81. Teknik : Her şey benliğine akar

by admin

Öznel olarak harflerin sözcüklere, sözcüklerin cümlelere aktığı gibi, nesnel olarak halkaların dünyalara, dünyaların ilkelere aktığı gibi, sonunda benliğine akanları bul.

Bu da bir hayal tekniğidir. Ego daima korku içindedir… Kırılgan, açık olmaktan korkar; bir şeyin girip onu yok edeceğinden korkar. Bu yüzden ego çevresine bir kale inşa eder; duvarlarla çevrili bir zindanda yaşamaya başlarsın. İçine hiçbir şeyin girmesine izin vermezsin. Korkarsın… Bir şey içeri girip seni rahatsız ederse, o zaman ne yapmalı?.. Bu yüzden hiçbir şeyin girmesine izin vermemek daha iyidir. Her tür iletişim durur. Sevdiklerin ya da sevdiğini sandıklarınla bile iletişim olmaz.

Karı kocanın konuşmasına bak. Birbirleri ile konuşmamaktadırlar; hiç iletişim yoktur. Tersine, sözcükler aracılığı ile birbirlerinden kaçınmaktadırlar. İletişimden kaçınabilmek için konuşmaktadırlar. Sessizlik içinde kırılgan olurlar, sessizlik içinde daha yakın olurlar, çünkü sessizlikte ego, duvar olmayacaktır. Bu yüzden karı koca asla sessiz kalmaz. Zamanı doldurmak için, birbirlerine açılmamak için bir ya da diğer şeyden bahsederler. Diğerinden bu kadar çok korkarız.

Nasreddin Hoca bir gün tam evinden çıkarken karısı ona demiş ki: ‘Nasreddin, bugünün ne olduğunu unuttun mu?’

Nasreddin biliyormuş… Yirmi beşinci evlilik yıldönümleriymiş… Bu yüzden, ‘Biliyorum. Çok iyi biliyorum.’ demiş.

Karısı ısrar etmiş: ‘O zaman nasıl kutlayacağız?’

Nasreddin demiş ki: ‘Sevgilim, bilmiyorum.’ Ve sonra şaşkın şaşkın kafasını kaşımış ve demiş ki: ‘Kutlamak için iki dakikalık sessizliğe ne dersin?’

Birinin karşısında sessiz kalamazsın; kendini huzursuz hissetmeye başlarsın. Sessizlik içinde, diğeri içine girer. Açık olursun, kapıların açık olur, pencerelerin açık olur. Korkarsın. Konuşup durursun, kapalı kalmak için araçlar yaratıp durursun.

Ego kapalılıktır, zindandır ve zindan kabul edilir, çünkü biz kendimizi çok güvensiz hissederiz. Zindan bize belli bir güvenlik hissi verir; korunmuş, kollanmış olursun. Bu tekniği yapmak için, bu üçüncü tekniği yapmak için, ilk ve en temel şey şudur: Hayatın güvensizlik olduğunu çok iyi bil. Onu güvenli kılmanın yolu yoktur. Ne yaparsan yap faydası olmaz. Ancak yapay bir güvenlik yaratabilirsin… Yaşam yine güvensiz kalır. Bu onun doğasıdır, çünkü ölüm vardır işin içinde, o zaman yaşam nasıl güvenli olabilir?

Ve bir an durup düşün: Yaşam gerçekten güvenli olsa, çoktan ölmüş olurdu. Tamamen güvenli bir yaşam canlı olamaz, çünkü macera kaybolmuş olur. Her tür tehlikeye karşı korunursan ölü olursun. Yaşamın kendisi maceradır, tehlikedir, güvensizliktir. İşin içinde ölüm vardır.

Seni seviyorum. Tehlikeli bir yola girdim. Artık hiçbir şey güvenli olamaz, ama ben şimdi her şeyi güvenli kılmaya çalışacağım. Yarın için, canlı olan her şeyi öldüreceğim, çünkü ancak o zaman yarın da güvende hissedebilirim. Aşk evliliğe dönüşür. Evlilik bir güvenliktir. Aşk güvensizdir. Bir sonraki an her şey değişebilir. Sen pek çok yatırım yapmışsındır ve bir sonraki an sevgili seni terk eder ya da arkadaş seni terk eder ve sen boşlukta kalırsın. Aşk güvensizdir. Geleceği belirleyemezsin, öngöremezsin. Böylece canlı olan öldürülür ve yerine güvenli bir şey konur… Ve o evliliktir.

Evlilikte güvenli olabilirsin, evlilik öngörülebilirdir. Karı, bir sonraki gün de karın olacaktır; koca gelecekte de kocan olacaktır… Ama sırf sen güvene aldın diye. Ve artık tehlike yoktur. Ölüdür. Artık ilişki ölüdür, çünkü yalnızca ölü şeyler daimi olabilir; canlı şeyler değişir. Değişim hayatın niteliğidir ve değişimde güvensizlik vardır.

Hayatın daha derin alemlerine girmek isteyenler güvensizliğe hazır olmalıdırlar, tehlikeye hazır olmalıdırlar, bilinmeyende hareket etmeye hazır olmalıdırlar ve herhangi bir şekilde geleceği belirlemeye çalışmamalıdırlar. Bu çaba her şeyi öldürür. Ve şunu da hatırla: O güvensizlik yalnızca canlı değil, güzeldir de. Güven donuktur, çirkindir. Güvensizlik canlı ve güzeldir. Kapılarını, pencerelerini, her şeyi kapatırsan güvende olabilirsin. Ne ışık, ne hava girer; kimse giremez. Bir açıdan güvende olursun, ama artık yaşamıyorsundur, mezarına girmişsindir bile.

Bu teknik ancak kırılgansan, açıksan, korkmuyorsan mümkün olur, çünkü bu teknik tüm evrenin içine girmesine izin verir.

Öznel olarak harflerin sözcüklere, sözcüklerin cümlelere aktığı gibi, nesnel olarak halkaların dünyalara, dünyaların ilkelere aktığı gibi, sonunda benliğine akanları bul.

Her şey benliğine akıyor… Ben açık gökyüzünün altında duruyorum ve tüm varoluş, her yerde, her köşeden, her bucaktan içime akıyor… Egon var olamaz. Tüm varoluşun içine aktığı o açıklıkta, sen bir ben olarak var olamazsın. Ancak açık uzam olarak var olursun, kristalize bir ben olarak değil.

Bu tekniği yapmak için küçük bir adımla başla. Bir ağacın altında otur. Rüzgar esiyor ve ağaçların yaprakları hışırdıyor. Rüzgar sana dokunuyor, çevrende hareket ediyor, geçiyor. Ama onun yanında geçip gitmesine izin verme; bırak içinde hareket etsin, içinden geçsin. Gözlerini kapat ve o ağacın içinden geçerken ve yapraklarını hışırdatırken, sen de ağaçmışsın gibi açık hisset, rüzgarın içinden estiğini hisset… Yanından değil, tam içinden.

Ağacın hışırtısı içine girecektir ve bedenindeki her gözenekten hava geçtiğini hissedeceksin. Gerçekten içinden geçmektedir. Bu yalnızca hayal değildir, gerçektir. Sen unutmuşsun. Yalnızca burnundan nefes almıyorsun, tüm bedeninden nefes alıyorsun. Her gözenekten, milyonlarca gözenekten… Yalnızca burnundan nefes almana izin verilse, ama bedeninin tüm gözenekleri kapatılsa, boyansa, üç saat içinde ölürsün. Yalnızca burnundan nefes alarak yaşayamazsın. Bedeninin her hücresi canlı bir organizmadır ve her hücre nefes almaktadır. Hava gerçekten de içinden geçmektedir, ama sen iletişimi kaybetmişsin. Bu yüzden bir ağacın altında otur ve hisset.

Başlangıçta hayal gibi görünecek, ama kısa süre sonra gerçekliğe dönecek. Bu bir gerçekliktir… Havanın içinden geçmesi gerçekliktir. Sonra yükselen güneşin altında otur ve güneşin ışınlarının sana dokunduğunu, içine girdiğini, içinden geçtiğini, senin kırılgan olduğunu, açık olduğunu hisset.

Ve bu her şeyle yapılabilir. Örneğin, ben burada konuşuyorum ve sen beni dinliyorsun. Yalnızca kulaklarınla işitebilirsin ya da tüm bedeninle dinleyebilirsin. Hemen burada, yalnızca vurguyu değiştirerek deneyebilirsin. Sözlerimi yalnızca kulaklarınla işitmiyorsun, tüm bedeninle dinliyorsun. Ve gerçekten işittiğinde, gerçekten dinlediğinde, dinleyen tüm bedendir. Dinleyen yalnızca bir kısmı değildir, yalnızca bir enerji parçası değildir, senin bütünündür. Bedeninin tümü dinleme işine katılır… O zaman sözlerim içinden geçer; her hücreden, her gözenekten geçer, sen onları içersin.Onlar her yerden soğurulur.

Şunu yapabilirsin. Git ve bir tapınakta otur. Pek çok tapınan gelip gidecektir ve tapınağın çanı tekrar tekrar çalınacaktır. Tüm bedeninle dinle. Çan çalıyor ve tüm tapınak çınlıyor; her duvar yansıtıyor. Bunu yansıtmak için, sesin sana aktığını hissetmek için, yuvarlak bir şekil yaratmışız. Bu yüzden ses her yerden geri fırlatılıyor, her yerden sana akıyor ve sen tüm bedeninle dinleyebiliyorsun… Her gözeneğin, her hücren dinliyor, içiyor, soğuruyor ve senin içinden geçiyor. Gözenekli oldun; her yerde kapı açık. Artık hiçbir şeye engel değilsin… Ne hava, ne sözler, ne ses, ne ışınlar, hiçbir şeye. Sen engel değilsin, hiçbir şeye direnmiyorsun.

Artık direnmediğini, mücadele etmediğini hissetmeye başladığında, aniden egonun orada olmadığının farkına varacaksın, çünkü ego yalnızca mücadele ederken var olabilir. O bir dirençtir. Ne zaman ‘hayır’ desen ego var olur; ne zaman ‘evet’ desen ego yok olur. Bu yüzden bir astik, gerçek bir teist, tüm varoluşa ‘evet’ demiş kişidir; onun içinde ‘hayır’ yoktur, direnç yoktur. O her şeyi kabul eder, her şeyin olmasına izin verir. Ölüm bile gelse, kapısını kapatmaz. Kapılar açık kalır.

Bu açıklığın getirilmesi gerekir, ancak o zaman bu tekniği yapabilirsin, çünkü bu teknik tüm varoluşun düştüğünü, sana aktığını söyler… Direnç olmadan, kucak açarak, onun akmasına izin vererek. Sen kayboluverirsin, bir uzam olursun, sonsuz uzay, çünkü bu sonsuz evren ego gibi atomik bir şeye akamaz. Ancak sen onun gibi sonsuz olduğun zaman, kendin sonsuz uzay olduğun zaman akabilir. Ama bu olur. Yavaş yavaş daha, daha duyarlı olmalısın, direncinin farkına varmalısın.

Biz çok direniş gösteririz. Sana dokunsam, dokunuşa direndiğini hissedebilirsin, bir engel yaratırsın, böylece benim sıcaklığım senin içine giremez, dokunuşum senin içine giremez. Biz birbirimizin dokunmasına izin vermeyiz. Biri sana dokunsa, uyanık olursun ve diğeri ‘Affedersin’ der. Her yerde direnç vardır. Sana baksam direnirsin, çünkü bakış içine girebilir, derinlere işleyebilir, seni harekete geçirebilir, o zaman ne yapacaksın?

Ve bu yalnızca yabancılar için geçerli değildir. Yabancılara gerek bile yoktur, çünkü kimse yabancı değildir ve herkes yabancıdır. Tek çatı altında yaşıyorsun diye yabancılık nasıl yok edilebilir? Senin doğumuna sebep olan babanın kim olduğunu biliyor musun? O bir yabancı. Anneni tanıyor musun? O da hala yabancı. Bu yüzden ya herkes yabancı ya da hiç kimse yabancı değil. Ama biz korkarız ve her yerde engeller yaratırız. Bu engeller bizi duyarsız kılar; o zaman hiçbir şey içimize giremez.

İnsanlar bana geliyor ve diyor ki: ‘Kimse sevmiyor. Beni kimse sevmiyor.’ Ve o adama dokunuyorum ve dokunuştan bile korktuğunu hissediyorum. İnce bir geri çekilme oluyor. Elini elime alıyorum ve o çekilmiş oluyor. Orada, elinde olmuyor; elimde ölü bir şey oluyor… Adam çekilmiş. Ve ‘ Kimse beni sevmiyor’ diyor. Herhangi biri seni nasıl sevebilir? Ve tüm evren seni sevse bile sen bunu hissetmezsin, çünkü kapalısın. Aşk içine giremez; bir kapı yok. Ve sen kendi zindanında acı çekiyorsun.

Ego oradaysa, sen kapalısın… Aşka karşı, meditasyona karşı, Tanrı’ya karşı kapalısın. Bu yüzden ilk önce daha duyarlı, daha kırılgan, açık olmaya çalış, bir şeylerin başına gelmesine izin ver. Ancak o zaman ilahi olan gerçekleşebilir, çünkü son oluş budur. Sıradan şeylerin başına gelmesine izin vermezsen, nihai olana nasıl izin verebilirsin? Çünkü nihai olan başına geldiğinde, sen artık olmayacaksın. Basitçe, olmayacaksın.

Kabir şöyle demiş: ‘Ben seni ararken, sen orada değildin. Ve şimdi, sen oradayken, o arayan, Kabir nerede? O artık yok. O zaman bu nasıl bir buluşma? Ben oradayken ilahi olan yoktu. Şimdi ilahi olan orada, ama ben yokum. Bu nasıl bir buluşma?’

Ama gerçekte tek buluşma budur, çünkü iki ayrı şey buluşamaz. Normalde biz buluşma için iki ayrı şeye ihtiyaç olduğunu düşünürüz… Yalnızca tek bir şey olursa buluşma nasıl olur? Bu yüzden sıradan mantık, buluşma için en az iki ayrı şeye, diğerine ihtiyaç olduğunu söyler. Ama gerçek bir buluşma için, bizim aşk dediğimiz buluşma için, bizim dua dediğimiz, samadhi dediğimiz, esriklik dediğimiz buluşma için bir şeye ihtiyaç vardır. Arayan oradayken, aranan yoktur ve aranan geldiğinde, arayan kaybolmuştur.

Neden bu böyle?.. Çünkü ego engeldir. Var olduğunu hissettiğinde, sen öyle çoksun ki hiçbir şey içine giremiyor. Kendi benliğinde dolu oluyorsun. Sen olmadığında, o zaman her şey içinde geçip gidebiliyor. Öyle engin oluyorsun ki ilahi olan bile içinden geçip gidebiliyor. Tüm varoluş artık içinden geçmeye hazır oluyor, çünkü sen hazır oluyorsun.

Bu yüzden tüm din sanatı nasıl olmamak, nasıl çözünmek, nasıl teslim olmak, nasıl açık uzam olmak üzerinedir.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment