39. Teknik : Bir ses verin ve o ses olun

by admin

Ses üzerine üçüncü teknik:

Bir sesi, Aum gibi bir sesi ağır ağır çıkar. Ses sesliliğe girerken, sen de gir.

Bir sesi, aum gibi bir sesi ağır ağır çıkar. Örneğin, Aum’u ele al. Bu, en temel seslerden biridir. A-u-m: İçinde bu üç ses birleşmiştir. Üç temel ses A-u-m’dur. Tüm sesler onlardan oluşur ya da onlardan türetilmiştir, tüm sesler bu üç sesin birleşimidir. Bu yüzden bu üçü temeldir. Fizikte elektronlar, nötronlar ve protonların temel oluşu gibi temeldirler. Bunun derinlemesine anlaşılması gerekir.

Gurdjieff ‘Üçler Yasası’ndan bahseder. Mutlak anlamda varoluşun bir olduğunu söyler. Mutlak anlamda, nihai anlamda, yalnızca bir vardır. Ama o mutlaktır ve biz ne görürsek görelim görecelidir. Biz ne görürsek görelim asla mutlak değildir; mutlak daima gizlidir. Görülemez çünkü bir şey gördüğümüz an, o bölünür. Üçe bölünür: Gören, görülen ve ilişki. Ben seni görüyorum: Ben varım, sen varsın ve ikisi arasında bir bilgi, bir görüş, bir imge, algılama ilişkisi var. Süreç üçe bölünmüş. Mutlak üçe bölünmüş; bilindiği an üç olgu olmuş.  Bilinmeyen bir olarak kalır. Bilinen üç olur. Bilinen görecelidir; bilinmeyen mutlaktır.

Bu yüzden bizim mutlak hakkında konuşmamız bile mutlak değildir çünkü biz ‘mutlak’ dediğimiz an o bilinen olur. Biz her ne biliyor olursak olalım, ‘mutlak’ sözcüğü bile görecelidir. İşte bu yüzden Lao Tzu gerçeğin söylenemeyeceği konusunda bu kadar ısrar eder. Söylediğin an, gerçek dışı olmuştur çünkü göreceli olmuştur. Bu yüzden hangi sözcüğü kullanırsak kullanalım… Gerçek, mutlak, para-brahma, Tao… Hangi sözcüğü kullanırsak kullanalım, onu kullandığımız an göreceli olur ve gerçek dışı olur. Bir üçe bölünmek zorunda kalır.

Bu yüzden Gurdjieff ‘Üçler Yasası’nın tanıdığımız evren için temel olduğunu söyler. Ve derinlere gidersek, her şeyin üçe indirgenebileceğini anlarız, anlamak zorundayız. ‘Üçler Yasası’ budur. Hıristiyanlar ona teslis der. Baba Tanrı, oğul İsa ve Kutsal Ruh. Hindular ona trimurti der: Brahma, Vishnu, Mahesh ya da Şiva’nın üç yüzü. Artık fizik, tüm bu temeli analiz ederek hareket edersek maddenin de üçe indirgenebileceğini söylüyor: Elektron, nötron ve proton.

Şairler demiştir ki insanın estetik duygusunu aramak için derinlere inersek, satyam, shivam, sunderam’ı buluruz; gerçek, iyi ve güzel. İnsan duygusu bu üçüne dayalıdır. Gizemciler derler ki esrikliği, samadhi’yi analiz edersek, sat-chit-ananda’yı buluruz; varoluş, bilinç ve mutluluk.

Tüm insan bilinci, ne boyutta işlerse işlesin, ‘Üçler Yasası’na gelir. ‘Aum’, ‘Üçler Yasası’nın simgesidir. A-u-m: Bu üçü temel seslerdir. Onlara atomik sesler de diyebilirsin. Bu üç ses Aum’da birleşmiştir, bu yüzden Aum mutlaka yakındır, mutlakın, bilinenin tam arkasındadır. Ve ses söz konusuysa, Aum son istasyondur. Aum’un ötesine geçersen, sesin ötesine geçersen; o zaman ses olmaz. A-u-m: Bu üçü sondur, varoluşun sınırıdır. Bu üçünün ötesinde bilinmeyene, mutlak’a geçersin.

Fizikçiler diyor ki artık elektrona geldikten sonra, sınıra gelmişiz gibi görünür çünkü elektronun madde olduğu söylenemez. Elektronlar görülemez; maddesel özellikleri yok. Ve onların madde olmadıkları da söylenemez çünkü tüm maddeler onlardan oluşuyor. Ne madde, ne madde değil olduklarına göre, onlara ne demeli? Kimse elektronları görmemiş, yalnızca çıkarsanmışlar; matematik olarak var oldukları varsayılmış. Etkileri biliniyor, ama görülmemişler. Artık onların ötesine geçemiyoruz. ‘Üçler Yasası’ sınırdır ve ‘Üçler Yasası’nın ötesine geçersen, bilinmeye geçmiş olursun. Sonra hiçbir şey söylenemez. Elektronlar hakkında bile pek az şey söylenebilir.

Sesi ilgilendirdiği kadarıyla, Aum sınırdır, onun ötesine geçemezsin. İşte bu yüzden Hindistan’da ve dünyanın her yerinde Aum çok kullanılır. Hırıstiyan-Müslüman ‘Amin’i farklı biçimde Aum’dan başka bir şey değildir; temel noktalar oradadır. İngilizcedeki ‘omnipresent’ , ‘omnipotent’, ‘omniscience’ sözcükleri onu içerir. ‘Omni’ ön eki Aum’dan türetilmiştir. Bu yüzden ‘omnipresent’ tüm Aum’da, varoluşun tamamında var olana atıfta bulunur. ‘Omnipotent’ mutlak güce sahip olan anlamına gelir. ‘Omniscient’ Aum’u, bütünü, ‘Üçler Yasası’nı gören anlamına gelir. Tüm evren onun altındadır.

Hıristiyanlar, Müslümanlar dualarından sonra ‘Amin’ derler. Ama Hindular ondan eksiksiz bir bilim çıkarmışlardır. Ses bilimi ve sesin nasıl açılacağı bilimi. Ve eğer zihin sesse, o zaman zihinsizlik sessizlik olmalıdır ya da seslilik. İkisi de aynı anlama gelir.

Şunun anlaşılması gerekir: Mutlak, iki şekilden biri ile tarif edilebilir; olumsuz ya da olumlu olarak. Göreceli iki şekilde birden tarif edilmelidir; olumsuz ve olumlu olarak. Bu bir ikiliktir. Mutlak’ı tarif etmeye çalıştığında ya olumlu terimler kullanırsın ya da olumsuz terimler çünkü insan dilinde iki tür terim vardır: Olumsuz ve olumlu. Mutlak’ı, tarif edilemez olanı tarif edeceksen, bazı terimleri simgesel olarak kullanmak zorunda kalırsın. Bu yüzden o, zihne bağlıdır.

Örneğin, Buda olumsuz terimler kullanmaktan hoşlanırdı. Sessizlik derdi; asla seslilik demezdi. ‘Seslilik’ olumlu bir terimdir. Buda sessizlik derdi ama Tantra olumlu terimler kullanır. Tantra’nın tüm düşünüşü olumludur. İşte bu yüzden burada ‘seslilik’ terimi kullanılmaktadır: Sesliliğe gir. Buda kendi mutlak’ını olumsuz terimlerle tarif eder. Shunya, hiçlik. Upanishadlar aynı mutlak’ı brahman olarak tarif eder; mutlaklık. Buda hiçliği, Upanishadlar mutlaklığı kullanır, ama ikisi de aynı anlama gelir.

Sözcükler anlamlarını kaybettiğinde olumsuz ya da olumlu terimler kullanabilirsin çünkü tüm sözcükler ya olumsuzdur ya da olumlu; birini seçersin. Özgürleşmiş bir ruh için, bütün olduğunu söyleyebilirsin. Bu onu söylemenin olumlu yoludur. Ya da onun artık var olmadığını söyleyebilirsin. Hiçlik olmuştur. Bu da onu söylemenin olumsuz yoludur.

Örneğin, küçük bir su damlası okyanus ile karşılaştığında, damlanın hiçlik olduğunu, damlanın bireyselliğini kaybettiğini, damlanın artık var olmadığını söyleyebilirsin. Bu bir Budist söylemidir. Kendi içinde iyidir. Kendi içinde iyidir çünkü hiçbir sözcük çok uzağa gidemez. Kendi içinde, iyidir. ‘Damla artık yok’, nirvana ile kastedilen şeydir. Damla benlik olmayan olmuştur, yoktur. Ya da Upanishad terimleri kullanabilirsin: Upanishadlar damlanın okyanus olduğunu söylerler. Onlar da haklıdır çünkü sınırlar yıkıldığı zaman, damla okyanus olmuştur.

Temel tavırlar bunlardır. Buda olumsuz terimleri sever çünkü olumlu bir şey söylediğin anda sınırlı olur, sınırlı görünür. Damlanın okyanus olduğunu söylediğinde, Buda okyanusun da sınırlı olduğunu söyler. Damla, damla olarak kalır; yalnızca daha da büyümüştür. Ne kadar büyüdüğü önemli değildir. Buda, onun biraz daha büyüdüğünü, ama damla olarak kaldığını söyler. Sınırlı sınırsız olamamıştır. Sınırlı sınırlı olarak kalmıştır, o zaman fark nedir? Küçük bir damla, büyük bir damla. Buda için tek fark ‘okyanus’ ile ‘damla’ arasındadır. Ve bu doğrudur, matematiksel olarak öyledir.

Bu yüzden Buda der ki damla okyanus olduysa, o zaman hiçbir şey olmadı. Tanrı olduysan, o zaman hiçbir şey olmadı, yalnızca daha büyük bir adam oldun. Brahman olduysan hiçbir şey olmadı, sen hala sınırlısın. Bu yüzden Buda der ki hiçlik olman gerekir, shunya olman gerekir… Her tür sınırdan, özellikten yoksun, kavrayabileceğin her şeyden yoksun, yalnızca boşluk. Ama Upanishad düşünürleri, boş olsan bile var olduğunu söylerler. Boşluk olduysan bile sen hala oradasın çünkü boşluk vardır. Hiçlik de bir benlik türüdür, bir varoluş yoludur. Bu yüzden onlar der ki neden bu noktayı vurguluyoruz ve neden boş yere olumsuz terimler kullanıyoruz? Olumlu olmak iyidir.

Sana kalmış, ama Tantra daima olumlu terimler kullanır. Tantra’nın felsefesi olumludur. Der ki hayıra izin verme, olumsuzluğa izin verme. Tantrikalar en büyük evet-deyicilerdir. Her şeye evet demişlerdir, bu yüzden olumlu terimler kullanırlar. Bu sutra der ki:

Bir sesi, aum gibi bir sesi, ağır ağır çıkar. Ses sesliliğe girerken, sen de gir…

Bir sesi, aum gibi bir ses ağır ağır çıkar. Bir sesin ağır ağır çıkarılması çok incelikli bir bilgidir. İlk önce yüksek sesle, dışsal olarak çıkarman gerekir; o zaman başkaları duyabilir. Ve yüksek sesle başlamak iyidir. Neden? Çünkü yüksek ses çıkardığın zaman sen de açık açık duyabilirsin çünkü ne dersen de başkalarınadır ve bu bir alışkanlık olmuştur. Ne zaman konuşsan başkalarına konuşursun ve ancak başkalarına konuşurken kendini işitirsin. Bu yüzden doğal alışkanlık ile başla.

Aum sesini çıkar, sonra yavaş yavaş, sesle ahenk kazandığını hisset. Aum sesini çıkardığında, onunla dol, başka her şeyi unut. Aum ol, ses ol. Ve ses olmak çok kolaydır çünkü ses bedeninde, zihninde, tüm sinir sisteminde titreşir. Aum’un yankılarını hisset. Onu çıkar ve tüm bedenin onunla dolmuş gibi, her hücren onula titriyormuş gibi hisset.

Sesi çıkarma aynı zamanda ‘dalgaya ayarlanmak’tır. Kendini sese ayarla, ses ol. Ve sonra, seninle ses arasında derin bir ahenk hissettiğinde ve ona derin bir sevgi geliştirdiğinde (ve ses çok güzeldir, çok ezgilidir: Aum) o zaman onu ne kadar çok çıkarırsan, içinin ince bir tatlılık ile o kadar dolduğunu hissedersin. Acı olan sesler vardır, çok sert olan sesler vardır. Aum çok tatlı bir sestir, seslerin en safıdır. Onu çıkar ve onunla dol.

Ve onunla ahenk hissetmeye başladığında, sesli olarak söylemeyi bırakabilirsin. Sonra dudaklarını kapa ve içten içe söyle, ama aynı zamanda, içten içe ilk önce sesli olarak dene. Sesi içinden çıkar, ama sesli olarak, ki ses tüm bedenine yayılsın, her parçana, bedeninin her hücresine dokunsun. Onunla canlandığını hissedeceksin, gençleştiğini hissedeceksin, içine yeni bir yaşam dolduğunu hissedeceksin… Çünkü bedenin bir müzik enstrümanıdır. Ahenge ihtiyacı vardır ve ahenk bozulduğu zaman sen de rahatsızlık hissedersin.

İşte bu yüzden müzik dinlediğinde iyi hissedersin. Neden iyi hissedersin? Müzik ahenkli seslerden başka nedir? Neden çevrende müzik varken böylesine bir iyilik hissedersin? Ve kaos olduğunda, gürültü olduğunda neden bu kadar rahatsız olursun?  Sen kendin derinlemesine müzikalsin. Sen bir enstrümansın ve o enstrüman her şeyi yankılar.

Aum’u içinden söyle; tüm bedeninin onunla dans ettiğini hissedeceksin. Tüm bedeninin arındırıcı bir banyo yaptığını hissedeceksin; her gözenek arınacak. Ama sen bunu daha yoğun hissettikçe, o ses içine daha çok işledikçe, daha da yavaşla çünkü ses ne kadar yavaşlarsa, o kadar derine işler. Tıpkı homeopati gibidir. Doz ne kadar ufaksa o kadar derine işler… Çünkü daha derine inmek istiyorsan, daha incelikle, daha incelikle, daha incelikle devam etmek zorundasın.

Kaba sesler yüreğine giremez. Kulaklarına girebilir ama yüreğine giremez. Geçit çok dardır ve yürek o kadar narindir ki ancak çok yavaş, çok ritmik, çok atomik seslerin girmesine izin verilebilir. Ve bir ses yüreğine girmediği sürece mantra tamamlanmaz. Mantra ancak ses yüreğine girdiğinde tamamlanabilir. Benliğinin en derin, en merkezi nüvesine. Sonra gittikçe yavaşla, yavaşla, yavaşla.

Ve sesleri daha da yavaşlatmanın, incelikli hale getirmenin başka sebepleri de vardır: Ses ne kadar incelikli olursa, onu içeride hissetmek için o kadar yoğun bir farkındalığa ihtiyacın olur. Ses ne kadar kaba olursa, farkındalık ihtiyacı o kadar az olur. Kaba bir ses sana darbe gibi iner, onun farkına varırsın, ama o zaman şiddet dolu olur.

Bir ses ezgiliyse, ahenkliyse, incelikliyse, ancak o zaman onu içeride dinlersin ve onu dinlemek için çok uyanık olman gerekir. Uyanık olmazsan, uykuya dalarsın ve asıl noktayı kaçırırsın. Bir mantranın, herhangi bir monoton söyleyişin, herhangi bir sesin kullanımının sorunu budur işte: Uyku yaratabilir. İnce bir yatıştırıcıdır. Uyanık olmadan bir sesi durmaksızın tekrarlarsan, uykuya dalarsın çünkü o zaman tekrar mekanikleşir. ‘Aum, Aum, Aum…’ mekanikleşir ve sonra tekrar can sıkıntısı yaratır.

Can sıkıntısı uyku için temel bir gerekliliktir. Canın sıkılmazsa uyuyamazsın. Heyecanlıysan, uykuya dalamazsın. İşte bu yüzden çağdaş insan uykuya dalmakta güçlük çekiyor. Sebep ne? Heyecan yaratacak çok şey var. Daha önce hiç böyle değildi.

Eski, geçmiş dünyada yaşam derin bir can sıkıntısıydı, tekrarlayan bir can sıkıntısıydı. Tepelerin arasında gizli bir köye gitsen, orada yaşam can sıkıntısıdır. Sana sıkıntı gibi görünmeyebilir çünkü sen orada yaşamamışsındır ve bir tatilde sen çok heyecanlı hissedersin. Ama o heyecan Bombay yüzündendir, tepeler yüzünden değil. O tepeler tamamen sıkıcıdır. Orada yaşayanlar sıkıntılı ve uykuludur. Hep aynı şey vardır, hep heyecansız, değişimsiz aynı tekdüzelik ve hiçbir şey olmaz. Haber yoktur. Her şey hep olduğu gibi sürer, aynı döngü tekrarlanır. Mevsimler tekrarlanır, doğa tekrarlanır, gece gündüz döngü halinde ilerler, her şey bir köyde, eski bir köyde, bir döngü halinde hareket eder. İşte bu yüzden köylüler kolaylıkla uykuya dalarlar: Her şey son derece can sıkıcıdır.

Çağdaş yaşam çok heyecanlı olmuştur. Hiçbir şey tekrarlanmaz. Her şey yenidir, değişmektedir. Yaşam öngörülemez olmuştur ve sen o kadar heyecanlısın ki uyuyamıyorsun. Her gün yeni bir film görüyorsun, her gün yeni bir konuşma dinliyorsun, her gün yeni bir kitap okuyorsun, her gün yeni bir şey olması mümkün.

Bu daimi heyecan sürüyor. Yatağa gittiğinde, heyecan orada. Zihin uyanık kalmak istiyor; uykuya dalmak boşuna görünüyor. Bunun tamamen israf olduğunu düşünen düşünürler vardır. Altmış sene yaşasan, yirmi senesi uykuda harcanıyor. Tamamen israf! Yaşam öylesine heyecan dolu, neden bir kısmını harcayalım ki? Ama eski dünyada, eski günlerde, yaşam heyecan dolu değildi. Aynı tekrarların döngüsel hareketi idi. Bir şey seni heyecanlandırıyorsa, bu onun yeni olduğu anlamına gelir.

Bir sesi tekrarlarsan, bu, içinde bir döngü yaratır. Can sıkıntısı yaratır; uyku yaratır. İşte bu yüzden Mahesh Yogi’nin transandantal meditasyonu Batı’da tıbbi olmayan yatıştırıcı olarak bilinir.  Bunun sebebi, bir mantranın tekrarlanmasıdır. Ama mantran, içinde uyanık bir sen olmadan, daima seni dinleyen, daima sesi dinleyen uyanık bir sen olmadan, yalnızca bir tekrar haline gelirse, uyumana yardımcı olabilir, ama başka bir işe yaramaz. Bu haliyle iyidir. Uykusuzluktan mustaripsen, transandantal meditasyon iyidir.

Mantrayı uyanık bir içsel kulakla dinlersen mantranın faydası olur. Bunun için iki şey yapmalısın: Mantranın tizliğini devamlı azalt, sesi azalt, onu daha ağır, daha ince kıl ve aynı zamanda, aynı anda gittikçe daha, daha uyanık ol. Sesi azaldıkça sen daha uyanık ol; aksi halde, asıl noktayı kaçırırsın.

Bu yüzden iki şey yapılmalıdır: Ses yavaşlatılmalı ve sen daha uyanık olmalısın. Ses ne kadar incelikli olursa, sen o kadar uyanık olursun. Seni daha uyanık kılmak için sesin daha incelikli olması gerekir ve bir nokta gelir, ses sessizliğe girer ya da sesliliğe ve sen mutlak farkındalığa girersin. Ses sessizliğe ya da sesliliğe girdiğinde, o zamana kadar uyanıklığın zirveye dokunmuş olmalıdır. Ses vadiye ulaştığında, en dibe, vadinin en derin merkezine geldiğinde, uyanıklığın en zirveye, Everest’e çıkmalıdır. Ve orada, ses sessizliğin ya da sesliliğin içinde çözülür ve sen mutlak farkındalıkta çözülürsün.

Yöntem şudur:

Bir sesi, aum gibi bir sesi ağır ağır çıkar. Ses sesliliğe girerken, sen de gir.

Ve sesin öylesine ince, öylesine atomik olduğu, ki artık her an yasalar dünyasından üçler dünyasına sıçrayabileceği, birin, mutlakın dünyasına girebileceği anı bekle. Bekle! Bu insan için mümkün olan güzel deneyimlerdendir. Sesin çözülmesi. Sonra aniden, sesin nereye gittiğini bulamazsın.

Sen incelikli olarak, derinlerde duyuyordun onu: ‘Aum, Aum, Aum…’ Ve sonra artık oradan kayboldu. Sen birin dünyasına girdin. Üçün dünyası artık yok. Bu, diyor Tantra, sesliliktir; Buda ona sessizlik adını verir.

Bu bir yöntemdir. Çok fazla kullanılan, çok faydalı yöntemlerden biri. Bu yüzden mantra çok önemli olmuştur. Ses zaten orada olduğundan ve zihnin onunla öylesine dolu olduğundan, onu bir sıçrama tahtası olarak kullanabilirsin. Ama güçlükler vardır ve ilk güçlük uykudur. Mantrayı kim kullanırsa kullansın, bu güçlüğün farkında olmalıdır. Engel budur. Uyku. Uykuya dalarsın çünkü çok tekrarlanır, çok ahenklidir, çok can sıkıcıdır. Buna kurban olursun. Ve uykunun meditasyon olduğunu düşünme. Uyku meditasyon değildir.

Uyku kendi içinde iyidir ama dikkatli ol. Mantrayı uyumak için kullanıyorsan, sorun yok. Ama mantrayı tinsel uyanış olarak kullanıyorsan, o zaman uykuya dikkat et. Bir mantra kullananlar için uyku düşmandır. Ve çok kolaylıkla olur. Ve çok güzeldir çünkü farklı türden bir uykudur: Bunu hatırla. Bir mantradan geldiği zaman, bu sıradan uyku değildir. Farklı türden bir uykudur.

Grekler buna hypnos demişlerdir ve hypnos sözcüğünden hipnotizma sözcüğü türetilmiştir. Yoga’da, buna Yoga tandra denir. Yoginin başına gelen, ama sıradan insanın başına gelmeyen özel bir uyku. Bu hypnos’dur. Neden olunan uyku, sıradan uyku değil. Ve fark çok temeldir, bu yüzden anla onu. Çünkü eğer bir mantrayı denersen, herhangi bir ses, bu senin de sorunun olacaktır. Karşılaşılabilecek en büyük sorun uykudur.

Hipnoz aynı tekniği kullanır. Can sıkıntısı yaratmak. Hipnozcu belirli bir sözcüğü ya da belirli cümleleri tekrarlar durur. Devamlı tekrarlamaktadır ve sen sıkılırsın. Ya da sana yoğunlaşacağın bir ışık verir. Devamlı bir ışığı görerek, canın sıkılır.

Pek çok tapınakta, kilisede insanlar derin uykuya dalar. Yazmaları dinlerken uyurlar. O yazmaları o kadar çok dinlemişlerdir ki artık can sıkıntısı halini almıştır. Heyecan yoktur, hikayeyi zaten bilmektedirler.

Aynı filmi tekrar tekrar izlersen, derin uykuya dalarsın: Zihin için heyecan yoktur, meydan okuma yoktur ve görecek hiçbir şey yoktur. Ramayana’yı o kadar çok dinlemişsindir ki uyuyabilirsin ve hiç güçlük çekmeden uykunda dinlemeye devam edersin. Ve uyuduğunu hiç hissetmezsin çünkü hikayedeki hiçbir şeyi kaçırmazsın: Zaten biliyorsun.

Vaizlerin sesleri derinlemesine uyku verici, tekdüzedir. Tekdüze, aynı tizlikte konuşabilirsin, o zaman uyku gelir. Pek çok psikolog uykusuzluk çeken hastalarına gidip dini konuşma dinlemelerini söyler, bu kolaylıkla uyku verir. Ne zaman sıkılsan, uykuya dalarsın, ama o uyku hipnozdur, o uyku Yoga tandra’dır. Farkı nedir? O doğal değildir. Doğal değildir ve bazı özellikleri vardır.

Öncelikle, bir mantra ya da hipnoz aracılığı ile uykuya dalarsan, herhangi bir yanılsamayı kolaylıkla yaratabilirsin ve yanılsama olabildiğince gerçekçi olur. Sıradan uykuda düşler yaratabilirsin, ama uyandığın an düş olduklarını anlarsın. Hipnozda, Yoga tandra’da, görüler yaratabilirsin ve ondan çıktığında düş olduklarını anlayamazsın. Onların çevrendeki hayattan daha gerçek olduğunu söylersin. Temel farklardan biri budur.

Herhangi bir yanılsama yaratabilirsin. Bu yüzden bir Hıristiyan hipnoza girecek olsa, İsa’yı görür. Bir Hindu hipnoza girecek olsa flütünü çalan Krishna’yı görür. Çok güzeldir! Ve hipnozun niteliği sayesinde bunun gerçek olduğuna inanırsın. Tehlikesi budur ve kimse seni bunun gerçek olmadığı konusunda ikna edemez. Öyle hissedersin ki bunun gerçek olduğunu bilirsin. Tüm hayatın gerçek dışı, maya, yanılsama olduğunu anlayabilirsin, ama hipnozda, Yoga tandra’da gördüklerinin gerçek dışı olduğunu anlayamazsın. Öylesine canlı, öylesine renkli, öylesine çekici ve büyüleyicidir.

İşte bu yüzden, sen hipnozdayken biri sana bir şey söyleyince, ona tamamen inanırsın. Kuşku duymazsın. Hipnoz seansları görmüş olabilirsin. Hipnozcu ne derse desin, hipnotize edilen kişi inanır ve öyle davranmaya başlar. Bir adama, ‘Sen bir kadınsın. Şimdi sahnede yürü,’ dese, adam kadın gibi yürür. Bir erken gibi yürüyemez çünkü hipnoz derin güvendir; inançtır. Düşünecek bilinçli zihin yoktur, itiraz edecek mantık yürüten zihin yoktur. Sen yalnızca yüreksin, basitçe inanırsın. İnanmamanın yolu yoktur, sorgulayamazsın. Sorgulayan zihin uykudadır. Fark budur.

Sıradan uykuda, sorgulayan zihin uykuda değildir. Hipnozda, sorgulayan zihin uykudadır ve sen uykuda değilsin. İşte bu yüzden hipnozcunun sana söylediği her şeyi duyarsın ve talimatlarına uyarsın. Sıradan uykuda duyamazsın, ama mantığın uykuda değildir. Senin için ölümcül olabilecek bir şey olsa, mantığın uykunu böler.

Bir anne çocuğu ile uyumaktadır. Başka hiçbir şey duymayabilir, ama çocuk çok küçük bir ses çıkarsa, küçük bir işaret verse bile, kadın uyanır. Çocuk biraz huzursuz hissetse, kadın uyanır. Mantık yürüten zihin uyanıktır. Sen uyuyorsun, ama mantık yürüten zihnin uyanık. Bu yüzden düş görürken bile, bazen onların düş olduğunu hissedersin. Elbette, bunu hissettiğin an düşün kesilir. Bunun saçma olduğunu hissedebilirsin ama bunu hissettiğin an düş kesilir. Zihnin uyanıktır, bir kısmı daima nöbet tutmaktadır.

Ama hipnozda ya da Yoga tandra’da, nöbetçi uykudadır. Sesi kullanarak sessizliğe ya da sesliliğe girmek, öteye geçmek isteyenlerin sorunu budur. Mantranın kendi kendini hipnotize etme tekniği haline gelmemesi için dikkatli olmaları gerekir. Kendi kendilerini hipnotize etmemelidirler.

O zaman ne yapabilirsin? Yalnızca tek bir şey yapabilirsin. Sen mantranı kullanırken, sen mantranı tekrarlarken, onu yalnızca söyleme. Aynı zamanda uyanık ol ve aynı zamanda dinle. Onu söyle ve dinle. Aksi halde, bilinçli olarak dinlemiyorsan, mantra senin ninnin olur ve derin uykuya dalarsın. O uyku çok iyi olacaktır. Ondan sonra tazelenmiş, canlanmış hissedersin; belirli bir iyilik hissedersin, ama asıl nokta bu değildir.

 

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment