84. Teknik : Beden bağlılığını bırak

by admin

Beden bağlılığını bir kenara at, ben’in her yerde olduğunu fark et. Her yerde olan coşku doludur.

Beden bağlılığını bir kenara at, ben’in her yerde olduğunu fark et. Her yerde olan coşku doludur. Pek çok noktanın anlaşılması gereklidir. Bir: Beden bağlılığını bir kenara at. Bedenle derin bir bağlılık vardır. Bu olmak zorundadır, bu doğaldır. Sen ta baştan beri, ömürlerdir bedende yaşıyorsun. Bedenler değişti, ama sen hep bir bedendeydin, hep bedenlenmiştin.

Bedenlenmemiş olduğun belli anlar var, belli zamanlar oldu; ama sen bilincinde değildin. Bir bedende öldüğün zaman, bilinçsiz olarak ölürsün ve sonra bilinçsiz kalırsın. Sonra bir kez daha, yeni bir bedende doğarsın; ama o zaman da bilinçsiz olursun. Bir ölüm ile diğer doğum arasındaki boşluk bilinçsizdir, bu yüzden bedensizken nasıl hissettiğini bilemezsin. Bedensizken kim olduğunu bilmezsin. Sen yalnızca tek bir olgu bilirsin ve o da bedenleşme olgusudur; sen hep kendini bir beden olarak bildin.

Bu o kadar uzun süredir, kesintisiz olarak devam ediyor ki, bedenden farklı olduğunu unuttun. Bu bir unutkanlık… Doğal, bu koşullar altında olması zorunlu… Dolayısıyla bağlanma gerçekleşti. Beden olduğunu hissediyorsun… Bağlanma bu. Bedenden başka bir şey olmadığını, bedenden fazla bir şey olmadığını hissediyorsun. Bu noktada bana katılmayabilirsin; çünkü defalarca beden olmadığını, ruh olduğunu, benlik olduğunu düşündün. Ama bu senin bilişin değil, bu yalnızca işittiğin, okuduğun, bilmeden inandığın bir şey.

Bu yüzden yapılması gereken ilk şey, aslında senin bildiğinin bu olduğu gerçeğini fark etmek… Senin beden olman. Kendini aldatma, çünkü aldatmak işe yaramaz. Beden olmadığını zaten bildiğini düşünüyorsan, o zaman bağlılığı bir kenara atamazsın; çünkü aslında senin için bir bağlanma yok, sen zaten bilmektesin. O zaman çözülemeyecek pek çok güçlük çıkar. Daha baştan bir güçlüğün çözülmesi gerekir.

Bir kez başlangıcı kaybedersen, onu asla çözemezsin; yine başa dönmen gerekir. Bu yüzden iyi hatırla ve kendini bedenden başka bir şey olarak bilmediğini iyi fark et. Bu ilk temel fark ediştir.

Bu fark ediş orada değildir. Senin zihnin işittiklerinle puslanmış; zihnin başkalarının bilgileri ile koşullanmış… Ödünç alınmış, gerçek değil… Sahte olduğundan değil… Bunu söylemiş olanlar biliyordu… Ama senin için, kendi deneyimin olmadığı sürece sahtedir. Bu yüzden ben ne zaman bir şeyin sahte olduğunu söylesen, onun senin deneyimin olmadığını kastediyorum. Başka biri için doğru olabilir, ama senin için doğru değildir. Ve bu anlamda doğru bireyseldir… O doğru ancak sen tecrübe ettiğinde doğrudur; tecrübe edilmemişse, doğru değildir. Evrensel doğrular yoktur. Her doğru, doğru olmadan önce bireyselleşmelidir.

Bilirsin, duymuşsundur; bu bilginin bir parçasıdır, mirasın bir parçasıdır… Senin beden olmadığın… Ama senin için gerçek değildir. İlk önce bu gerçek olmayan bilgiyi bir kenara fırlat. Kendini yalnızca beden olduğun gerçeği ile yüzleş. Bu içinde büyük bir gerilim yaratacaktır… Sırf bu gerilimi saklamak için bu bilgiyi biriktirdin. Beden olmadığına inanıp duruyorsun ve beden olarak yaşamaya devam ediyorsun, bu yüzden bölünmüşsün ve tüm benliğin gerçekdışı, sahte olmuş.

Gerçekten de bu paranoyakça bir durum. Beden olarak yaşarsın ve ruh olarak düşünür ve konuşursun… O zaman bir mücadele, bir çelişki olur ve o zaman sen daimi bir içsel kargaşa içinde, açılamayan derin bir huzursuzluk içinde yaşarsın. Bu yüzden ilk önce ruh hakkında, benlik hakkında hiçbir şey bilmediğin gerçeği ile yüzleş. Senin tek bildiğin bedendir.

Bu senin için çok huzursuzluk verici bir durum çıkaracaktır ortaya. Gizlenmiş olan her şey yüzeye çıkacaktır. Beden olduğun gerçeğini fark edince, kelimenin tam anlamıyla terlemeye başlayacaksın. Beden olduğun gerçeğini fark edince, çok huzursuz, çok tuhaf hissedeceksin; ama bu duygunun yaşanması gereklidir, ancak o zaman bedene bağlı olmanın ne demek olduğunu anlayabilirsin.

Öğretmenler bedene bağlı olmaman gerektiğini söyler dururlar, ama temel şeyi, bedene bağlı olmanın ne olduğunu bilmiyorsun. Bedene bağlılık, bedenle derin bir özdeşleşmedir, ama ilk önce özdeşleşmenin ne olduğunu fark etmen gerekir. Bu yüzden sana ruh olduğun yanılsamasını veren her tür bilgiyi bir kenara koy. Tek bir şey bildiğini ve onun da beden olduğunu fark et.  Bu nasıl içinde gizli bir kargaşa ve cehennem yaratır ve serbest bırakır?

Beden olduğunu fark ettiğin an, ilk defa bağlılığı fark edersin. İlk defa bilincinde, doğmuş olan bu bedenin, ölecek olan bu bedenin sen olduğun gerçeğini kavrarsın. İlk defa bu kemiklerin sen olduğun gerçeğini kavrarsın. Sensin bu! İlk defa bu cinselliğin, bu öfkenin sen olduğunu fark edersin. Böylece tüm sahte imgeler geride kalır. Sen gerçek olursun.

Gerçeklik acı vericidir, çok acı verici… İşte bu yüzden onu saklar dururuz. Bu derin bir hiledir. Sen kendini benlik olarak düşünür durursun ve hoşlanmadığın her şeyi bedene bırakırsın. Cinselliğin bedene ait olduğunu, aşkın sana ait olduğunu söylersin. Sonra sevecenliğin sana ait olduğunu; açgözlülüğün ve öfkenin ise bedene ait olduğunu söylersin. Sevecenlik benliğe aittir ve zulüm bedene aittir. Affedicilik benliğe aittir ve öfke bedene aittir. Böylece yanlış, çirkin bulduğun her şeyi bedene atarsın ve güzel bulduğun her şeyle özdeşleşirsin. Bir bölünme yaratırsın.

Bu bölünme senin bağlılığın ne olduğunu öğrenmene izin vermez ve bağlılığın ne olduğunu öğrenmediğin sürece, onun acısını, cehennemini çekmediğin sürece onu bir kenara bırakamazsın. Nasıl bırakabilirsin ki? Bir şeyi ancak hastalık olduğu, ağır bir yük olduğu, cehennem olduğu ortaya çıkarsa bir kenara bırakabilirsin; ancak o zaman onu bir kenara bırakırsın.

Bağlılığın henüz cehennem olduğunu göstermedi. Buda, Mahavira ne derse desin anlamsız. Onlar bağlılığın cehennem olduğunu söyleyebilirler, ama senin duygun bu değil. İşte bu yüzden tekrar tekrar nasıl bağı koparacağını, nasıl bağsız olacağını, bağlılığın ötesine nasıl geçeceğini soruyorsun. Bu ‘nasıl’ı soruyorsun, çünkü sen bağlılığın ne olduğunu bilmiyorsun. Bağlılığın ne olduğunu bilsen, basitçe kurtulursun ondan. ‘Nasıl?’ diye sormazsın.

Evinde yangın çıksa kimseye sormazsın, bir ustaya gidip oradan nasıl çıkılacağını sormazsın. Ev yanıyor olsa çıkıp gidersin. Zaman kaybetmezsin. Öğretmen aramazsın, yazmalara danışmazsın. Oradan nasıl çıkacağına dair yol seçmeye, hangi yöntemi kullanacağını seçmeye, doğru kapıyı bulmaya çalışmazsın. Evin yanarken bütün bunlar anlamsızdır. Bağlılığın ne olduğunu anladığında, evin yanmaktadır. Bir kenara bırakabilirsin.

Bu tekniğe girmek için, ilk önce sahte benlik bilgisini atmalı, böylece beden bağlılığının bütünlüğü içinde ortaya çıkmasını sağlamalısın. Bu çok zor olacaktır; onunla yüzleşmek derin bir endişe ve ıstırap yaratacaktır. Hiç kolay olmayacaktır; zahmetli olacaktır; ama bir kez yüzleşince, onu bir kenara bırakabilirsin. Bunu nasıl yapacağını sormaya da gerek yok. O kesinlikle bir yangındır, cehennemdir. Ondan sıçrayıp çıkabilirsin.

Bu sutra şöyle diyor:

Beden bağlılığını bir kenara bırak, ben’in her yerde olduğunu fark et.

Bağlılığı bir kenara fırlattığın anca, her yerde olduğunu fark edeceksin. Bu bağlılık yüzünden bedenle kısıtlı olduğunu hissediyorsun. Seni kısıtlayan beden değil; senin ona olan bağlılığın. Seninle gerçeklik arasında engel oluşturan beden değil; senin ona olan bağlılığın. Bir kez bağlılığın ne olduğunu öğrenince, artık orada olmaz, senin için beden olmaz. Tersine, tüm varoluş bedenin olur; bedenin tüm varoluşun bir parçası olur. O zaman ayrı olmaz.

Gerçekten de bedenin sana gelmiş, sana ulaşmış varoluştan başka bir şey değildir. O sana en yakın varoluştur, o kadar… Ve sonra yayılmaya devam eder. Bedenin yalnızca onun en yakın köşesidir  ve tüm varoluş oradadır… Yayılır durur. Bir kez bağlılığın orada değilken, senin için beden yoktur ya da tüm varoluş bedenin olur. Sen her yerdesin.

Bedende sen her yerdesin; beden yokken her yerdesin. Bedende belli bir uzamla sınırlanmışsın; beden yokken sınırsızsın. İşte bu yüzden bilenler bedenin hapishane olduğunu söyler. Beden hapishane olduğundan değil; aslında, bağlılık hapishanedir. Bir kez gözlerin bedene odaklanmaktan vazgeçince, her yerde olursun.

Bu saçma görünür. Zihne göre bedendeki kimdir, bu saçma görünür, delilik gibi gelir… İnsan nasıl her yerde olabilir? Gerçekten delice görünür. Nasıl bir yerde olabilirsin? Bilinç uzamsal bir kavram değildir. İşte bu yüzden gözlerini kapatırsan ve bedende nerede olduğunu bulmaya çalışırsan, bulamazsın. Nerede olduğunu bulamazsın.

Merkezde olduğunu söyleyen pek çok din, pek çok mezhep vardır. Bazıları yürekte olduğunu söyler, bazıları zihinde olduğunu söyler, bazıları şu ya da bu merkezde olduğunu söyler; ama Şiva senin hiçbir yerde olmadığını söyler. İşte bu yüzden gözlerini kapatıp nerede olduğunu bulmaya çalışsan, bilemezsin. Varsın, ama senin için bir ‘nerede’ yok. Yalnızca varsın.

Derin uykuda bedeninin farkında olmazsın. Varsın. Sabah uykunun çok derin, çok mutluluk verici olduğunu söylersin. İçinden geçen derin mutluluğun farkındaydın, ama bedenin farkında değildin. Derin uykuda neredeydin? Öldüğün zaman nereye gideceksin? İnsanlar devamlı soruyor: ‘İnsan öldüğü zaman nereye gider?’ Ama soru saçmadır, aptalcadır. Bizim bedenleşmiş bilincimizle ilgilidir; çünkü bir yerlerde olduğumuzu düşünürüz, o zaman öldüğümüzde nereye gideriz? Hiçbir yere.

Öldüğün zaman hiçbir yerde olmazsın, o kadar. Belirli bir uzamla sınırlı olmazsın, o kadar. Ama sınırlı olma arzusu duyuyorsan, yine sınırlı olursun. Arzun seni yeni sınırlara götürür. Ama bedende olmadığın zaman hiçbir yerde değilsin ya da her yerdesin… Bu hangi sözcüğün sana daha cazip geldiğine bağlıdır.

Buda’ya sorarsan, o ‘hiçbir yerde’ der. İşte bu yüzden ‘nirvana’ sözcüğünü seçmiştir. Nirvana hiçbir yerdesin demektir. Tıpkı sönmüş bir alev gibi… O zaman alevin nerede olduğunu nasıl söyleyebilirsin? O ‘hiçbir yerde’ der. Alev basitçe var olmayı bırakmıştır. Buda olumsuz terimi kullanır… Hiçbir yerde. İşte nirvananın anlamı budur. Bedene bağlı olmadığında nirvanadasın, hiçbir yerdesin.

Şiva olumlu terimi seçer. O, ‘her yerde’ der. Ama iki terim de aynı anlama gelir. Her yerdeysen, belirli bir yerde olamazsın. Her yerdeysen, bu hemen hemen, hiçbir yerde olduğunu söylemekle aynı şeydir.

Ama bedene bağlıyız, sınırlı olduğumuzu hissederiz. Bu sınırlama zihinsel bir eylemdir; bu senin kendi yaptığın bir şeydir. Kendini herhangi bir şeyle sınırlayabilirsin. Sen kıymetli bir elmassın. Benliğin onunla sınırlı olabilir ve elmas çalınırsa intihar edebilirsin ya da çıldırabilirsin? Ne olmuştur? Elması olmayan bunca insan vardır: Hiçbiri intihar etmez, hiçbiri elmassız güçlük çekmez, ama sana ne olmuştur?

Bir zamanlar sen de elmassızdın; hiç sorun yoktu. Şimdi yine elmassızsın, ama bir sorun var. Bu sorun nasıl yaratıldı? Bu senin işin. Artık bağlısın, sınırlısın. Elmas senin bedenin oldu. Artık onsuz yaşayamazsın; onsuz yaşamak imkansız.

Her nereye bağlanırsan, bu yeni bir hapis olur. Ve yaşamda her yaptığımız şudur: Gittikçe daha fazla bağlantı, içinde yaşamak için gittikçe daha fazla zindan yaratırız. Sonra o zindanları süsler, yuvaya benzetiriz ve sonra onların zindan olduğunu unuturuz.

Bu sutra diyor ki, eğer bedenle bağlantıyı bir kenara atarsan, ‘Ben her yerdeyim’ fark edişi gerçekleşir. Bir okyanus hissi gelir, bilincin mekansız var olur. Bilincin hiçbir yere bağlanmamış halde var olur. Tıpkı gökyüzü gibi olursun, her şeyi sararsın; her şey senin içinde olur. Bilincin sonsuz olasılığa genişlemiştir. Ve sonra sutra der ki:

Her yerle bir olan, coşku doludur.

Bir mekanla sınırlı iken acı içinde olursun, çünkü sen hep sınırlı olduğun yerden daha büyüktün. Acı budur… Sanki kendini küçük bir tasa sığmaya zorluyormuşsun gibi; okyanus küçük bir çanağa sığmaya zorlanıyor. Acı olacaktır. Acı budur ve ne zaman bu acı hissedilse, aydınlanma arayışı doğar. Brahma arayışı doğar. Brahma sonsuz olan demektir. Mokşa arayışı, özgürlük arayışı demektir. Kısıtlı bedende, özgür olamazsın; bir yerdeyken köle olursun. Hiçbir yerde ve her yerde özgür olursun.

İnsan zihnine bak: Yönü ne olursa olsun, daima özgürlüğe doğrudur, özgürlüğü aramaktadır. Bu siyasi özgürlük olabilir, ekonomik özgürlük olabilir, dini özgürlük olabilir olabilir… Her ne yönde olursa olsun, insan zihni hep özgürlük arar. Özgürlük en derin ihtiyaç gibi görünür. İnsan zihni nerede engel, kölelik, sınır bulsa, ona karşı savaşır. Tüm insanlık tarihi bir özgürlük savaşıdır.

Boyutları farklı olabilir. Bir Marx, bir Lenin, onlar ekonomik özgürlük için savaşıyorlardı. Bir Gandhi, bir Lincoln, onlar siyasi özgürlük için savaşıyorlardı. Ve binlerce, binlerce kölelik vardır ve savaş sürmektedir. Ama bir şey kesindir: Bir yerlerde, derinlerde, insan durmaksızın daha, daha fazla özgürlük aramaktadır.

Şiva der ki, tüm dinler der ki, siyasi olarak özgür olabilirsin, ama mücadele sona ermez. Yalnızca, bir tür kölelik artık olmaz, ama orada başka pek çok tür kölelik vardır ve siyasi olarak özgür olduğun zaman diğer köleliklerin farkına varırsın… Cinsel, psikolojik köleliklerin. Sen artık her yerde olduğunu hissetmeye ve bilmeye başlayana dek bu mücadele bitmez. Her yerde olduğunu hissettiğin an, özgürlüğe ulaşılmıştır.

Bu özgürlük siyasi değildir, bu özgürlük ekonomik değildir, sosyolojik değildir. Bu özgürlük varoluşsaldır. Bu özgürlük mutlaktır. İşte bu yüzden ona mokşa, yani mutlak özgürlük deriz. Ve ancak o zaman coşku dolu olabilirsin. Coşku ya da mutluluk, ancak sen tamamen özgür olduğunda mümkündür.

Gerçekten de tamamen özgür olmak demek coşku demektir. Coşku bir sonuç değildir, oluşun kendisidir. Tamamen özgür olduğunda coşku dolu olursun, mutlu olursun. Bu mutluluk bir etki olarak olmamaktadır. Özgürlük mutluluktur, kölelik acıdır. Kısıtlı hissettiğin an acı içinde olursun; nerede kısıtlı hissedersen, acı çekersin. Kısıtsız hissettiğinde acı kaybolur. Bu yüzden acı engellerde vardır ve mutluluk engelsiz topraklarda, engelsiz varoluşta vardır.

Ne zaman bu özgürlüğü hissetsen, coşku başına gelir. Şimdi bile, ne zaman belli bir özgürlük duygusu hissetsen, eksiksiz olmasa bile, coşku hissedersin. Birine aşık olursun: Belli bir coşku, belli bir mutluluk başına gelir. Neden olur bu? Gerçekte, ne zaman birine aşık olsan, beden bağlılığını bir kenara atmışsındır. Derin bir anlamda, artık diğerinin bedenin senin bedenin olmuştur, o da senin yuvan olmuştur, senin ikametgahın olmuştur. Bir özgürlük hissedersin. Artık diğerine gidebilirsin ve diğeri de sana gelebilir. Kısıtlı bir şekilde, bir engel yıkılmıştır. Sen öncekinden daha fazla olmuşsundur.

Birine aşık olduğunda, daha önce olduğundan daha fazla olursun; benliğin artmış, genişlemiş olur. Bilincin önceki gibi kısıtlı değildir; yeni bir aleme ulaşmıştır.

Aşkta belli bir özgürlük hissedersin. Eksiksiz değildir ve önünde sonunda yine sınırlı hissedeceksin. Genişlemiş, ama yine de sonlu kalmışsındır. Bu yüzden gerçekten aşık olanlar önünde sonunda duaya başlarlar.

Dua, daha büyük bir aşk demektir. Dua, tüm varoluşa aşık olmak demektir. Artık sırrı bilmektesin. Anahtarı, gizli anahtarı bilmektesin… Birine aşık oldun ve aşık olur olmaz bir kapı açıldı ve engeller yıkıldı ve en azından bir kişi için benliğin genişledi, arttı. Artık gizli anahtarı biliyorsun. Tüm varoluşa aşık olursan, beden olmayacaksın.

Derin aşkta bedensiz olursun. Birine aşık olduğunda kendini bir beden olarak hissetmezsin. Sevilmezken, aşık değilken, kendini daha fazla beden olarak hissedersin, bedenin daha fazla farkında olursun. Beden bir yük olur; onu taşımak zorundasındır. Sevilirken, beden ağırlık kaybetmiştir. Sever ve sevilirken, yer çekiminin üzerinde etkisi olduğunu hissetmezsin. Dans edebilirsin, gerçekten uçabilirsin. Derin bir şekilde, beden artık yoktur… Ama bu çok kısıtlı bir yoldur. Aynısı sen tüm varoluşa aşık olduğunda da olabilir.

Aşkta, üzerine bir coşku gelir. Bu zevk değildir. Hatırla, coşku zevk değildir. Zevk sana duyular aracılığı ile gelir; coşku sana duyusal olmamakla gelir. Zevk sana beden aracılığı ile gelir; coşku sana bedende olmadığında gelir. Bir anlığına beden kaybolduğunda ve sen yalnızca bilinçken, o zaman coşku sana gelir. Sen bedendeyken, zevk başına gelebilir. O hep bedendedir. Acı ve zevk, beden sayesinde mümkündür. Coşku ancak sen bedende olmadığında mümkündür.

Normalde de olur, tesadüfen de olur. Müzik dinlemektesindir ve aniden yer çekimi kaybolur. Müziğe öylesine dalarsın ki bedeni unutursun. Müzikle dolarsın ve müzikle bir olursun. Artık onun dinleyicisi değilsin: Dinleyen ve dinlenen bir olmuştur. Yalnızca müzik kalır; sen artık olmazsın. Genişlemişsindir. Artık müzik notaları ile süzülmektesin, sınırın yok. Notalar sessizliğin içinde çözülüyor ve sen de onlarla birlikte sessizliğin içinde çözülüyorsun. Beden unutulmuş.

Beden ne zaman unutulsa, bilmeden, bilinçsiz olarak bir kenara fırlatılır ve coşku başına gelir. Tantra ve Yoga aracılığı ile bunu yöntemli bir biçimde yapabilirsin. O zaman bu bir tesadüf olmaz; o zaman sen onun efendisi olursun. O zaman o senin başına geliyor olmaz; o zaman anahtar ellerinde olur ve sen dilediğin zaman kapıyı açabilirsin. Ya da kapıyı sonsuza dek açarsın ve anahtarı fırlatıp atarsın; kapıyı yine kapamanın gereği yoktur.

Coşku sıradan yaşamda da olur, ama sen bunun nasıl olacağını bilmiyorsun. Her zaman sen beden olmadığında olur… Bunu hatırla. Bu yüzden, ne zaman yine coşku anı hissetsen, o andaki beden misin, değil misin, farkına var. Beden olmayacaksın. Coşku olduğunda beden yoktur. Beden kaybolduğundan değil… Beden kalır, ama sen ona bağlı olmazsın. Ona bağlı olmazsın, ona bağlanmış olmazsın. Dışarı sıçramış olursun.

Müzik yüzünden sıçramış olabilirsin, güzel bir günbatımı yüzünden sıçramış olabilirsin, bir çocuğun kahkahası yüzünden sıçramış olabilirsin, aşık olduğun için sıçramış olabilirsin. Sebep ne olursa olsun, bir anlığına sıçramış olursun. Bedenden dışarı… Beden oradadır, ama bir kenara atılmıştır; sen ona bağlı değilsin. Kanat açmışsın.

Bu teknik aracılığı ile, her yerde olan kişinin acı çekemeyeceğini bilirsin; o coşkuludur, o coşkudur. Bu yüzden ne kadar sınırlı olursan o kadar acı içinde olursun.

Genişle, sınırlarını it ve elinden geldiği her seferinde bedeni bir kenara bırak. Gökyüzüne bak, bulutlar süzülmektedir: Bulutlarla hareket et, bedeni burada, yeryüzünde bırak. Ve ay oradadır: Ayla hareket et. Her elinden geldiğinde bedeni unut, fırsatı kaçırma… Bir yolculuğa çık. O zaman beden dışında olmanın ne demek olduğuna alışırsın.

Bu bir dikkat meselesidir. Bağlılık bir dikkat meselesidir. Bedene dikkat edersen bağlı olursun. Dikkat uzaklaşmışsa, bağlı olmazsın.

Bak, örneğin: Bir spor alanında oyun oynuyorsun; hokey ya da voleybol ya da başka bir şey… Oyunun derinlerine dalmışken dikkatin bedende olmaz. Biri ayağına vurur ve kan akmaya başlar… Sen farkında olmazsın. Acı oradadır, ama sen orada değilsin. Kan akıyor, ama sen bedenin dışındasın. Bilincin, dikkatin topla uçuyor olabilir, topla koşuyor olabilir. Dikkatin başka bir yerde. Oyun sona erer: Aniden bedene dönersin ve kan, acı oradadır. Bunun nasıl olmuş olabileceğini merak edersin… Ne zaman olmuş, nasıl olmuş, nasıl sen onun farkına varmadın…

Bedende olmak için dikkatinin orada olması gerekir. Bu yüzden hatırla: Dikkatin neredeyse, sen oradasın. Dikkatin bulutlardaysa, sen oradasın. Dikkatin çiçekteyse, sen oradasın. Dikkatin paradaysa, sen oradasın. Dikkatin benliğindir. Eğer dikkatin hiçbir yerde değilse, sen her yerdesin.

Yani tüm meditasyon süreci, dikkatin hiçbir yerde olmadığı, onun bir hedefinin olmadığı bilinç durumu içinde olmaktır. Dikkatin hedefi olmadığında, senin için beden olmaz. Senin dikkatin bedeni yaratır. Dikkatin bedenindir. Dikkatin hiçbir yerde değilken, sen her yerde olursun… Coşku başına gelir. Başına geldiğini söylemek iyi değildir… Sen osun. Artık seni terk edemez; o senin benliğindir. Özgürlük coşkudur, işte bu yüzden özgürlük bu kadar özlenir.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment