82. Teknik : Hisset, düşünme

by admin

Hisset: Düşüncem, benliğim, iç organlarım… Ben.

Çok basit ve çok güzel bir teknik.

Hisset: Düşüncem, benliğim, iç organlarım… Ben.

İlk şey düşünmemek, hissetmektir. Bu ikisi farklı boyutlardır. Ve biz öyle zeka yönelimli olduk ki, hissettiğimizi söylediğimiz zaman bile gerçekte hissetmiyoruz, düşünüyoruz. Hissetmek tamamen durdu; içinde ölü bir organ oldu. ‘Seviyorum’ dediğin zaman bile bu bir duygu değil, yine bir düşünce.

Peki duygu ile düşünce arasındaki fark ne? Hissediyorsan, yüreğe odaklandığını hissedersin. ‘Seni seviyorum’ dediğin zaman, bu aşk duygusu yürekten akar, merkez yüreğin yakınında olur. Eğer yalnızca bir düşünceyse, baştan gelir. Birini sevdiğinde, kafadan mı geliyor, yürekten mi geliyor, hissetmeye çalış.

Ne zaman derinlemesine hissetsen, başsız olursun. O anda baş olmaz; olamaz. Tüm benliğin yürek olur… Sanki baş kaybolmuş gibi. Hissederken, benliğin merkezi yürektir. Düşünürken, benliğin merkezi baştır. Ama düşünce hayatta kalmak konusunda çok faydalı olmuştur, bu yüzden biz aşka dair her şeyi bıraktık. Benliğimizin tüm diğer boyutları durdu ve kapandı. Biz yalnızca başız ve bedenimiz yalnızca  başın var olabileceği bir konum. Düşünüp duruyoruz; duygular hakkında bile düşünüyoruz. Bu yüzden hissetmeye çalış. Üzerinde çalışman gerekecek, çünkü o beceri, o nitelik geri kaldı. O olasılığı yeniden açmak için bir şeyler yapman gerek.

Bir çiçeğe bakarsın ve hemen güzel olduğunu söylersin. Gerçek üzerine düşün, gerçek üzerinde oyalan. Acele yargıya varma. Bekle… Ve sonra güzel demenin kaynağı baş mı, yoksa bunu hissettin mi, gör. Bu yalnızca tekdüze bir şey mi, bir gülün güzel olduğunu bildiğin için mi, bir gül güzel sayıldığı için mi söyledin? İnsanlar onun güzel olduğunu söylüyor ve sen de defalarca onun güzel olduğunu söylemişsin.

Gülü gördüğün an, zihin söyletiyor sana; zihin onun güzel olduğunu söylüyor. Bitti. Artık gül ile hiçbir temas yok. Gerek yok; söyledin. Artık başka bir şeye geçebilirsin. Gül ile hiçbir birlik olmadan… Zihin güle bakmana bile izin vermedi. Zihin araya girdi ve yürek gülle temasa geçemedi. Ancak yürek onun güzel olup olmadığını söyleyebilir, çünkü güzellik bir duygudur, bir kavram değil.

Onun güzel olduğunu kafadan söyleyemezsin. Nasıl söyleyebilirsin ki? Güzellik matematik değildir, ölçülebilir değildir. Ve güzellik gerçekte yalnızca gülde değildir, çünkü başka biri için hiç güzel olmayabilir ve başka biri ona bakmadan geçip gidebilir ve başka biri için çirkin bile olabilir. Güzellik yalnızca gülde değil; güzellik yüreğin gülle buluşmasında. Yürek gülle buluştuğunda güzellik çiçeklenir. Yüreğin herhangi bir şeyle derin temasa geçmesi büyük bir olaydır.

Sen herhangi biri ile derin temasa geçersen, o kişi güzel olur. Temas ne kadar derinse, o kadar fazla güzellik ortaya çıkar. Ama güzellik yüreğe olan bir olgudur, zihne değil. O bir hesap değildir ve yargı kriterleri yoktur. O bir duygudur.

Bu yüzden, ‘Bu gül güzel değil’ dersem, sen buna itiraz edemezsin. İtiraz etmeye gerek yoktur. ‘Bu senin duygun’ dersin. ‘Ve gül güzel… Bu da benim duygum.’ Tartışma söz konusu olamaz. Başlar tartışır. Yürekler tartışamaz. Bitmiştir, nokta. ‘Bu benim duygum’ dersen, artık tartışmak söz konusu olamaz.

Baş söz konusu olduğunda tartışma sürebilir ve bir sonuca varabiliriz. Yürek söz konusu olduğunda sonuç çoktan gerçekleşmiştir. Yürek söz konusu olduğunda, anlık bir olgudur… İlk önce sonuç gelir. Bir bak: Baş söz konusu olduğunda sonuç sonda gelir. Yürek söz konusu olduğunda sonuç başta gelir ve sonra süreci bulmaya çalışabilirsin… Ama o başın işidir.

Bu yüzden bu tür teknikler uygulanırken ilk güçlük, senin duygunun ne olduğunu bilmemen olacaktır. Geliştirmeye çalış. Bir şeye dokunduğun zaman gözlerini kapat; düşünme, hisset. Örneğin, elini elime alsam ve sana, ‘Gözlerini kapat ve neler olduğunu hisset’ desem, hemen şöyle dersin: ‘Elin elimde.’ Ama bu bir duygu değildir, bu düşüncedir.

O zaman ben sana, ‘Hisset. Düşünme’ derim. Sonra sen, ‘Sevgini ifade ediyorsun’ dersin. Bu da bir düşüncedir. Ben yine ısrar etsem, ‘Yalnızca hisset, başını kullanma. Şu anda ne hissediyorsun?’ ancak o zaman hissedilebilir, ‘Sıcaklık’ dersin. Çünkü sevgi bir sonuçtur. ‘Elin elimde’… Bu da baş yönelimli bir düşüncedir.

Asıl duygu, elimden eline ya da elinden elime belirli bir sıcaklık aktığıdır. Yaşam enerjilerimiz buluşmakta, buluşma noktası ısınmaktadır. Bu duygu gerçektir. Ama biz başı kullanır dururuz. Bu bir alışkanlık olmuştur; bunun için eğitilmişizdir. Bu yüzden yüreğini yeniden açman gerekir.

Duygularla yaşamaya çalış. Bazen gündüz, belirli bir iş yapmazken… Çünkü iş yaparken, başlangıçta duyguyla yaşamak zor olacaktır. O konuda baş çok etkili olduğunu kanıtlamıştır ve sen duygularla hareket edemezsin. Evde çocuklarınla oynarken ya da karınla otururken ya da hiçbir şey yapmazken, bir sandalyede gevşerken, hisset. Sandalyenin dokusunu hisset.

Elin sandalyeye dokunuyor: Ne hissediyorsun? Rüzgar esiyor, hava içeri doluyor. Sana dokunuyor. Ne hissediyorsun? Mutfaktan kokular geliyor. Ne hissediyorsun? Yalnızca hisset. Onlar hakkında düşünme. Bu kokunun mutfakta bir şeyler hazırlanmakta olduğunu akla getirdiğini düşünmeye başlama… O zaman o konuda hayal kurmaya başlarsın. Hayır, yalnızca gerçek neyse onu hisset. Gerçekle kal; düşünceye gitme. Her yerden sarılmışsın. Her yerden bunca şey sana akıyor. Tüm varoluş her yerden seninle buluşmaya geliyor, tüm duyularından içine doluyor, ama sen kafadasın ve duyuların ölmüş; hissetmiyorlar.

Bunu yapabilmen için belirli bir büyüme gerekecek, çünkü bu içsel bir deneyimdir. Dışsal olanı hissedemiyorsan, içsel olanı hissetmek çok zor olacaktır, çünkü içsel çok inceliklidir. Kaba olanı hissedemezsen, incelikli olanı hissedemezsin. Sesleri işitemezsen, o zaman içsel sessizliği işitmen zor olacaktır… Çok zor. Öylesine inceliklidir.

Bahçede oturuyorsun, trafik gelip geçiyor ve pek çok ses, pek çok gürültü var. Gözlerini kapat ve çevrende en incelikli sesi duymaya çalış. Bir karga gaklıyor: O karganın sesine yoğunlaş. Trafiğin gürültüsü devam ediyor. Ses çok hafif, farkındalığını ona odaklamazsan farkına varamazsın. Ama farkındalığını odaklarsan, tüm trafik gürültüsü kaybolur ve karganın sesi merkeze gelir. Ve onu, tüm nüanslarını işitirsin… Çok hafif, ama yine de işitebilirsin.

Duyarlılığında büyü. Dokunduğun zaman, işittiğin zaman, yediğin zaman, banyo yaptığın zaman, bırak duyular açılsın. Ve düşünme… Hisset.

Duşun altında duruyorsun: Üzerine dökülen suyun serinliğini hisset. O konuda düşünme. Hemen, ‘Çok serin. Soğuk. Güzel’ deme. Hiçbir şey söyleme. Söze dökme, çünkü söze döktüğün an duyguyu ıskalarsın. Sözler geldiği an zihin işlemeye başlamıştır. Söze dökme. Serinliği hisset ve serin olduğunu söyleme. Herhangi bir şey söylemeye gerek yoktur. Ama bizim zihinlerimiz delidir; birini ya da diğerini söyler dururuz.

Hatırlıyorum, bir üniversitede çalışıyordum ve hep bir ya da diğer şeyi söyleyip duran bir kadın profesör vardı. Herhangi bir durumda sessiz kalması imkansızdı. Bir gün ben fakültenin verandasında duruyordum ve güneş batıyordu. Muazzam bir güzellikti. Ve o da yanımda duruyordu, bu yüzden ona, ‘Bak!’ dedim. O yine bir ya da diğer şeyi söylüyordu, bu yüzden ‘Bak!’ dedim. ‘Öylesine güzel bir günbatımı.’ Bu yüzden, gönülsüzce baktı. Dedi ki: ‘Evet, ama sence solda biraz fazla mor yok mu?’ Bu bir resim değildi; gerçek bir günbatımıydı!

Bir şeyler söyler dururuz, ne söylediğimizin farkında bile olmayız. Söze dökmeyi bırak; ancak o zaman duygularını derinleştirebilirsin. Duygular derinleşirse, bu teknik senin için mucizeler yaratabilir.

Hisset: Düşüncem.

Gözlerini kapat ve düşünceyi hisset. Orada daimi bir düşünce akışı, bir süreklilik, bir akım var; bir düşünceler ırmağı akıyor. Bu düşünceleri hisset, onların varlığını hisset. Ve ne kadar çok hissedersen, kendilerini sana o kadar çok göstereceklerdir… Katman katman. Yalnızca yüzeydeki düşünceler değil; arkalarında daha fazla düşünce ve onların arkasında daha fazlası vardır… Katman katman.

Ve teknik diyor ki:

Hisset: Düşüncem.

Ve biz, ‘Bunlar benim düşüncelerim’ deriz. Ama hisset… Onlar gerçekten sana mı ait? ‘Benim’ diyebilir misin? Ne kadar çok hissedersen, onların sana ait olduğunu söylemen o kadar az mümkün olur. Onların hepsi ödünç alınmıştır, hepsi dışarıdan gelmiştir. Onlar sana gelmiştir, ama sana ait değildir. Hiçbir düşünce sana ait değildir… Yalnızca birikmiş toz. Bu düşüncenin sana nereden geldiğini bilmesen bile, hiçbir düşünce sana ait değildir. Çabalarsan, bu düşüncenin sana nereden geldiğini bulabilirsin.

Yalnızca içsel sessizlik sana aittir. Onu sana kimse vermemiştir. Sen onunla doğdun ve onunla öleceksin. Düşünceler sana verilmiştir; sen onlara göre koşullanmışsın. Bir Hindu isen, farklı bir tür, farklı bir dizi düşüncen var; eğer bir Müslüman isen, elbette farklı bir dizi düşüncen var; eğer bir komünist isen, yine farklı bir dizi düşüncen var. Onlar sana verilmiş ya da sen gönüllü olarak almışsın, ama hiçbir düşünce sana ait değildir.

Düşüncelerin varlığını, kalabalığını hissedersen, bunu da hissedebilirsin… Onların sana ait olmadıklarını. Kalabalık sana gelmiştir, senin çevrende toplanmıştır, ama sana ait değildir. Ve bu hissedilebilirse… Hiçbir düşünce bana ait değil duygusu hissedilebilirse… Ancak o zaman zihni fırlatıp atabilirsin. Onlar sana aitse onları savunursun. Ve ‘bu düşünce bana ait’ duygusu bağlılıktır. O zaman ben ona kendimde kök veririm. O zaman ben toprak olurum ve düşünce içimde köklenmiş olarak kalabilir. Benim olmadığını gördüğüm herhangi bir şey kökünden sökülürse, demek ki ona bağlı değilim. ‘Benim’ duygusu bağlılık yaratır.

Düşüncelerin için savaşabilirsin, hatta düşüncelerin için şehit olabilirsin. Ya da düşüncelerin için bir katil, bir cani olabilirsin. Ve düşünceler sana ait değildir. Bilinç senindir, ama düşünceler sana ait değildir. Peki bu neden faydalı olur?.. Çünkü düşüncelerin sana ait olmadığını görebilirsen, o zaman hiçbir şey senin değildir, çünkü düşüncelerin her şeyin köküdür. Ev bana aittir, mülk bana aittir ve aile bana aittir… Bunlar dışsal şeylerdir. Derinlerde, düşünceler bana aittir. Ancak düşünceler bana aitse bütün bu şeyler, üst yapı bana ait olabilir.

Düşünceler bana ait değilse, o zaman hiçbir şeyin önemi yoktur, çünkü bu da bir düşüncedir… Senin benim karım olman, kocam olman. Bu da bir düşüncedir. Ve eğer temel olarak düşüncenin kendisi bana ait değilse, o zaman koca nasıl bana ait olabilir? Ya da karı nasıl bana ait olabilir? Düşünceler kökünden sökülür, tüm dünya kökünden sökülür. O zaman dünyada yaşayabilirsin ve dünyada yaşamazsın.

Himalayalar’a gidebilirsin, dünyayı terk edebilirsin, ama eğer düşüncelerin sana ait olduğunu düşünüyorsan, tek bir santim ilerlememişsindir. Orada, Himalayalar’da otururken, burada olduğu kadar çok dünya içinde olursun, çünkü düşünceler dünyadır. Düşüncelerini Himalayalar’a taşırsın. Evini terk edersin… Ama gerçek içsel olandır ve gerçek ev düşünce tuğlalarından inşa edilmiştir. O dışsal ev değildir.

Bu tuhaftır ama her gün olmaktadır: Dünyayı terk etmiş, ama hala bir Hindu olan birini görürüm. Adam sannyasin olmuştur, ama yine de bir Hindu ya da Cayna olarak kalır. Bu ne anlama gelir? Adam dünyadan vazgeçmiştir, ama düşüncelerinden vazgeçmemiştir. Hala bir Caynadır, hala bir Hindudur… Düşünce dünyası hala taşınmaktadır. Ve o düşünce dünyası gerçek dünyadır.

Hiçbir düşüncenin sana ait olmadığını görebilirsen… Ve göreceksin, çünkü sen gören, düşünceler görülen olacaktır. Sessizce düşüncelere baktığında, düşünceler nesneler, sen bakan olacaksın. Sen gören, tanık olacaksın ve düşünceler önünde akıyor olacak.

Ve eğer derinlemesine bakarsan, derinlemesine hissedersen, hiçbir kök olmadığını görürsün. Düşünceler gökyüzündeki bulutlar gibi süzülmektedir; içinde kökleri yoktur. Gelir, giderler. Sen yalnızca bir kurbansın, boş yere onlarla özdeşleşmişsin. Evinin yakınından geçen her bulut hakkında, ‘Bu benim bulutum’ dersin. Düşünceler tıpkı bulutlar gibidir. Bilincinin gökyüzünde gelir geçerler ve sen her birine tutunursun. ‘Bu benim’ dersin. Ve bu geçen yalnızca başıboş bir buluttur. Ve geçecektir.

Çocukluğuna dön. Bazı düşüncelerin vardı ve onlara tutunurdun ve onların senin düşüncelerin olduğunu söylerdin. Sonra çocukluk kayboldu ve o çocuklukla beraber o bulutlar da kayboldu. Artık hatırlamıyorsun bile. Sonra genç oldun: O zaman genç olduğunda sana çekici gelen başka bulutlar vardı ve onlara tutunmaya başladın.

Şimdi yaşlısın: O düşünceler artık yok, onları hatırlamıyorsun bile. Ve o düşünceler o kadar önemliydi ki, onlar için ölebilirdin ve şimdi hatırlamıyorsun bile. Şimdi, bir zamanlar uğruna olabileceğini, uğruna şehit olabileceğini düşündüğün bütün o saçmalıklara gülebiliyorsun. Şimdi onlara tek bir kuruş bile harcamazsın. Artık onlar sana ait değil. Artık o bulutlar gitti, ama başka bulutlar geldi ve sen onlara tutunuyorsun.

Bulutlar değişip duruyor, ama senin tutunman asla değişmiyor. Sorun bu. Ve yalnızca çocukluktan çıktığında değişmeyecekler; onlar her an değişiyor. Bir dakika önce belirli bulutlarla doluydun; şimdi başka bulutlarla dolusun. Buraya geldiğinde üzerinden belirli bulutlar süzülüyordu; bu odadan çıkarken üzerinden başka bulutlar süzülüyor olacak… Ve sen her buluta tutunmaya devam edeceksin. Eğer sonunda elinde hiçbir şey bulamazsan, bu doğaldır, çünkü bulutlardan hiçbir şey elde edemezsin… Ve düşünceler yalnızca bulutlardır.

Bu sutra, ‘Hisset’ diyor. İlk önce duyguları sağlamlaştırın. Sonra, ‘Düşüncem. Hep benim…’ Benim düşüncem dediğin o düşünceye bak. Duygu sağlamlaşmışken, düşünceye bak, benim kaybolur. Ve hile benim’dedir çünkü pek çok benim’den ben evrimleşir… Bu benim, bu bana ait. Çoğu benim; onlardan ben evrimleşir.

Bu teknik işin kökünden başlar. Düşünce her şeyin köküdür. Benim duygusunu kökünden kesebilirsen, bir daha ortaya çıkmaz, bir daha hiçbir yerde görünmez. Ama onu orada kesemezsen, herhangi bir yerden kesip durabilirsin ve her şey faydasız olur; tekrar tekrar ortaya çıkar.

Kesebilirim. ‘Benim karım mı?’ diyebilirim. ‘Hayır, biz yabancıyız ve evlilik yalnızca sosyal bir formalite.’ Kendimi kesebilirim. ‘Kimse benim karım değil’ diyebilirim… Ama bu çok yüzeysel olur. Sonra, ‘Benim dinim’ derim. Sonra, ‘Benim mezhebim’ derim. Sonra, ‘Bu benim din kitabım. Bu İncil. Bu Kuran. Bu benim kitabım’ derim. O zaman benim bir başka alanda devam eder ve sen aynı kalırsın.

Düşüncem ve sonra benlik. İlk önce düşünce trafiğine, düşünce sürecine, düşüncelerin ırmak gibi akmasına bak ve herhangi bir düşünce sana mı ait, yoksa yalnızca gelip geçen bulutlar mı, anla. Ve hiçbir düşüncenin sana ait olmadığını, herhangi bir düşünceye benim sözcüğünü eklemenin yanılsama olduğunu hissetmeye başladığında, o zaman ikinci şey; o zaman daha derine git. O zaman benlik’in farkına var. Bu ben nerede?

Raman müritlerine bir teknik verirdi: Yalnızca ‘Ben kimim?’ diye sormaları gerekiyordu. Tibet’de benzer bir teknik kullanırlar, ama yine de Raman’ınkinden iyidir. Onlar ‘Ben kimim?’ diye sormazlar. ‘Ben nerede?’ diye sorarlar… Çünkü kim sözcüğü sorun yaratabilir. ‘Ben kimim?’ diye sorduğun zaman, var olduğunu kabullenmiş olursun; tek soru, senin kim olduğundur. Var olduğunu varsaymış olursun. Buna itiraz edilmez. Var olduğun kabul edilir. Şimdi tek soru, senin kim olduğundur. Yalnızca kimliğin bilinmesi, yüzün tanınması gerekmektedir, ama oradadır… Tanınmaz halde oradadır.

Tibet yöntemi daha derindir. Onlar sessiz ol ve içeride nerede olduğunu ara derler. İçsel uzamda derine git, her noktaya git ve ‘Ben neredeyim?’ diye sor. Hiçbir yerde bulamayacaksın. Ve ne kadar çok ararsan, o kadar yok olacaktır. Ve, ‘Ben kimim?’ ya da ‘Ben neredeyim?’ diye sorarken bir an gelecek, bir noktaya geleceksin, sen var olacaksın, ama ben olmayacak… Başına basit bir varoluş gelmiş olacak. Ama bu ancak düşünceler sana ait değilken olur. O daha derin bir alemdir… Benlik.

Biz onu asla hissetmeyiz. Biz ‘ben’ der dururuz. Ben sözcüğü durmaksızın kullanılır… En çok kullanılan sözcük bendir… Ama sen bunu hissetmezsin. Ben derken neyi kastediyorsun? Ben dediğin zaman ne demek istiyorsun? Bu sözcükle ne aktarılıyor? Ne ifade ediliyor? Ben bir jest yapabilirim. Sonra, ‘Bunu kastediyorum’ diyebilirim. Bedenimi gösterebilirim… ‘Bunu kastediyorum.’ Ama o zaman şu sorulabilir? ‘Elini mi kastediyorsun? Bacağını mı kastediyorsun? Karnını mı kastediyorsun?’ O zaman reddetmem gerekir. Hayır demem gerekir. O zaman tüm beden reddedilir. O zaman, ben derken neyi kastediyorsun? Başını mı kastediyorsun? Derinlerde, ne zaman ben desen, bu çok belirsiz bir duygudur ve bu belirsiz duygu düşüncelerine dairdir.

Duygu sağlamlaştığında, düşüncelerden kesilmiş olarak, benlik’le yüzleş ve onunla yüzleştiğinde onun var olmadığını anlayacaksın. O yalnızca faydalı bir sözcüktür, dilsel bir simgedir… Gerekli, ama gerçek değil. Bir Buda bile kullanmıştır onu, hem de aydınlandıktan sonra. O yalnızca dilsel bir araçtır. Ama bir Buda ben dediğinde, kastettiği asla ben değildir, çünkü öyle biri yoktur.

Bu benlik’le yüzleştiğin zaman o kaybolur. Bu anda korkuya kapılabilirsin, korkabilirsin. Ve bu tür, tekniklerin derinlerine giden çok kişiye olmuştur, öyle korkarlar ki kaçıp giderler. Bu yüzden şunu hatırla: Benliğini hissettiğin, onunla yüzleştiğin zaman, öldüğün zamankiyle aynı durumda olacaksın… Aynı. Ben kaybolduğu için, başına belli bir ölüm geldiğini hissedeceksin. Bir gömülme duygusu hissedeceksin, gittikçe gömüldüğünü hissedeceksin. Ve korkarsan, yine çıkacaksın ve düşüncelerine tutunacaksın, çünkü o düşünceler yardımcı olacak. Bu bulutlar burada olacak: Onlara tutunabilirsin ve o zaman korkudan kurtulacaksın.

Hatırla, bu korku çok iyidir, çok umut verici bir işarettir. Artık derine gittiğini gösterir… Ve ölüm en derin noktadır. Ölüme girebilirsen ölümsüz olursun, çünkü ölüme girmiş biri ölemez. O zaman ölüm yalnızca çevrede olur; asla merkezde değil, yalnızca çeperde. Benlik kaybolduğunda, sen tıpkı ölüm gibi olursun. Artık eski olmaz ve yeni oluşur.

Ortaya çıkacak bu bilinç tamamen yenidir, kirlenmemiş, genç, bakirdir. Eski artık yoktur… Ve eski ona dokunmamıştır bile. O benlik kaybolur ve sen saf bakirliğin içinde, mutlak tazeliğin içinde olursun. Benliğin en derin katmanına dokunulmuş olur.

Şu şekilde düşün: Düşünceler, sonra onların altında benlik ve üçüncü olarak:

Hisset: Düşüncem, benlik, iç organlar… Ben.

Düşünceler kaybolduğu ya da sen onlara tutunmayı bıraktığın zaman… Gelip geçiyorlarsa bu seni ilgilendirmez, sen uzaksın, ayrısın, özdeşleşmemişsin ve benlik kaybolmuş… O zaman iç organlara bakabilirsin. Bu iç organlara… Bu en derin şeylerden biridir. Biz dış organları biliriz. Elbette ben sana dokunurum, gözlerle ben seni görürüm… Bunlar dış organlardır.

İç organlar aracılığı ile kendi benliğimi bilirim. Dış organlar başkaları içindir. Dış organlar aracılığı ile seni tanırım. Kendimi nasıl tanırım? Ben olsam bile… Nereden bilirim? Bana kendi benliğim duygusunu veren kim? İç organlar. Düşünceler durduğu zaman, artık benlik yokken, ancak o zaman, o saflık, berraklık içinde, iç organlarını görebilirsin.

Bilinç, zeka… Bunlar iç organlardır. Onlar aracılığı ile kendi benliğimin, kendi varoluşumun farkındayım. İşte bu yüzden gözlerini kapattığında bedenini tamamen unutabilirsin, ama var olduğuna dair duygu kalır. Ve anlaşılabilir ki bir insan öldüğünde… Bu bir gerçektir. Bir insan öldüğünde, bizim için ölüdür, ama onun ölü olduğu gerçeğini fark etmesi biraz zaman alır, çünkü içsel varlık duygusu aynı kalır.

Tibet’te özel ölüm egzersizleri vardır ve insanın ölmeye hazır olması gerektiğini söylerler. Egzersizlerden biri şudur: Ne zaman biri ölüyor olsa usta, rahip, ya da Bardo egzersizlerini bilen biri ona devamlı şunu söyler: ‘Hatırla, uyanık ol, bedenden ayrılıyorsun.’ Çünkü bedenden ayrılırken bile ölü olduğunu fark etmen zaman alır, çünkü içsel duygu aynı kalır; değişim olmaz.

Beden yalnızca başkalarına dokunmak, başkalarını hissetmek içindir. Onun aracılığı ile kendine hiç dokunmamışsındır, onun aracılığı ile hiç kendini bilmemişsindir. Kendini başka içsel organlar aracılığı ile bilirsin. Ama bu acı vericidir… O içsel organların farkında olmamamız ve kendi gözlerimizdeki imgenin başkaları tarafından yaratılması. Başkalarının benim hakkımda söyledikleri kendim hakkındaki bilgimdir. Bana güzel olduğumu ya da çirkin olduğumu söylediklerinde, buna inanırım. Benim duyularımın başkaları aracılığı ile söyledikleri, başkaları aracılığı ile yansıyanlar, kendi hakkımda inandıklarım olur.

İç organları tanıyabilirsen toplumdan tamamen kurtulursun. Eski yazmalarda bir sannyasinin toplumun parçası olmadığı söylenirken kastedilen budur, çünkü o artık kendini kendi iç organları aracılığı ile tanımaktadır. Artık kendisi hakkındaki bilgisi başkalarının söylediklerine dayanmamaktadır, yansıtılmış bir şey değildir. Artık onun kendini bilmek için bir aynaya ihtiyacı yoktur. O içsel aynasını bulmuştur ve içsel ayna aracılığı ile bilmektedir. Ve içsel gerçeklik ancak kendi içsel organlarına rastladığın zaman bilinebilir.

İç organlar. O zaman o iç organlar aracılığı ile bakabilirsin. Ve sonra… Ben. Sözlerle ifade etmek güçtür, işte bu yüzden ‘ben’ kullanılır. Herhangi bir sözcük yanlış olur… Ben de yanlıştır… Ama dışsal ben kaybolmuştur. Bu yüzden hatırla, bu ben’in dışsal ben ile bir ilgisi yoktur. Düşünceler kökünden söküldüğü zaman, dışsal ben kaybolduğu zaman, iç organlar bilindiği zaman, bu ben ortaya çıkar. O zaman, ilk defa gerçek benliğim ortaya çıkar… O gerçek benliğe ben denir.

Dışsal dünya artık yoktur, düşünceler artık yoktur, ego duygusu artık yoktur ve ben kendi iç organlarımı tanıdım. Bilinç, zeka… Ya da her ne isim verirsen… Farkındalık, uyanıklık. O zaman, bu içsel organ ışığında, ben ortaya çıkar.

Bu ben sana ait değildir. Bu ben senin en iç merkezindir, senin bilmediğin merkezdir. Bu ben ego değildir. Bu ben sana karşı değildir. Bu ben kozmiktir. Bu ben dalga değildir. Bu ben okyanustur.

Hisset: Düşüncem, benlik, iç organlık.

O zaman bir boşluk olur ve aniden ben ortaya çıkar. Bu ben ortaya çıktığında, o zaman insan bilir: ‘Aham Brahmasmi. Ben Tanrı’yım.’ Bu biliş egonun iddası değildir; ego artık orada değildir. Bu teknik aracılığı ile kendini dönüştürebilirsin, ama ilk önce duygunun yerleşmesine izin ver.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment