66. Teknik : İçinde hiç değişmeyenin farkına var

by admin

Saygıda ve saygısızlıkta, dosta ve yabancıya farklı şekilde aynı ol.

Farklı şekilde aynı –  temel budur. Sana neler oluyor? İki şey oluyor. İçinde bir şey hep aynı kalıyor, asla değişmiyor. Sen gözlemlememiş olabilirsin, henüz onunla karşılaşmamış olabilirsin, ama gözlemlersen içinde bir şeyin hep aynı kaldığını anlayacaksın. Bu aynılık yüzünden bir kimliğin olabiliyor. Bu aynılık yüzünden bir kimliğin olabiliyor. Bu aynılık yüzünden merkeze odaklanmış hissediyorsun; aksi halde kaos içinde olurdun. ‘Çocukluğum’ diyorsun. Artık ondan ne kaldı? ‘Çocukluğum’ diyen kim? Bu ‘ben’ kim?

Çocukluğundan hiçbir şey kalmadı. Çocukluğuna dair fotoğrafları ilk defa görsen onları tanıyamazsın. Her şey değişti. Artık bedenin aynı değil; tek bir hücren aynı kalmadı. Fizyologlar bedenin ırmak gibi bir akış olduğunu söylüyor. Her an pek çok hücre ölüyor ve pek çok başkası doğuyor. Yedi sene içinde bedenin tamamen değişmiş olacak. Bu yüzden, eğer yetmiş sene yaşayacaksan, bedenin on kez kendini baştan aşağı yenileyecek.

Her an bedenin ve zihnin değişiyor. Çocukluğuna dair bir fotoğrafı tanıyamazsın ve sana zihninin, çocuk zihninin bir fotoğrafını verebilecek olsak, onu tanıman da imkansız olur. Zihnin bedeninden daha da akışkan. Her an her şey değişiyor. Tek bir an bile aynı kalmıyor. Zihnin söz konusu olduğunda sabah farklıydın. Akşam tamamen farklı biri olacaksın.

Biri Buda ile görüşmeye geldiğinde, adam gitmeden önce veda ederken Buda şöyle dermiş: ‘Unutma, benimle görüşmeye gelen adam geri giden adam değil. Artık tamamen farklısın. Zihnin değişti.’ Elbette Buda ile görüşmek zihnini iyiye ya da kötüye doğru değiştirir; aynı kalamazsın.

Buraya farklı bir zihinle geldin; farklı bir zihinle gideceksin. Bir şey değişti. Yeni bir şey eklendi, bir şey çıkarıldı. Ve kimseyle görüşmesen bile, yalnız başına kalsan bile, o zaman da aynı kalmazsın. Irmak her an değişiyor.

Herakleitos, ‘Aynı ırmağa iki kez giremezsin’ demiş. Aynısı insanlar için de söylenebilir. Aynı adamla iki kez görüşemezsin… İmkansızdır! Ve bu gerçek yüzünden ve bunu bilmeyişimiz yüzünden yaşam acı dolu olur. Çünkü sen hep karşındakinin aynı olmasını beklersin. Bir kızla evlenirsin ve onun hep aynı olmasını beklersin. Olamaz! Bekarken farklıydı; evliyken tamamen farklı. Bir aşık başka şeydir, koca tamamen farklı bir şey. Aşığının kocan aracılığı ile seninle buluşmasını bekleyemezsin. Bu imkansızdır. Aşık aşıktır; koca kocadır. Aşık, koca olduğu an her şey değişmiş olur. Ama sen yine de beklersin. Bu acı yaratır… Boşuna acı. Zihnin durmaksızın hareket ettiği, değiştiği gerçeğini anlasak, pek çok acıdan bedelsiz kurtuluruz. Tek gereken zihnin değiştiğini fark etmektir.

Biri sana aşık olur ve sonra sen aşk bekler durursun. Ama bir sonraki an senden nefret eder; o zaman rahatsız olursun… Nefret yüzünden değil, beklentin yüzünden. O değişmiştir. Canlıdır, bu yüzden değişecektir. Ama sen gerçekliği olduğu haliyle görebilsen rahatsız olmazsın. Biraz önce aşık olan, bir sonraki anda nefret dolu olabilir, ama bekle! Biraz sonra yine aşık olacaktır. Bu yüzden acele etme, sabırlı ol. Ve diğeri de bu değişim düzenini görebilirse, o zaman değişim düzeni yüzünden savaşmaz. İnsanlar değişir; bu doğaldır.

Eğer bedenine bakarsan, onun değiştiğini görürsün. Zihnini anlamaya çalışırsan, onun değiştiğini görürsün. Asla aynı kalmaz. Birbiri ardından gelen iki saniyede bile hiçbir şey aynı değildir. Kişiliğin bir akış gibidir. Eğer her şey buysa ve her an, sonsuza dek, zamansızca hiçbir şey aynı kalmıyorsa, o zaman bu ‘çocukluğum’u kim hatırlayacak? Çocukluk değişti, beden değişti, zihin değişti. O zaman hatırlayan kim? O zaman çocukluğu, gençliği, yaşlılığı bilen kim? Kim biliyor?

Bu bilen aynı kalıyor olmalı; bu tanık aynı kalıyor olmalı. Ancak o zaman tanığın bir perspektifi olabilir. Tanık şöyle diyebilir: ‘Bu benim çocukluğumdu, bu gençliğimdi, bu yaşlılığımdı. Bu an aşıktım ve bu an aşk nefrete dönüştü.’ Bu tanık olan bilinç, bu hep bilen aynıdır.

Bu yüzden içinde aynı anda var olan iki alem ya da iki boyut var. Sen ikisisin… Daima değişen bir değişen ve hep değişmeden kalan değişmeyen. Bu iki alemin farkına varırsan, o zaman bu teknik faydalı olabilir: Farklı şekilde aynı ol. Şunu hatırla: Farklı şekilde aynı ol. Çeperde ‘farklı’ olacaksın, ama merkezde aynı kalacaksın.

Aynı olanı hatırla. Hatırlamak yeterli olacaktır; başka hiçbir şey yapman gerekmez. O değişmeyendir. Onu değiştiremezsin, ama onu unutabilirsin. Çevrende değişen dünyaya, bedenine, zihnine dalabilir, ona takılabilirsin ve merkezi tamamen unutabilirsin. Merkez değişen akışla öylesine bulutlanır… Elbette, sorunlar vardır: Hep aynı olanı hatırlamak zordur, çünkü değişim sorunlar yaratır.

Örneğin, çevrende daimi bir gürültü varsa, onun farkında olmazsın. Duvardaki saat bütün gün, tik-tak, tik-tak diye ses çıkarıp durursa, asla farkında olmazsın. Ama aniden durursa hemen farkına varırsın. Bir şey hep aynıysa, dikkat etmek için sebep yoktur. Bir şey değiştiği zaman zihnin dikkat etmesi gerekir. Bu bir boşluk yaratır ve düzen titreşir. Onu hep duyuyordun, bu yüzden işitmene gerek yoktur. Oradaydı, fonun bir parçası olmuştu. Ama saat aniden durduğunda farkına varırsın. Bilincin aniden boşluğa gelir.

Dişlerinden birinin düşmesi gibidir; o zaman dilin durmaksızın boş yere gider. Diş oradayken dil ona dokunmaya hiç çalışmıyordu. Artık diş orada değil, yalnızca bir boşluk var, o zaman bütün gün, ne kadar uğraşırsan uğraş, elinde değildir, dilin boşluğa gider. Neden? Çünkü eksik bir şey var.

Ne zaman yeni bir şey girse sen bilincine varırsın… Pek çok sebepten dolayı. Bu bir güvenlik önlemi. Yaşamın için önemli… Hayatta kalmak için. Bir şey değiştiği zaman farkına varmak zorundasın. Tehlikeli olabilir. Fark etmek zorundasın ve ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamak zorundasın. Ama eğer her şey eskisi gibiyse, buna gerek yoktur. Farkında olmasan da olur. İçinde bu aynı unsur, Hindular’ın atma, ruh dediği, en baştan itibaren oradaydı, eğer bir başlangıç varsa. Ve sonuna dek orada olacak, eğer bir son olacaksa. O ezelden beri aynıydı, bu yüzden nasıl farkına varabilirsin ki…

O hep aynı olduğundan, ezelden beri aynı olduğundan, sen onu ıskalıyorsun. Bedenin farkına varıyorsun, zihnin farkına varıyorsun, çünkü onlar değişiyor. Ve sen onların farkına vardığından, onların sen olduğunu düşünmeye başlıyorsun. Onları tanıyorsun, onlarla özdeşleşiyorsun.

Tüm tinsel çaba farklının ortasındaki aynıyı bulmak içindir… Değişenin içindeki ebediyi bulmak için, hep aynı olanı bulmak için. O senin merkezindir ve o merkezi hatırlayabilirsen, ancak o zaman bu teknik kolay olur… Ya da bu tekniği yaparsan hatırlamak kolaylaşır. İki uçtan da yola çıkabilirsin.

Bu tekniği dene. Teknik, dosta ve yabancıya farklı şekilde aynı olmaktır. Dosta ve düşmana ya da yabancıya karşı ‘farklı şekilde aynı’ ol. Bu ne anlama gelir? Çelişkili görünür. Bir açıdan değişmek zorundasın, çünkü dostun seninle buluşmaya geldiğinde onu farklı karşılarsın ve bir yabancı yanına gelse onu farklı karşılarsın. Bir yabancıyı nasıl onu tanıyormuş gibi karşılayabilirsin ki? Yapamazsın. Fark orada olacaktır, ama yine de, derinliklerde, aynı kal. Tavır aynı kalmalı, ama davranış ‘farklı’ olmalı. Bilmediğin birini biliyormuşsun gibi karşılayamazsın. Nasıl yapabilirsin ki? En fazla rol yapabilirsin, ama rol yapmak işe yaramaz. Fark orada olacaktır.

Bir dostun yanında, o dostmuş gibi rol yapmanın gereği yoktur. Yabancı birinin yanında, o dostmuş gibi yapsan bile, bu rol olacaktır… Yeni bir şey. Sen aynı olamazsın; farklılık gerekli olur. Davranışların farklı olacak, ama bilincin aynı kalacak. Dostuna yabancıymış gibi bakabilirsin.

Zor olur. Duymuş olabilirsin, ‘Yabancıya dostunmuş gibi bak’ ama benim söylediğim mümkün değilse bu da mümkün olamaz. İlk önce dostuna yabancıymış gibi bak; ancak o zaman yabancıya dostunmuş gibi bakabilirsin. Bu ikisi ilişkilidir.

Dostlarına hiç yabancıymış gibi baktın mı? Bakmadıysan, o zaman hiç bakmamışsın demektir. Karına bak: Onu gerçekten tanıyor musun? Onunla yirmi sene, hatta daha fazla birlikte yaşamış olabilirsin ve onunla ne kadar çok yaşarsan, onun bir yabancı olduğunu unutma olasılığın o kadar artar. Ve o hep yabancı olarak kalır. Onu ne kadar seviyor olursan ol, hiç fark etmez.

Aslında, onu ne kadar seviyorsan o kadar yabancı gelecektir. Çünkü ne kadar çok seversen, ne kadar derine işlersen, nasıl ırmak gibi olduğunu, hareket ettiğini, değiştiğini, canlı olduğunu, her an farklı olduğunu o kadar çok bilirsin. Derinlemesine bakmazsan, onun senin karın olduğu, adının şu ya da bu olduğu düzeyine bağlı kalırsan, o zaman belirli bir parçayı seçmiş olursun ve o belirli parçanın karın olduğunu düşünürsün. Ve o ne zaman değişse, değişimlerini saklaması gerekir. Sevgi dolu bir ruh halinde olmayabilir, ama sen karından sevgi beklediğin için rol yapması gerekir.

O zaman her şey sahteleşir. Onun değişmesine izin yoktur; kendisi olmasına izin yoktur. O zaman bir şey dayatılmaktadır. O zaman tüm ilişki ölür. Ne kadar çok seversen, değişen düzeni o kadar çok hissedersin. O zaman her an bir yabancı olursun. Öngöremezsin; kocanın yarın sabah nasıl davranacağını bilemezsin. Ancak ölü bir kocan varsa öngörebilirsin. Öngörüler ancak nesnelerle mümkün olabilirler, insanlarda değil. Eğer biri öngörülebiliyorsa, bil ki o ölüdür; ölmüştür. Yaşaması sahtedir, bu yüzden öngörebilirsin. Değişim yüzünden insanlar konusunda hiçbir şey öngörülebilir değildir.

Dostuna bir yabancıymış gibi bak; yabancıdır zaten! Korkma. Biz yabancılardan korkarız, bu yüzden bir dostun bile yabancı olduğunu unutur dururuz. Dostundaki yabancıya da bakabilirsen asla hayal kırıklığına uğramazsın, çünkü bir yabancıdan hiçbir şey beklemezsin. Dostunu hiç düşünmeden kabul edersin; sonuç olarak beklentiler ve sonra hayal kırıklıkları… Çünkü hiç kimse senin beklentilerini karşılayamaz, senin beklentilerini karşılayacak hiç kimse yoktur. Herkes kendi beklentilerini karşılama peşindedir; senin tatmin edecek kimse yoktur. Herkes kendini tatmin etmek peşindedir. Sen başkalarının seni tatmin etmesini beklersin ve başkaları senin onları tatmin etmeni bekler. O zaman çelişki, şiddet, mücadele ve acı olur.

Yabancıyı hep hatırla. Unutma, en yakın dostun bile bir yabancıdır… Senden olabildiğince uzaktır. Bu duygu, bu bilişe sahip olursan, o zaman yabancıya bakar, orada da bir dost bulabilirsin. Bir dost yabancı olabiliyorsa, o zaman bir yabancı bir dost olabilir.

Yabancıya bak: Dilini bilmiyor, ülkene ait değil, dinine mensup değil, senin renginden değil. Sen beyazsın o siyah ya da sen siyahsın ve o beyaz. Dil aracılığı ile iletişim kuramıyorsun; aynı kiliseye gitmiyorsun. Bu yüzden uluslarda, dinde, ırkta ya da renkte ortak zemin yok… Hiç ortak zemin yok! O tamamen yabancı. Ama gözlerinin içine bak, orada aynı insanlık var ve ortak zemin bu; aynı yaşam var, ortak zemin bu; aynı varoluş var, dostluğunun kökü bu.

Dilini anlamayabilirsin, ama onu anlayabilirsin. Sessizlik bile iletişim sağlayabilir. Gözlerinin derinliklerine bakarsan, dostu görürsün. Ve nasıl bakacağını biliyorsan, o zaman bir düşman bile seni aldatamaz. İçindeki dosta bakabilirsin. Senin dostun olmadığını sana kanıtlayamaz. Ne kadar uzaklaşmış olursa olsun sana yakındır, çünkü aynı varoluşsal akışa, onun ait olduğu aynı ırmağa aitsindir. Aynı varlıklar dünyasına aitsin.

Bu olursa, o zaman bir ağaç bile senden uzak olamaz, o zaman bir taş bile senden uzak olamaz. Bir taş çok tuhaftır. Hiç ortak zemin yoktur, hiç iletişim olasılığı yoktur… Ama orada aynı varoluş vardır. Taş da vardır, taş da varlığa katılır. Oradadır, o da mekan kaplar, o zamanda var olur. Güneş onun için de doğar… Senin için doğduğu gibi. Bir gün yoktu, tıpkı senin de olmadığın gibi ve bir gün sen öleceksin, o da ölecek. Taş yok olacak. Varoluşta buluşuyoruz. Dostluk o buluşma işte. Kişiliklerimiz farklı, biçimlerimiz farklı; özümüzde biriz.

Biçimlerimize bakarak yabancıyız, bu yüzden ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım hep uzak kalıyoruz. Yakın oturabilirsiniz, birbirinizi kucaklayabilirsiniz, ama daha da yaklaşma olasılığınız yoktur. Durmadan değişen kişiliklerin yüzünden asla aynı değilsin. Asla benzer değilsin; hep yabancısın. Orada buluşamazsın, çünkü sen daha buluşmadan değişmiş oluyorsun. Buluşma olasılığı yok. Bedenler ve zihinler söz konusu olduğunda, buluşma yok, çünkü sen daha buluşamadan çoktan değişmiş olursun.

Hiç gözlemledin mi? Birine karşı aşk hissediyorsun. Çok derin bir kabarma. Onunla dolusun ve gidip, ‘Seni seviyorum’ dediğin anda yok oluyor. Hiç gözlemledin mi? Artık orada olmayabiliyor, yalnızca bir anı olabiliyor. Oradaydı, ama artık yok. Onu ifade etmiş, açığa vurmuş olman onun değişim alemine girmesine sebep oldu. Onu hissettiğinde, özünün derinliklerinde olabilir, ama onu açığa vurduğunda, onu bir zaman ve değişim düzenine getirmiş oluyorsun, o ırmağa giriyor. Sen ‘Seni seviyorum’ dediğinde tamamen kaybolabilir. Çok zor, ama eğer gözlemlersen, bu bir gerçek olur. O zaman bakabilirsin. Dostta bir yabancı, yabancıda bir dost vardır. O zaman farklı şekilde aynı olabilirsin. Çeperinde değişirsin; özünde, merkezde aynı kalırsın.

Saygı ve saygısızlıkta… Saygı duyulan kim, duyulmayan kim? Sen mi? Asla! Yalnızca değişen öyle, sen değilsin. Biri sana saygı duyuyor; bunu onun sana saygı duyduğu biçimde anlarsan güçlük çekersin. O içindeki belirli bir tezahüre saygı duyuyor, sana değil. Seni nasıl tanıyabilir ki? Sen bile kendini tanımıyorsun. O belirli bir tezahüre saygı duyuyor; senin değişen kişiliğinde olan bir şeye saygı duyuyor. Sen nazik ve sevgi dolusun; o buna saygı duyuyor. Ama bu naziklik ve bu sevgi yalnızca çeperde. Bir sonraki an sevgi dolu olmayacaksın, nefret dolu olabilirsin. Hiç çiçek olmayabilir… Yalnızca dikenler olabilir. O kadar mutlu olmayabilirsin. Hüzünlü, depresyonda olabilirsin. Zalim, öfkeli olabilirsin. O zaman sana saygı duymaz. O zaman, yine, sevgi belirtisi. Diğerleri seninle değil, senin değişik parçalarınla iletişime geçiyor.

Şunu hatırla, sana saygı duymuyorlar, sana saygısız da değiller. İkisini de yapamazlar, çünkü seni tanımıyorlar; seni tanıyamazlar. Sen bile kendinin farkında değilsen, onlar nasıl olabilir? Onların kendi formülleri var, kendi teorileri var, kendi ölçütleri ve kriterleri var. Kendi mihenk taşları var ve şöyle diyorlar: ‘Bu adam böyle böyleyse, ona saygı duyarız ve bir adam şöyle şöyleyse ona saygı duymayız.’ Bu yüzden kendi kriterlerine göre hareket ediyorlar ve sen asla onların mihenk taşlarına yaklaşmıyorsun… Yalnızca tezahürlerin yaklaşıyor.

Sana bir gün günahkar, bir başka gün aziz diyebilirler. Sana bugün aziz diyebilirler ve bir sonraki gün sana karşı çıkabilir, seni taşlayarak öldürebilirler. Neler oluyor? Senin çeperinle iletişim kuruyorlar, asla seninle iletişim kurmuyorlar. Şunu hatırla, ne derlerse desinler, senin hakkında değil. Sen ötede kalıyorsun; sen dışarıda kalıyorsun. Kınamaları, takdirleri, ne yaparlarsa yapsınlar, aslında seninle ilgili değil, yalnızca zamandaki tezahürlerinle ilgili.

Sana bir Zen hikayesi anlatayım. Kyoto yakınlarında genç bir keşiş yaşarmış. Yakışıklı ve gençmiş ve tüm kasaba ondan memnunmuş. Ona saygı duyuyorlarmış. Onun büyük bir aziz olduğuna inanıyorlarmış. Sonra bir gün her şey  tersyüz olmuş. Bir kız hamile kalmış ve anne babasına sorumlusunun bu keşiş olduğunu söylemiş. Böylece tüm kasaba onun aleyhine dönmüş. Gelmişler, kulübesini yakmışlar. Sabahmış, çok soğuk bir sabah, bir kış sabahı ve bebeği keşişe atmışlar.

Kızın babası demiş ki: ‘Bu senin çocuğun, bu yüzden sorumluluğunu üstlen.’

Keşiş yalnızca, ‘Öyle mi?’ demiş. Çocuk ağlamaya başlamış ve keşiş kalabalığı unutup çocukla ilgilenmeye başlamış.

Kalabalık gidip kulübeyi tamamen yok etmiş, yakmış. Sonra çocuk acıkmış. Keşişin parası yokmuş, bu yüzden çocuk için dilenmek üzere şehre gitmiş. Ona kim bir şey verecekmiş ki? Birkaç dakika önce büyük bir azizken şimdi büyük bir günahkar olmuş. Nereye giderse gitsin kapılar yüzüne kapanmış. Onu kınamışlar.

Sonra aynı eve dönmüş… Kızın evine. Kız çok huzursuzmuş ve çocuğun ağladığını, bağırdığını duymuş. Keşiş orada durmuş. ‘Bana bir şey verme, ben günahkarım. Ama çocuk günahkar değil; ona süt verebilirsin.’ demiş. O zaman kız, çocuğun gerçek babasını gizlemek için keşişin ismini verdiğini itiraf etmiş. Keşiş tamamen masummuş.

Böylece tüm kasaba yine fikrini değiştirmiş. Keşişin ayaklarına kapanmışlar, af dilemişler. Ve kızın babası gelmiş, yaşlı gözlerle çocuğu geri almış. ‘Ama neden daha önce söylemedin? Neden sabah reddetmedin? Çocuk senden değil?’ demiş.

Keşişin yine, ‘Öyle mi?’ dediği anlatılır. Sabah, ‘Öyle mi? Bu çocuk bana mı ait?’ demişti. Ve akşam, ‘Öyle mi? Bu çocuk bana ait değil mi?’ diyor.

İşte bu sutra hayata böyle uygulanır. Saygı ve saygısızlıkta, farklı şekilde aynı kalmalısın. En içteki merkez, çeperde ne olursa olsun aynı kalmalı. Çeper hep değişir, ama sen değişmemelisin. Ve iki ayrı varlık, çeper ve merkez olduğundan, işte bu yüzden zıt ve çelişkili terimler kullanılmaktadır. Farklı şekilde aynı kal… Bu tekniği tüm zıtlara uygulayabilirsin: Sevgiye ve nefrete, fakirliğe ve zenginliğe, rahata ve rahatsızlığa; herhangi bir şeyde, farklı şekilde aynı kal.

Değişimin yalnızca çeperde olduğunu bil; senin başına gelemez, imkansızdır. Bu yüzden sen uzak kalabilirsin ve bu uzaklık zorlama değildir; bu senin gösterdiğin uzak kalma çabası değildir. Uzak kalmaya çalışırsan, hala çeperde olursun; merkezi tanımazsın. Merkez uzaktır; hep öyle olmuştur. O aşkındır. O hep ötededir. Aşağıda ne olursa olsun, ona asla olmaz.

Şu kutupsal durumları dene. İçinde aynı olan bir şey hissetmeye çalış. Biri sana hakaret ederken, yalnızca onu dinlediğin noktaya odaklan… Hiçbir şey yapmadığın, tepki vermediğin, yalnızca dinlediğin. O sana hakaret ediyor ve sonra biri seni övüyor. Yalnızca dinle. Hakaret-övgü, saygı-saygısızlık: Yalnızca dinle. Çeperin rahatsız olacak. Ona da bak; değiştirme. Bak, merkezinin derinliklerinde kal, oradan bak. Zorlama olmayan bir uzaklık olacak, kendiliğinden, doğal.

Ve bir kez doğal uzaklık duygusunu öğrenince, hiçbir şey seni rahatsız edemez. Sessiz kalırsın. Dünyada ne olursa olsun, sen etkilenmeden kalırsın. Biri seni öldürüyor bile olsa, yalnızca bedenin etkilenir. Etkilenen sen değilsin. Sen ötede kalırsın. Bu ‘ötedelik’ seni varoluşa, mutluluğa, ebedi olana, doğru olana, daimi olana, ölümsüz olana, yaşamın kendisine götürür. Sen ona Tanrı diyebilirsin ya da kendi terimini seçebilirsin. Ona nirvana diyebilirsin, ne dilersen, ama çeperden merkeze gitmediğin sürece, içindeki ebedi ve ezelin olanın farkına varmadığın sürece, din başına gelmemiş olur, yaşam başına gelmemiş olur. Iskalıyorsun, her şeyi ıskalıyorsun. Bu mümkündür… Hayatın esrikliğini ıskalamak.

Shankara şöyle der: ‘Ben neyin değiştiğini, neyin değişmediğini, neyin hareket ettiğini, neyin hareket etmediğini bilen adama sannyasin derim.’ Bu, Hint felsefesinde, ayrım olarak bilinir… Vivek. Bu ikisi arasında, değişim alemi ile değişmeyenin alemi arasında ayrım yapmak… Buna vivek, ayrım, farkındalık denir.

Bu sutra çok, çok derinlemesine… Her ne yapıyor olursan ol, büyük kolaylıkla kullanılabilir. Acıktın mı? İki alemi hatırla. Açlık yalnızca çeperde hissedilebilir, çünkü çeperin yiyeceğe, yakıta ihtiyacı vardır. Senin yiyeceğe ihtiyacın yok, senin yakıta ihtiyacın yok, ama bedenin var. Unutma, açlık geldiği zaman çeperde oluyor; sen yalnızca onu bilensin. Sen orada olmasaydın, bilinmeyecekti. Beden orada olmasaydı, olmayacaktı. Senin eksikliğinle yalnızca bilgi olmayacak, çünkü beden bilemez. Bedene ait olabilir, ama o bilemez. Sen bilirsin; ama sana ait değil.

Bu yüzden asla ‘Ben açım’ deme. Hep içten içe, ‘Bedenimin aç olduğunu biliyorum’ de. Bilişi vurgula. O zaman ayrım orada olur. Yaşlanıyorsun; asla, ‘Yaşlanıyorum’ deme. Yalnızca, ‘Bedenim yaşlanıyor’ de. O zaman ölüm anında da bileceksin: ‘Ben ölmüyorum; bedenim ölüyor. Ben beden değiştiriyorum, yalnızca evi değiştiriyorum.’ Bu ayrım derinleşirse, bir gün, aniden, aydınlanma olacak.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment