5. Teknik : Dikkatinizi üçüncü göze yoğunlaştırın

by admin

Dikkatini kaşlarının arasına ver, bırak zihnin düşüncenden önce gelsin. Bırak bedenin nefes özü ile dolsun ve başının üzerinde ışık gibi fışkırsın.

Bu, Pythagoras’a verilen teknikti. Pythagoras bu tekniği Yunanistan’da yaptı ve gerçekten de bir çeşme oldu. Batı’daki tüm gizemciliğin kaynağı. O, gizemciliğin Batı’daki babasıdır.

Bu teknik çok derinlikli yöntemlerden birdir. Şunu anlamaya çalış:

Dikkatini kaşlarının arasına ver.

Çağdaş fizyoloji, bilimsel araştırmalar, iki kaşın arasındaki bezenin bedenin en gizemli yeri olduğunu söyler. Kozalaksı beze denen bu beze, Tibetlilerin üçüncü gözüdür. Shivanetra. Şiva’nın, Tantra’nın gözü. İki göz arasında üçüncü bir göz vardır, ama işlevsel değildir. Her an işlevsel duruma getirilebilir ancak onu açmak için bir şey yapmalısın. Bu göz, kör değildir; yalnızca kapalıdır. Bu teknik üçüncü gözü açmak içindir.

Dikkatini kaşlarının arasına ver.

Gözlerini kapa, sonra iki gözünü iki kaşının arasına odakla. Kapalı gözlerle, iki gözünle de, bakıyormuşsun gibi, tam ortaya odaklan. Bütün dikkatini oraya ver.

Bu, yoğunlaşmanın basit yöntemlerinden biridir. Bedeninin başka bir kısmına bu kadar kolay yoğunlaşamazsın. Bu beze dikkati herhangi bir şeyden daha çok soğurur. Dikkatini ona verirsen, iki gözün birden üçüncü gözüne sabitlenir. Bedeninin başka bir yerine yoğunlaşmak daha zor olacaktır.  Bu üçüncü göz dikkati yakalar, dikkati zorlar; bu göz dikkat mıknatısıdır. Bu yüzden dünyanın her yerindeki tüm yöntemler onu kullanmıştır. Seni dikkat konusunda eğitmek için en basit yöntemdir çünkü yalnızca senin dikkatini oraya vermenle kalmaz, bezenin kendisi de sana yardım etmektedir; mıknatıs gibidir. Dikkatin zorla ona yöneltilir. Soğurulur.

Eski Tantra yazmalarında, üçüncü göz için dikkatin bir besin olduğu söylenir. O açtır; ömürlerdir açtır. Ona ilgi gösterirsen canlanır. Hayat bulur. Beslenir. Onu beslediğini öğrendiğin zaman, dikkatinin mıknatıs gibi çekildiğini, bezenin kendisi tarafından çekildiğini hissettiğin zaman, dikkatini yoğunlaştırmak kolaylaşır. İnsanın doğru noktayı bilmesi yeterlidir. Bu yüzden gözlerini kapa, bırak iki gözün ortaya kaysın ve noktayı hisset. Noktaya yaklaştığında, aniden gözlerin sabitlenir. Onları hareket ettirmek güç olduğunda, doğru noktayı yakaladığını anlarsın.

Dikkatini kaşlarının arasına ver, bırak zihnin düşüncenden önce gelsin.

Dikkatini buraya verdiğinde, ilk kez yaşayacağın bir olguyla karşılaşacaksın: Düşüncelerinin geçidine ‘tanık’ olacaksın. Tıpkı bir sinema ekranı gibidir: Düşünceler geçip durmaktadır ve sen tanıksındır. Dikkatin üçüncü göz merkezine odaklandığı zaman, düşüncelerin tanığı haline gelirsin.

Normalde sen düşüncelerinin tanığı değilsindir, düşüncelerle özdeşleşmişsindir. Öfke hissettiğinde, öfkeli olduğunda, sen öfkesindir. Bir düşünce hareket ettiğinde, sen tanık değilsin, düşünce ile bir olursun, özdeşleşirsin ve onunla hareket edersin. Düşünce haline gelirsin; o düşüncenin biçimini alırsın. Cinselliği, öfkeyi, açgözlülüğü yaşarken, aslında cinsellik de, öfke de, açgözlülük de, senin hissettiklerin olmaktan çıkar, sen olur. Hareket eden her düşünce seninle özdeşleşir. Düşüncenle aranda boşluk olmaz.

Ama üçüncü göze odaklanmışken, aniden tanık olursun. Üçüncü göz aracılığı ile tanık olursun. Üçüncü göz aracılığı ile düşüncelerin gökyüzünde akan bulutlar ya da sokakta yürüyen insanlar gibi geçtiğini görebilirsin.

Pencerende oturmakta, gökyüzüne ya da sokaktaki insanlara bakmaktasındır; özdeşleşmemişsindir. Uzaksın, tepedeki bir gözlemcisin. Farklısın. Artık, öfke duyduğunda öfkeye bir nesne gibi bakabilirsin. Artık öfkeli olduğunu hissetmezsin. Öfke ile çevrelendiğini hissedersin (çevreni bir öfke bulutu almıştır) ama sen öfke değilsin. Ve sen öfke değilsen, öfke güçsüz kalır, seni etkileyemez; dokunulmamış kalırsın. Öfke gelir ve gider ve senin merkezin benliğinde kalır.

Bu beşinci teknik, tanığı bulma tekniğidir.

Dikkatini kaşlarının arasına ver, bırak zihnin düşüncenden önce gelsin.

Şimdi düşüncelerine bak; düşüncelerinle yüzleş.

Bırak bedenin başının üzerinde nefes özü ile dolsun ve başının üzerinde ışık gibi fışkırsın.

Dikkat üçüncü göz merkezine, iki kaş arasına odaklandığı zaman, iki şey olur. Biri, aniden tanık olursun.

Bu, iki şekilde olabilir. Tanık haline gelirsin ve merkezin üçüncü gözde olur. Tanık olmaya çalış. Her ne oluyorsa tanık olmaya çalış. Hastasın, bedenin ağrıyor, acıyor, kötüsün ve acı çekiyorsun, her ne ise… Tanık ol. Her en oluyorsa, kendini onunla özdeşleştirme. Bir tanık, bir gözlemci ol. Tanık olmayı başarabiliyorsan, üçüncü göze odaklanmışsındır.

Bunun tersi de doğrudur. Üçüncü göze odaklanmışsan, tanık haline gelirsin. Merkezin üçüncü göz olduğunda, tanık benlik yükselecektir. Artık düşüncelerinle yüzleşebilirsin. Merkezin üçüncü göz olup tanık benliğin yükseldiğinde, artık nefesin incelikli, hassas titreşimini hissedebilirsin. Artık nefesin biçimini, nefesin özünü hissedebilirsin.

‘Nefesin biçimi’ ve ‘nefesin özü’ derken anlatılmak isteneni anlamaya çalış. Sen nefes alırken, yalnızca hava solumuyorsun. Bilim yalnızca hava soluduğunu söyler. Yalnızca oksijen, hidrojen ve hava biçiminde birleşmiş başka gazlar. Onlar senin hava soluduğunu söyler! Ama tantra, havanın yalnızca araç olduğunu, gerçek şey olmadığını söyler. Sen ‘prana’ soluyorsun: Canlılık. Hava yalnızca aracıdır; prana içeriktir. Sen yalnızca hava değil, prana soluyorsun.

Çağdaş bilim hâlâ prana diye bir şey olup olmadığını bulmaya çalışıyor ama bazı araştırmacılar gizemli bir şey hissetmiştir. Nefes yalnızca hava değildir. Pek çok çağdaş araştırmacı tarafından da böyle hissedilmiştir. Özellikle de bir isimden bahsedilmesi gerekir. Wilhelm Reich. Bu Alman psikolog ona ‘yaşamın enerjisi’ (orgone energy) adını vermiştir. Bu, prana ile aynı şeydir. O, nefes alırken havanın yalnızca kap olduğunu ve orgone ya da prana ya da élan vital de denebilen gizemli bir içeriği olduğunu söyler. Hava maddeseldir ama havanın içinde belirsiz, maddesel olmayan bir şey hareket eder.

Havanın içindeki bu şeyin etkilerini hissedebilirsin. Hayat dolu biriyle beraberken, çevrende belli bir canlılığın yükseldiğini hissedersin. Çok hasta biriyle beraberken, emildiğini hissedersin, sanki senden bir şey alınmış gibidir. Hastaneye gittiğin zaman neden kendini bu kadar yorgun hissedersin? Her yerden soğurulmaktasındır. Hastane atmosferinin tamamı hastadır ve oradaki herkesin daha fazla élan vital’e, daha fazla pranaya ihtiyacı vardır. Bu yüzden oradaysan, aniden pranan senden dışarı akmaya başlar. Bazen kalabalıkta neden boğuluyormuş gibi hissedersin? Çünkü pranan emilmektedir. Sabahleyin gökyüzü altında yalnızken, ağaçların altında, aniden içinde bir canlılık hissedersin. Prana. Her insanın belirli bir boşluğa ihtiyacı vardır. O boşluk verilmezse, pranan emilir.

Wilhelm Reich pek çok deney yaptı ama onun deli olduğuna inanıldı. Bilimin kendi batıl inançları vardır ve bilim çok tutucu bir şeydir. Bilim henüz havanın içinde başka bir şey olduğunu hissedemez ama Hindistan’da yüzyıllardır prana biliniyor ve bunun üzerine teknikler geliştiriliyor.

Günler boyunca, içeri giren hava olmadan samadhi’ye, kozmik bilinçliliğe giren birini duymuşsundur, hatta görmüşsündür. Yeraltı samadhi’si. Mısır’da bir adam 1880’de, kırk sene sürecek böyle bir yeraltı samadhi’sine girdi.  Onu gömenlerin hepsi öldü çünkü o samadhi’den kırk sene sonra, 1920’de çıkacaktı, 1920’de kimse onu canlı bulacağına inanmıyordu ama canlı bulundu. Daha sonra, on sene daha yaşadı. Çok solmuştu ama canlıydı. Oysa yer altında ona hava ulaşması imkansızdı.

Doktorlar ve diğerleri ona sordu, ‘Bunun sırrı nedir?’ O dedi ki: ‘Bilmiyorum. Tek bildiğin şu: Prana her yere girebilir, her yerde akabilir.’ Hava giremez, ama prana girebilir. Pranayı doğrudan, taşıyıcı olmadan soğurabildiğini öğrendikten sonra, istersen yüzyıllar sürecek bir samadhi’ye girebilirsin.

Üçüncü göze odaklandığın zaman, aniden nefesin özünü gözleyebilirsin. Nefesi değil, nefesin özünü, pranayı. Ve nefesin özünü, pranayı gözleyebiliyorsan, sıçrayışın, aşmanın olduğu noktadasın.

Sutra söyle der:

Bırak bedenin nefes özü ile dolsun ve başının üzerinde ışık gibi fışkırsın.

Ve nefesin özünü, pranayı hissettiğin zaman, başının onunla dolduğunu hayal et. Yalnızca hayal et. Çaba göstermeye gerek yoktur. Sana hayal gücünün nasıl çalıştığını açıklayacağım. Üçüncü göz merkezine odaklandığın zaman hayal et, böylece isteğini gerçekleştireceksin. Üstelik hemen, oracıkta.

Hayal gücün şimdilik güçsüzdür, zayıftır. Sen hayal etmeye devam edersin ve hiçbir şey olmaz. Ama bazen, bilmeden, sıradan yaşamda da bazı şeyler olur. Arkadaşını hayal etmektesindir ve aniden kapın çalınır. Arkadaşının gelmesinin tesadüf olduğunu sanırsın. Bazen hayal gücün tıpkı tesadüfler gibi işler. Böyle bir durumla karşılaştığında, her şeyi hatırlamaya ve analiz etmeye çalış. Hayal ettiğin bir şeyin gerçekleştiğini gördüğünde, kendine bak. Dikkatinin üçüncü gözünde olduğunu göreceksin. Bunların aslında bir tesadüf sonucu gerçekleşmediğini anlamalısın. Zihnin, sen farkında olmadan, üçüncü göz merkezine yoğunlaşmıştır. Dikkatin üçüncü gözdeyse, sırf hayal gücü bile olguyu yaratmaya yeterlidir.

Sutra der ki kaşların arasına odaklandığın zaman, nefesin özünü hissedebildiğin zaman, bırak biçim dolsun. Şimdi bu özün başını tümüyle doldurduğunu hayal et, özellikle de başının tepesini, sahasrara’yı, en yüksek psişik merkezini. Ve bu öz, başının tepesinden ışık gibi fışkıracaktır. Başından fışkıran bu prana özü, bir ışık yağmuru gibi üstüne yağacaktır, bu ışık yağmuru altında tazeleneceksin, yeniden doğacaksın, tamamen yenileneceksin. İçsel bir yeniden doğum yaşayacaksın.

Üçüncü göze odaklanmışken hayal gücün çok güçlü, çok kuvvetli olur. İşte bu yüzden saflık konusunda çok ısrar edilir. Bunları uygulamadan önce saf ol. Saflık Tantra için ahlaki bir kavram değildir, saflık önemlidir. Çünkü üçüncü göze odaklanmışsan ve zihnin zihnin saf değilse, hayal gücün tehlikeli olabilir: Senin için tehlikeli, başkaları için tehlikeli. Birini öldürmeyi düşünüyorsan, bu fikir zihinde ise, sırf hayal etmek o kişiyi öldürebilir. İşte bu yüzden ilk önce saf olmakta çok ısrar edilir.

Pythagoras’a oruç tutması, belirli bir şekilde nefes alıp vermesi söylendi çünkü burada insan çok tehlikeli topraklarda ilerlemektedir. Çünkü gücün olduğu yerde tehlike de vardır ve zihin saf değilse, bir güç elde ettiğin zaman, saf olmayan düşünceler hemen o güce hakim olur.

Birini öldürmeyi defalarca düşünmüş olabilirsin ama hayal gücün devreye girmemiştir. Bunu hayal ederken, hayal gücünü gerçekten kullanabilseydin, bu güç çok tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Yalnızca başkaları için değil, senin için de çünkü intihar etmeyi defalarca düşünmüşsündür. Zihin üçüncü göze odaklanmışsa, intiharı düşünmek bile intihar olur. Değiştirmek için zamanın olmaz, hemen gerçekleşir.

Hipnotize edilen biri; hipnotistin istediği herhangi bir şeyi hemen yapar. İstenen ne kadar saçma, mantıksız olursa olsun, hipnotize edilmiş kişi bu isteğin saçmalığı, mantıksızlığı üzerine düşünmez. Hipnotizmanın temelinde bu beşinci teknik vardır. Birini hipnotize etmek için, o kişiden, gözlerini belli bir noktaya odaklaması istenir. Bir ışığa, duvardaki bir noktaya, herhangi bir şeye ya da hipnotistin gözlerine.

Gözlerini belli bir noktaya odakladığın zaman, üç dakika içinde içsel dikkatin üçüncü göze doğru akmaya başlar. Ve içsel dikkatin üçüncü göze doğru akmaya başladığında yüzün değişmeye başlar. Hipnotist, yüzünün değişmeye başladığını görür. Yüzün birdenbire tüm canlılığını kaybeder. Bir ölünün ya da derin bir uykuya dalmış bir insanın yüzüne dönüşür. Yüzün canlılığını kaybettiği zaman hipnotist hemen anlar. Artık dikkatin üçüncü göz merkezi tarafından emiliyor demektir; tüm enerji üçüncü göze doğru akmaktadır.

Bundan sonrası, hipnotistin sözleri doğrultusunda gelişir. ‘Şimdi derin uykuya dalıyorsun,’ der. Hemen dalarsın. ‘Şimdi bilincini yitiriyorsun,’ der… Hemen bilincini yitirirsin. Artık her şey yapılabilir. ‘Şimdi Napolyon olacaksın,’ derse, Napolyon olursun. Napolyon gibi davranmaya başlarsın, Napolyon gibi konuşmaya başlarsın Jestlerin değişir. Bilinç dışın bir emir alır ve bu emri hayata geçirir. Bir hastalıktan mustaripsen, artık hastalığın yok olması emredilebilir ve hastalık yok olur. Ya da yeni bir hastalık yaratılabilir.

Avucuna sıradan bir taş bırakan hipnotist, ‘Elindeki ateş,’ derse sen büyük bir ısı hissetmeye başlarsın, elin yanar. Derin gerçekten yanar. Bir yanma hissi duyarsın. Ne olmaktadır? Ateş yoktur, yalnızca sıradan, soğuk bir taş vardır. Nasıl? Bu yanma nasıl olabilir? Sen üçüncü göz merkezine odaklanmışsındır, hayal gücüne hipnotist tarafından bazı telkinler yapılmıştır ve onlar gerçekleşmiştir. Hipnotist, ‘Şimdi ölüsün’ derse, hemen ölürsün. Yüreğin durur. Gerçekten durur.

Bu, üçüncü göz yüzünden olur. Üçüncü gözde,hayal gücü ile hayal edilen şeyin gerçekleşmesi iki ayrı şey değildir. Hayal gücü gerçektir. Hayal et, öyledir. Düş ile gerçeklik arasında boşluk yoktur. Düş ile gerçeklik arasında boşluk yoktur! Düşle, gerçeklik olur. İşte bu yüzden Shankara, tüm dünyanın ilahi olanın düşünden başka bir şey olmadığını söyler. İlahi olanın düşü! Bunun sebebi, ilahi olanın merkezinin üçüncü göz olmasıdır: Her zaman, ezelden beri, ebediyete kadar. Bu yüzden ilahi olan ne düşlerse düşlesin, gerçek olur. Senin merkezin üçüncü göz olursa, sen ne düşlersen düşle, o da gerçek olur.

Sariputta Buda’ya gelir. Derinlemesine meditasyon yapmıştır, sonra, derin meditasyon yapan herkese olduğu gibi, pek çok şey, pek çok imge canlanmaya başlamıştır. Cennetler görmeye başlamıştır, cehennemler görmeye başlamıştır, melekler, tanrılar, iblisler görmeye başlamıştır. Ve hepsi gerçektir, öyle gerçektir ki koşa koşa Buda’ya gelip şu şu imgeleri gördüğünü anlatır. Buda, ‘Bunlar önemsiz’ der. ‘Bunlar yalnızca düş!’

Ama Sariputta ‘Hepsi çok gerçekti. Düş olduklarını nasıl söyleyebilirim? Önümde bir çiçek gördüğümde, dünyadaki bütün çiçeklerden daha gerçekti o. Kokusu vardı; ona dokunabiliyordum. Seni gördüğüm zaman, ‘ der Buda’ya ‘seni gerçek olarak görmüyorum. O çiçek senin burada, önümde olmandan daha gerçekti, bu yüzden gerçek olanla düş olanı nasıl ayırt edebilirim?’ Buda şöyle der: ‘Artık üçüncü göze odaklandığından, düş ile gerçeklik bir oldu. Her ne düşlersen gerçek olacak ve tersi de doğru olacak.’

Üçüncü göze odaklanan biri için düşler gerçek olur ve tüm gerçeklik yalnızca bir düş olur çünkü düşün gerçek olabiliyorsa, düş ile gerçeklik arasında temel bir fark olmadığını bilirsin. Bu yüzden Shankara tüm dünyanın yalnızca maya olduğunu, ilahi olanın düş olduğunu söylerken, bu teorik bir önerge değildir, felsefi bir sav değildir. Daha çok, üçüncü göze odaklanmış birinin deneyimidir.

Üçüncü göze odaklandığın zaman, prananın özünün başının tepesinden yağdığını hayal et; tıpkı bir ağacın altına oturduğunda, çiçeklerin, yaprakların dökülmesi gibi ya da bir sabah otururken, güneşin doğması ve ışınların yeryüzüne yayılması gibi.  Hayal et ve o anda bir yağmur başlasın: Başının tepesinden yağan bir ışık yağmuru. Bu yağmur seni canlandırır, yeniden doğmanı sağlar. Yeniden doğmuşsundur.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment