfler olarak hayal et, sonra daha incelikli sesler olarak, sonra son derece ince bir duygu olarak. Sonra, onları bir kenara bırakarak, özgür ol.

Sözcükler seslerdir. Düşünceler sıraya girmiş, mantıksal bir sıraya girmiş, belirli bir düzel almış sözcüklerdir. Ses temeldir. Sözcükler sesle yaratılır ve sonra sözcüklerle düşünceler yaratılır ve sonra düşüncelerle din ve felsefe, her şey yaratılır. En derinde ses vardır.

Bu teknik ters süreci kullanır. Şiva der ki:

Devi, bu bal dolu farkındalık odaklarındaki Sanskrit harflerini hayal et, önce harfler olarak hayal et, sonra daha incelikli sesler olarak, sonra son derece ince bir duygu olarak. Sonra, onları bir kenara bırakarak, özgür ol.

Biz felsefeyle yaşarız. Biri Hindu’dur, biri Müslümandır, biri Hıristiyandır ya da başka bir şeydir. Biz felsefelerle, düşünce sistemleriyle yaşarız ve onlar öylesine önemli hale gelmişlerdir ki onlar için ölebiliriz. İnsan sözcükler için, sırf sözcükler için ölebilir. Biri onun görüşlerine tamamen yalan der ya da biri Rama’ya, İsa’ya ya da başka bir şeye yalan der. O zaman insan savaşır, sırf bir sözcük için diğerini öldürebilir. Sözcük böylesine önemli olmuştur. Bu saçmalıktır, ama tarihi bu oluşturur ve biz hala böyle davranırız.

Tek bir sözcük içinde öyle bir çalkantı yaratır ki onun uğruna öldürebilir ya da ölebilirsin. Biz felsefelerle, düşünce sistemleriyle yaşarız. Bu felsefeler nelerdir? Mantıksal olarak, sistematik olarak, bir düzen içinde sıralanmış düşünceler. Ya düşünceler nedir? Bir sistem halinde, anlamlı olarak düzenlenmiş sözcükler. Ya sözcükler nedir? Şu ya da bu anlama geldiği konusunda hemfikir olunmuş sesler. Bu yüzden temel olan seslerdir; onlar zihnin temel yapısıdır. Felsefeler zirvedir, ama tüm yapının yükselmesinde kullanılan tuğlalar seslerdir.

Sorun ne? Bir ses yalnızca bir sestir ve anlam bizim tarafımızdan verilir, bizim tarafımızdan kararlaştırılır; aksi halde bir anlamı yoktur. Anlam bizim tarafımızdan yüklenir, bizim tarafımızdan yansıtılır; aksi halde ‘Rama’ yalnızca bir sestir. Anlamsızdır. Biz ona anlam veririz ve sonra çevresinde bir düşünce sistemi yaratırız. O zaman bu sözcük çok anlamlı hale gelir, sonra onun çevresinde bir felsefe oluştururuz. O zaman onun için bir şey, herhangi bir şey yapabilirsin. Onun için ölebilir, onun için yaşayabilirsin. Biri bu ‘Rama’ sesine hakaret ederse, öfkeden deliye dönersin. Peki bu nedir? Yalnızca bir anlaşma, ‘Bu sözcük şu anlama gelir’ diyen yasal bir anlaşma. Hiçbir sözcük kendi başına bir anlam taşımaz, yalnızca bir sestir.

Bu sutra, ters sırayla git, der… Geri geri git. Sese gel, sonra, bir yerde, seslerden de temel bir duygu saklıdır. Bunun anlaşılması gerekir. İnsanlar sözcükleri kullanır. Sözcükler bizim tarafımızdan üzerinde hemfikir olunan anlamlara sahip sesler demektir. Ama hayvanlar, kuşlar sesleri herhangi bir dil bilimsel anlam olmadan kullanır. Onları dili yoktur, ama sesleri duyguyla kullanırlar. Bir kuş öter: İçinde bir ‘duygu’ anlamı vardır, bir şey anlatmaktadır. Eşini, sevgilisini çağırıyor olabilir, annesini çağırıyor olabilir ya da yavruysa aç hissediyor ve rahatsızlığını gösteriyor olabilir. O ses bir duygu anlatır.

Seslerin üzerinde sözcükler, düşünceler, felsefeler vardır; seslerin altında duygular vardır. Ve sen duyguların altına inemediğin sürece zihnin altına da inemezsin. Tüm dünya seslerle doludur, yalnızca insan dünyası sözcüklerle doludur. Ve dili kullanamayan bir çocuk bile sesleri kullanır. Gerçekten de, dil, dünya üzerindeki her çocuğun kullandığı özel sesler üzerinde gelişmiştir.

Örneğin, çoğu dilde ‘anne’ sözcüğü bir şekilde ‘ma’ ile ilişkilidir. ‘Mater’ olabilir, ‘Mutter’ olabilir, ‘mata’ olabilir, ‘ma’ olabilir. Herhangi bir şey… Ama çoğu dilde, üç aşağı beş yukarı ‘ma’ sesi ile ilişkilidir. Çocuk ‘ma’ sesini kolaylıkla telaffuz edebilir. Çocuğun ilk çıkardığı ses ‘ma’ sesidir. Sonra tüm yapı bu ‘ma’ üzerine kurulur. Çocuk ‘ma’ sesini çıkarır çünkü çocuğun kolaylıkla telaffuz edebileceği ilk sestir. Bu her yerde böyledir, dünyanın her yerinde, her zamanda. Boğaz ve beden yapısı yüzünden, ‘ma’ sesi çıkarılabilecek en kolay sestir.

Ve anne en yakın kişidir, anlam taşıyan ilk kişi. Bu yüzden ilk sözcük anlam taşıyan ilk kişi ile bağlantılı olur ve bu anne (mater, mata, ma) sesinden tüm diğer sözcükler türer. Ama çocuk ilk defa ‘ma’ dediği zaman hiçbir dil bilimsel anlamı yoktur, ama orada bir duygu vardır. Ve bu duygu yüzünden sözcük anne ile ilişkilendirilir. O duygu sesten daha temeldir.

Bu yüzden bu sutra, Sanskrit harflerin, hayal et, der. Her dil iş görür. Şiva Parvati ile konuştuğundan Sanskrit demiştir. Sen İngilizce, Latince, Arapça kullanabilirsin, her dil olur. Sanskritçenin, Şiva’nın Parvati ile konuşması dışında bir önemi yoktur. Sanskritçe diğer dillerden daha üstün değildir, her dil iş görür. İlk önce içeride, bilincinde, bal dolu farkındalık odağının harflerle dolu olduğunu hisset: A, b, c, d… Herhangi bir dilin harfleri. Bu yapılabilir ve çok güzel bir egzersizdir. Yapmak istiyorsan, gözlerini kapa ve bilincinin sözcüklerle dolu olduğunu gör.

Bilincini bir kara tahta olarak düşün, sonra: A, b, c… Sözcükleri, harfleri görselleştir. Bu, baştakileri harfler olarak hayal et, ‘a’: Ona yazdığın şekilde ‘a’ olarak bak. Ona bilinçle yaz ve ona bak. Sonra yavaş yavaş ‘a’ harfini unut ve yalnızca ‘a’ sesini hatırla… Yalnızca sesi. Görselleştirerek başla… Çünkü gözler bizde daha ağır basar. Kulaklar o kadar ağır basmaz. Biz göz yönelimliyiz, göz merkezliyiz. Sebep yine aynıdır. Çünkü gözler hayatta kalmamıza her şeyden daha fazla yardımcı olur, bilincimiz yüzde doksan gözlerdedir. Kendini gözsüz düşün, tüm hayatın ölür. O zaman çok önemsiz bir parça kalır.

Bu yüzden ilk önce görselleştir. Gözlerini içe doğru kullan ve harfleri gör. Harfler gözlerden çok kulaklarla ilişkilidir çünkü onlar seslerdir, ama bizim için, çok okuduğumuz için, gözlerle ilişkili hale gelmişlerdir. Temel olarak kulaklarla ilişkilidir. Onlar seslerdir. Gözlerle başla, sonra yavaş yavaş gözleri unut. Sonra gözlerden kulaklara geç. İlk önce onları harfler olarak hayal et, sonra onları gör, onları daha incelikli sesler olarak, sonra son derece ince bir duygu olarak hayal et. Bu, çok güzel bir egzersizdir.

‘A’ dediğin zaman ne hissediyorsun? Farkında olmayabilirsin. İçinde nasıl bir duygu var? Ne zaman bir ses kullansan, ne tür bir duygu oluşuyor? Biz öylesine duygusuzuz ki unutmuşuz. Bir ses gördüğünde, içeride neler oluyor? Sen onu kullanır durursun ve ses bile unutulur. Onu görür durursun. Ben ‘a’ dediğimde, sen onu ilk önce görürsün. Zihninde ‘a’ görünür olur; sen onu görselleştirirsin. Ben ‘a’ dediğimde, onu görselleştirme. Yalnızca ‘a’ sesini duy ve sonra gidip duygu merkezinde ne olduğunu bul. Hiçbir şey olmuyor mu?

Şiva diyor ki harflerden seslere git, harfler aracılığı ile sesleri ortaya çıkar. Sesleri ortaya çıkar ve sonra, sesler aracılığı ile duyguları ortaya çıkar. Nasıl hissettiğinin farkına var. İnsanın artık çok duyarsız olduğunu söylüyorlar; insan yer yüzündeki en duyarsız hayvan.

Bir şair hakkında, Alman bir şair hakkında bir kitap okuyordum, şair kitapta çocukluğunda geçen bir olayı anlatıyor. Babası atları çok severmiş, bu yüzden evde pek çok atı, büyük bir ahırı varmış, ama bu çocuğun ahıra gitmesine izin vermezmiş. Çocuk çok küçük olduğundan korkarmış. Ama baba orada değilken çocuk zaman zaman gizlice ahıra gidermiş. Orada bir dostu varmış; bir at. Çocuk ne zaman içeri girse, at bazı sesler çıkarırmış.

Ve şair şöyle yazmış: ‘O zaman ben de atla birlikte sesler çıkarmaya başladım çünkü dil kullanma olanağı yoktu. Sonra, o atla iletişim kurarken, ilk defa seslerin farkına vardım… Güzelliklerinin, duygululuklarının.’

İnsan söz konusu olduğunda farkına varamazsın çünkü insan ölüdür. Bir at insandan daha canlıdır ve dili yoktur. Saf sesi vardır. O yüreği ile doludur, zihni ile değil. Bu yüzden o şair şöyle hatırlıyor: ‘İlk defa, seslerin ve anlamlarının farkına. Bu, sözcüklerin, düşüncelerin anlamı değildi, duygu dolu bir anlamdı.’ Orada başka biri olduğunda, at o sesleri çıkarmazmış, bu yüzden çocuk atın şunu demek istediğini anlarmış: ‘İçeri girme. Biri var ve baban kızar.’

Kimse olmadığında at, ‘İçeri gel. Kimse yok’ anlamına gelen sesleri çıkarırmış. Ve şair şöyle hatırlıyor: ‘Bir sır gibiydi ve o bana çok yardımcı oldu, o at bana çok yardımcı oldu. Ve gidip atı sevdiğimde, hoşuna gitmişse başını belli bir şekilde hareket ettirirdi. Hoşuna gitmediğinde, başını o şekilde hareket ettirmezdi. Hoşuna gittiğinde o zaman belli bir şeydi ve bunu ifade ederdi. İyi bir ruh halinde değilse, o zaman o şekilde hareket etmezdi.’

Ve şair şöyle diyor: ‘Bu, senelerce sürdü. Gidip o atı severdim ve o sevgi çok derindi, başka kimseye karşı o kadar derin bir yakınlık duymadım. Sonra bir gün boynunu okşarken ve o hareket ederken, bunun keyfini çıkarırken, at durdu. Artık boynunu oynatmıyordu.’ Ve şair şöyle diyor: ‘Sonra senelerce denedim, denedim, ama yanıt alamadım, at yanıt vermedi. Ancak daha sonra, elimin ve kendimin farkına vardığımı, egonun geldiğini ve iletişimin kırıldığını fark ettim. Atla o iletişimi bir daha yakalayamadım.’

Ne oldu? O bir iletişim duygusuydu. Ego geldiği an sözcükler geldi, dil geldi, düşünce geldi, sonra katman tamamen değişti. Artık sen seslerin üzerindesin; eskiden seslerin altındaydın. O sesler duygulardır ve ay duyguları anlayabilir. Artık anlayamıyor, bu yüzden iletişim kırıldı. Şair denedi, denedi… Ama hiçbir çaba başarılı olamaz çünkü çaban bile egonun çabasıdır.

Şair elini unutmak için çok uğraşmış ama unutamamış. Nasıl unutabilirsin ki? İmkansızdır. Ve unutmak için ne kadar çabalarsan, o kadar fazla hatırlarsın. Bu yüzden hiçbir şeyi çabayla unutamazsın. Çaba anıyı daha fazla vurgular. Şair diyor ki: ‘Elime saplantı duymaya başladım; o atı hareket ettiremiyordum. Elime odaklanırdım ve sonra hiçbir hareket olmazdı. Enerji o ata gitmiyordu ve o bunun farkına varmıştı.’

At nasıl farkına vardı? Aniden başka bir dilde konuşmaya başlasam, o zaman iletişim kırılır, o zaman sen beni  anlayamazsın. Ve bu dili bilmiyorsan, aniden durursun çünkü dil sana aşina değildir. At da bu yüzden durmuş.

Her çocuk duyguyla yaşar. İlk önce sesler gelir, sonra o sesler duyguyla dolar. Sonra sözcükler gelir, sonra düşünceler gelir, sonra sistemler, dinler, felsefeler gelir. Sonra insan duygu merkezinden gittikçe daha çok uzaklaşır.

Bu sutra diyor ki geri gel, aşağı in. Duygu durumuna. Duygu zihnin değildir: İşte bu yüzden duygulardan korkarsın. Mantıktan korkmazsın. Sen hep duygudan korkarsın çünkü duygu seni kaosa sürükleyebilir. Onu kontrol edemezsin. Mantıkta, kontrol sendedir; baş söz konusu olduğunda, sen başsın. Başın altında başı kaybedersin, kontrol edemezsin, kullanamazsın. Duygular zihnin hemen altındadır… Seninle zihin arasında bir bağlantıdır.

Sonra Şiva şöyle der, Sonra, onları bir kenara bırak, özgür ol. Sonra duyguları bırak. Ve hatırla, ancak duyguların en derin katmanına gelmişsen onları bırakabilirsin. Onları şu anda bırakamazsın. Sen duyguların en derin katmanında değilsin, o zaman onları nasıl bırakabilirsin? İlk önce felsefeleri bırakman gerekir.  Hinduizm, Hıristiyanlık, Müslümanlık. Sonra düşünceleri bırakmalısın, sonra sözcükleri bırakmalısın, sonra harfleri bırakmalısın, sonra sesleri bırakmalısın, sonra duyguları bırakmalısın. Çünkü ancak orada olan bir şeyi bırakabilirsin. Üzerinde durduğun basamaktan ayrılabilirsin; üzerinde durmadığın basamaktan ayrılamazsın.

Sen felsefe basamağında duruyorsun, en uzak olanda. İşte bu yüzden dini bırakmadığın sürece dindar olamayacağın konusunda bu kadar ısrar ediyorum.

Bu sutra, bu teknik çok kolay yapılabilir. Sorun duygular değildir, sorun sözcüklerdir. Sen bir duyguyu bırakabilirsin, tıpkı soyunduğun gibi. Giysilerini çıkardığın gibi. Giysilerini fırlatıp atabilirsin; duyguları bu kadar kolaylıkla bırakabilirsin. Ama şu anda yapamazsın ve yapmaya çalışsan, bile bu imkansızdır. Bu yüzden adım adım git.

Harfleri gözünde canlandır. A, b, c, d… Sonra vurguyu yazılı harften yürek sesine değiştir. Derinlere giderken yüzey arkada bırakılır. Derine batıyorsun. Sonra belirli bir sesle nasıl bir duygu geldiğini hisset.

Bu teknikler yüzünden Hindistan pek çok şeyi keşfedebilmiştir. Hangi seslerin hangi duygularla ilişkili olduğunu keşfetmiştir. Bu bilim sayesinde mantra geliştirilmiştir. Belli bir ses belli bir duyguyla ilişkilidir ve asla aksi doğru değildir. Bu yüzden içinde bir ses çıkarırsan, o duygu yaratılır. Herhangi bir sesi kullanabilirsin, sonra ilgili duygu onun etrafında yaratılır.

Bu yüzden herhangi bir mantra kullanma, bu iyi değildir; senin için tehlikeli olabilir. Hangi sesin hangi duyguyu yaratacağını bilmediğin sürece, sana mantrayı veren kişi bilmediği sürece, herhangi bir mantrayı kullanma. Ölüm mantraları olarak bilinen mantralar vardır. Onları tekrarlarsan, belli bir süre içinde ölürsün. Belli bir süre içinde ölürsün çünkü onlar içinde bir ölüm özlemi yaratır.

Freud der ki insanın iki temel içgüdüsü vardır: Libido (eros), yaşama iradesi, var olma iradesi, devam etme iradesi. Ve thanatos; ölme iradesi. Tekrarlarsan üzerine bir ölme iradesi getirecek özel sesler vardır. O zaman yalnızca düşüp ölmek istersin. Sana eros veren sesler vardır. Sana daha fazla libido veren, sana daha fazla yaşam arzusu, var olma arzusu veren sesler. İçinde o sesleri yaratırsan, o özel duygu seni ele geçirir. Sana huzur ve sessizlik duygusu veren sesler vardır, öfke yaratan sesler vardır. Bu yüzden herhangi bir sesi, herhangi bir mantrayı, onun sayesinde ne olacağını bilen bir usta vermediği sürece kullanma.

Seslerden aşağı indiğin zaman farkında ol. Her sesin karşılığı olan bir duygu vardır. Her sese, onunla gelen, hemen arkasında gizli olan bir duygu tekabül eder. Sonra duyguya geç; sesi unut ve duyguya geç. Açıklamak güç, ama yapabilirsin. Ve bunun için teknikler vardır. Özellikle Zen’de, bir çok teknik vardır. Arayana belli bir mantra verilir. Usta, yüzüne bakarak senin doğru yapıp yapmadığını anlar çünkü doğru yapıyorsan özel bir duygu oluşur. Ses yaratılmışsa, o zaman duygu oluşacak ve yüzüne yansıyacaktır. Bir ustayı kandıramazsın. Usta, senin yüzüne bakarak neler olduğunu anlar.

Dozo büyük bir ustaymış, ama kendisi daha müritken ustanın neler yaşadığını nasıl anladığı konusunda çok rahatsız oluyormuş. Ve Zen ustası asası ile hareket ediyor, hemen sana vuruyormuş. İçerideki sesle ilgili yanlış giden bir şey varsa, hemen sana vuruyormuş. Bu yüzden Dozo sormuş: ‘Ama nereden biliyorsun? Ve bana tam da doğru anda vuruyorsun. Nasıl biliyorsun?’

Yüz duyguyu ifade eder, sesi değil. Ses yüz tarafından ifade edilemez, ama yüz duyguyu ifade eder. Ve ne kadar derine inersen, yüzün ifade etmek üzere o kadar esnekleşir, akışkanlaşır. İçeride neler olduğunu hemen gösterir. Şu anda sahip olduğun yüz geride kalır çünkü bu bir maskedir. Bu bir yüz değildir. Sen içeri gittiğinde maskeler düşer çünkü onlara ihtiyaç yoktur. Maskeler başkaları için gereklidir.

Bunun yüzünden, eski ustalar dünyadan uzaklaşmakta ısrar ederdi. Bu, maskeden kolayca uzaklaşabilmen içindi; aksi halde orada başkaları olacaktır ve onlar yüzünden senin maskeler taşıman gerekecek. Sen karını ya da kocanı sevmiyorsun, bir maske taşıman gerekiyor. Aşık maskesi, sahte bir aşık maskesi. Eve girdiğin an yüzünü düzenliyorsun: İçeri giriyorsun ve gülmeye başlıyorsun. Bu, senin yüzün değildir.

Zen ustaları insanın ilk önce orijinal yüzüne erişmesi gerektiği konusunda ısrar ettiler çünkü orijinal yüz varken her şey daha kolay gelir. O zaman usta neler olup bittiğini bilebilir. Bu yüzden aydınlanma hiç bildirilmezdi. Arayan biri aydınlanmışsa, ustasına eriştiğini bildirmezdi çünkü ustası zaten bilirdi. Müridine söylerdi. Hiçbir müridin ustasına, ‘Ben eriştim,’ demesine izin verilmezdi. Buna gerek yoktu. Yüzü belli ederdi, gözleri belli ederdi, hareketleri, yürüyüşü belli ederdi. Ne yaparsa yapsın, her jesti eriştiğini belli ederdi.

Seslerden duygulara gittiğinde, çok, çok esrik bir dünyada, çok varoluşsal bir dünyada hareket etmeye başlarsın. Duygular varoluşsaldır; sözcüğün anlamı budur. Onları hissedersin. Onları göremezsin, onları işitemezsin, onları yalnızca hissedersin. Bu noktaya geldiğinde bir sıçrayış yapabilirsin. Son adım budur. Artık bir uçurumun kenarında duruyorsundur; atlayabilirsin.

Ve eğer duygulardan atlarsan, kendine atlarsın. O uçurum sensin. Zihnin olarak sen değil, benliğin olarak sen; biriken geçmiş olarak sen değil, şu an olarak, şimdi ve burası olarak sen.

Zihinden benliğe geçersin ve köprü, bağlantı duygulardır. Ama duygulara gelmek için pek çok şeyi bırakman gerekir. Sözcükler, sesler, zihnin tüm aldatmacası. Sonra onları bir kenara bırakarak, özgür ol.

Sen özgürsün. Bu deyiş, özgür ol, özgür olmak için bir şey yapman gerektiğini anlatmaz. Sonra onları bir kenara bırakarak, özgür ol demek, sen özgürsün demektir! Benlik özgürlüktür; zihin tutsaklıktır. İşte bu yüzden zihnin sansara, dünya olduğu söylenir.

Dünyayı terk etme. Onu terk edemezsin. Zihin oradaysa, sen başka bir dünya yaratırsın; tohum oradadır. Bir dağa, inzivaya çekilebilirsin, ama zihinle hareket edersin; onu burada bırakamazsın. Dünya seninle gelir, bir başka dünya yaratırsın. İnzivanda bile başka bir dünya daha yaratmaya başlarsın çünkü tohum oradadır. Yine ilişkiler yaratırsın. Ağaçlarla olabilir, kuşlarla olabilir, ama yine ilişkiler yaratırsın, yine beklentiler yaratırsın ve ağı yaymaya devam edersin çünkü tohum oradadır. Yine dünya içinde olursun.

Zihin dünyadır ve sen zihni hiçbir yerde bırakamazsın. Onu ancak içeride hareket edersen bırakabilirsin. Bu yüzden tek Himalaya budur; başka bir Himalaya işe yaramaz. Sen içeride sözcüklerden duygulara geçersen ve duygulardan benliğe gidersen, dünyadan uzaklaşmış olursun. Ve bir kez benliğin içsel uçurumunu tanıyınca, o zaman her yerde olsan olur, hatta cehennemde bile. O zaman fark etmez. Hiç fark etmez o zaman! Zihin yokken, cehennem içine giremez ve zihin varken yalnızca cehennem girebilir. Zihin cehenneme açılan kapıdır.

Onları bir kenara bırakarak, özgür ol. Ama doğrudan duygularla deneme, başarılı olamazsın. Sözcükler birimlerdir… Ve eğer sözcüklere önem veriyorsan, onları bırakamazsın.

Sözcüklerin insan yaratımı olduğunu iyi bil. Onlar faydalıdır, gereklidir ve seslere verdiğimiz anlamlar kendi yaratımımızdır. Bunu iyi anlarsan, o zaman kolaylıkla hareket edebilirsin. Biri Kuran’a karşı Vedalar’a karşı bir şey söylediğinde ne hissediyorsun? Bu konuda gülebiliyor musun, yoksa içinde bir şey kasılıyor mu? Bu konuda gülebiliyor musun? Biri Gita’ya hakaret ediyor ya da biri Krishna, Rama ya da İsa hakkında aşağılayıcı bir şeyler söylüyor. Gülebiliyor musun? Sözcüklerin ötesini, bunların yalnızca sözcük olduğunu görebiliyor musun? Hayır, incinirsin. O zaman sözcükleri kaybetmek güç olur.

Sözcüklerin yalnızca sözcük olduğunu gör. Üzerinde anlaşılmış anlamları olan sesler, o kadar. Buna ikna ol. Çünkü öyledir! İlk önce sözcüklerle arana mesafe koy. Sözcüklerle arana mesafe koyarsan, o zaman bunların yalnızca gürültü olduğunu anlarsın.

Bu tıpkı hep sayıların kullanıldığı askeriye gibidir. Bir askerin sayısı 101 olur: O, bu ‘101’ ile özdeşleşebilir ve biri ‘101’ sayısı hakkında aşağılayıcı bir şey söylerse, hakarete uğradığını hisseder ve kavga başlatır. Oysa ‘101’ yalnızca bir sayıdır, ama o, o sayıyla özdeşleşmiştir. Adın yalnızca bir sayıdır, yalnızca bir gösterge. Aksi halde işler zor olurdu, bu yüzden seni etiketledik. Bu yalnızca bir etiket; herhangi bir etiket de aynı işi görürdü. Ama senin için yalnızca bir etiket değil, derinlere işlemiş; adın egonun merkezi olmuş.

Bu yüzden deriz ki sözde bilgeler der ki: ‘Adın için yaşa. Adının saf kalmasını sağla. Adının saygınlığı olmalıdır ve sen ölsen bile adın yaşayacaktır.’ O hiç orada olmadı, o yalnızca bir kod numarası idi. Sen öleceksin ve adın yaşayacak. Sen, kendin yaşayamazken, etiket nasıl yaşayacak?

Sözcüklere bak; boşunalıklarına, anlamsızlıklarına; herhangi bir sözcüğe bağlanma. Ancak o zaman bu tekniği yapabilirsin.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment