85. Teknik : Hiçliği düşün

by admin

Hiçliği düşünerek, kısıtlı-benlik kısıtlamalarından kurtulur.

Benim söylediğim de buydu. Dikkatinin hedefi yoksa, sen hiçbir yerdesin ya da sen her yerdesin, özgürsün. Sen özgürlük olmuşsun. Bu ikinci sutra şöyle diyor:

Hiçliği düşünerek -ya da hiç düşünmeyerek- kısıtlı benlik kısıtlamalarından kurtulur.

Düşünmüyorsan, kısıtlı değilsindir. Düşünmek sana bir kısıtlama verir ve pek çok kısıtlama türü vardır. Bir Hindusun… Bu sana bir kısıtlama verir. Hindu, Hindu olmak, bir düşünceye, bir sisteme, bir düzene bağlı olmaktır. Bir Hıristiyansın… Yine kısıtlanmışsın. Dindar bir adam bir Hindu, bir Hıristiyan olamaz. eğer biri Hindu ya da Hıristiyansa, o kişi dindar değildir… İmkansız… Çünkü bunlar düşüncedir. Dindar bir adam, düşünmüyor demektir; herhangi bir düşünce ile, herhangi bir sistem ile, herhangi bir düzen ile kısıtlanmamış demektir; zihinle kısıtlanmamış, sınırsızda yaşayan biri.

Belirli bir düşüncen olduğunda, o düşünce senin engelin olur. Güzel bir düşünce olabilir… Yine bir engeldir. Güzel bir hapishane yine de hapishanedir. Altından bir düşünce olabilir, ama hiç fark etmez, yine de seni hapseder. Ve ne zaman bir düşüncen olsa ve ona bağlansan, daima bir başkasına karşı olursun; çünkü sen birine karşı olmazsan engeller var olamaz. Bir düşünce her zaman bir önyargıdır; her zaman lehinde ya da aleyhindedir.

Çok dindar bir Hıristiyan varmış. Bir çiftçiymiş. Dostlar Cemiyeti’ne aitmiş, bir Quaker imiş. Quakerler şiddetsizdir; sevgiye, dostluğa inanırlar. Adam katır arabası ile şehirden geliyormuş ve aniden, görünürde bir sebep olmadan, katır durmuş ve yerinden kıpırdamaz olmuş. Adam denemiş, katırı Hıristiyanca yollarla, çok dostça yollarla, şiddetsiz yollarla ikna etmeye çalışmış. Adam bir Quaker’mış: Katırı dövemezmiş, kötüleyemez, paylayamazmış, ona kötü sözler kullanamazmış; öfkeyle dolmuş, ama katırı nasıl dövmeli?

Onu dövmek istemiş, bu yüzden katıra şöyle demiş: ‘Doğru düzgün davran, çünkü ben bir Quaker’ım… Seni dövemem, seni paylayamam, sana şiddetle davranamam… Ama hatırla, katır, seni Hıristiyan olmayan birine satabilirim!’

Hıristiyanların kendi dünyaları vardır ve Hıristiyan olmayanlar onların karşıtıdır. Hıristiyan olan biri Hıristiyan olmayan birinin Tanrı’nın krallığına ulaşabileceğini düşünemez. Bir Hindu, bir Cayna başkalarının mutluluk alemine girebileceğini düşünemez… İmkansızdır. Düşünce kısıtlama, engel, sınır yaratır ve lehine olmayan herkes aleyhine olarak kabul edilir. Benim tarafımda olmayan bana karşıdır.

Nasıl her yerde olabilirsin? Hıristiyanların yanında olabilirsin; Hıristiyan olmayanların yanında olabilirsin. Hinduların yanında olabilirsin, ama Hindu olmayanların, Müslümanların yanında da olabilirsin. Düşünce bir yerlerde aleyhine olacaktır… Birinin ya da bir şeyin aleyhine. Eksiksiz olamaz. Hatırla: Düşünce eksiksiz olamaz; ancak düşüncesizlik eksiksiz olabilir.

İkinci olarak: Düşünce her zaman zihinden gelir, her zaman zihnin bir yan ürünüdür. O senin tavrındır, spekülasyonundur, önyargındır; o senin tepkindir, formülasyonundur, kavramındır, felsefendir, ama başlı başına varoluş değildir. O varoluş hakkında bir şeydir; varoluşun kendisi değildir.

Bir çiçek var. Onun hakkında bir şey söyleyebilirsin; bu bir düşüncedir. Onun güzel olduğunu söyleyebilirsin, onun çirkin olduğunu söyleyebilirsin, onun kutsal olduğunu söyleyebilirsin; ama çiçek hakkında ne dersen de, bu çiçek değildir. Çiçek senin düşüncelerin olmadan vardır ve sen ne zaman çiçek hakkında düşünsen, çiçekle aranda bir engel yaratırsın.

Çiçeğin senin düşüncelerine ihtiyacı yoktur. O vardır. Düşüncelerini bırak. O zaman kendini çiçeğe bırakabilirsin. Bir gül hakkında ne dersen de anlamsız olacaktır, ne kadar anlamlı gelirse gelsin anlamsızdır. Senin söylediklerine ihtiyaç yoktur. Bu çiçeğe herhangi bir varoluş vermez. Seninle çiçek arasında saydam bir tabaka yaratır, bir kısıtlama yaratır. Bu yüzden ne zaman düşünce olsa, sen önlenmiş olursun; varoluşa açılan kapı kapanmış olur.

Bu sutra şöyle diyor:

Hiçliği düşünerek, kısıtlı-benlik kısıtlamalarından kurtulur.

Düşünmezsen, yalnızca var olursun, tamamen uyanık, farkında olursun, düşünce bulutları olmazsa, kısıtlanmamış olursun. Beden yalnızca beden değildir… Zihin daha derin bir bedendir. Beden maddeden oluşur; zihinde maddeden oluşur… İncelikli, daha rafine. Beden dış katmandır, zihin iç katmandır. Ve bedenden ayrılmak kolaydır. Zihinden ayrılmak daha zordur, çünkü zihinde sen daha fazla kendinmiş gibi hissedersin.

Biri bedeninin hasta olduğunu söylese alınmazsın. Ona o kadar bağlı değilsin; o senden biraz uzakta. Ama biri zihninin patolojik, hasta olduğunu söylese alınırsın. Adam sana hakaret etmiştir. Zihne daha yakınsın. Biri bedenin hakkında bir şey söylese bunu hoşgörebilirsin. Biri zihnin hakkında bir şey söylese, buna hoşgörü göstermek imkansızdır, çünkü daha derine vurmuştur.

Zihin bedenin içsel katmanıdır. Zihin ve beden iki ayrı şey değildir: Bedeninin dış katmanı beden, iç katmanı zihindir. Tıpkı evinde olduğu gibi: Evi dışarıdan da görebilirsin, içeriden de. Dışarıdan duvarların dış katmanları görünür; içeriden iç katman görünür. Zihin senin iç katmanındır. O sana daha yakındır, ama yine de bedendir.

Ölümde dış bedenin geride kalır, ama sen içsel, incelikli katmanı yanında götürürsün. Ona öyle bağlanmışsın ki, ölüm bile seni zihninden ayıramaz. Zihin devam eder. İşte bu yüzden geçmiş doğumların bilinebilir, çünkü sen hala tüm sahip olduğun zihinleri taşıyorsun. Onlar orada. Diyelim bir zaman köpektin, köpek zihni hala yanında. Diyelim bir zamanlar ağaçtın, ağaç zihni hala yanında. Diyelim bir zamanlar kadın ya da erkektin, o zihinleri de taşıyorsun. Tüm zihinleri taşıyorsun. Onlara o kadar bağlanmışsın ki, asla bırakmıyorsun.

Ölümde dış katman çözünür, ama iç katman taşınır. Bu çok incelikli, maddesel bir şeydir. Gerçekte, yalnızca enerji titreşimleridir, düşünce titreşimleridir. Onları taşırsın ve taşıdığın düşünce düzenine göre yeni bir bedene girersin. Düşünce düzenine göre, arzu düzenine göre, zihne göre, kendine yine, yeni bir beden yaratırsın. Plan zihindedir ve dış katman yine biriktirilir.

İlk sutra bedeni bir kenara bırakmak üzerinedir. İkinci sutra zihni, iç bedeni bir kenara bırakmak üzerinedir. Ölüm bile seni ayıramaz… Yalnızca meditasyon ayırabilir. İşte bu yüzden meditasyon daha büyük bir ölümdür, daha derin bir cerrahidir… Ölümün kendisinden daha derindir. İşte bu yüzden bunca korku vardır. İnsanlar meditasyon hakkında konuşur dururlar, ama asla yapmazlar. Konuşurlar, bu konuda yazarlar, bu konuda vaaz verirler, ama asla yapmazlar. Meditasyon hakkında derin bir korku vardır ve korku, ölüm korkusudur.

Meditasyon yapanlar, bir ya da öteki gün bir noktaya gelirler, korkuya kapılırlar, geriye fırlatılırlar. Bana gelirler, ‘Artık giremiyoruz, İmkansız oldu’ derler. Bir nokta gelir, insan ölmekte olduğunu hisseder. Ve o nokta, herhangi bir ölümden de derin bir ölüm noktasıdır; çünkü şimdi en içerideki ayrılmaktadır, en iç kimlik parçalanmaktadır. İnsan ölmekte olduğunu hisseder; insan artık varolmayışa gittiğini hisseder. Derin bir uçurum açılır, sonsuz bir boşluk açılır. İnsan korkar, geriye koşup bedene tutunur, böylece fırlatılmaktan kurtulur, çünkü ayaklarının altındaki toprak kaymaktadır, alınmaktadır. Bir vadi, bir hiçlik açılmaktadır.

Bu yüzden insanlar, deneseler bile, daima yüzeysel olarak denerler; meditasyonla oyun oynarlar. Daha derine giderlerse artık var olmayacaklarının bilinçsizce farkındadırlar. Ve bu doğrudur, haklı bir korkudur… Artık kendin olmayacaksın. Bir kez o uçurumu, o shunyayı, boşluğu tanıyınca, bir daha asla aynı olmayacaksın.

Geri dönersin, ama dirilmişsindir, yeni bir adam olmuşsundur. Eskisi kaybolmuştur. Onun izini bile bulamazsın, nereye gittiğini bulamazsın. Eskisi zihinle özdeşleşmekti. Artık zihinle özdeşleşmezsin. Artık zihni kullanabilirsin, bedeni kullanabilirsin, ama onlar artık araç olmuştur; sen onların üstündesin. Ne yaparsan yap, yapabilirsin, ama sen onlarla bir değilsin. Bu özgürlük verir. Ama bu ancak hiçliği düşünürken olur.

Hmm… Bu çok çelişkili… Hiçliği düşünerek. Şeyler hakkında düşünebilirsin. Şeyler hakkında düşünebilirsin. Hiçlik hakkında nasıl düşünebilirsin? Bu ‘hiçlik’ ne anlama geliyor? Ve onun hakkında nasıl düşünebilirsin? Ne zaman bir şey hakkında düşünsen, o bir şey olur, bir nesne olur, bir düşünce olur ve düşünceler şeylerdir. Hiçliği nasıl düşünebilirsin? Yapamazsın, ama bu çaba esnasında, hiçliği düşünme çabası esnasında düşünce kaybolur, düşünce çözülür.

Zen koanlarını duymuşsundur. Zen ustaları arayana, üzerinde düşünmesi için saçma bir bilmece verir… Ve bu düşünülemeyen bir şeydir. Bilerek, sırf düşünceyi durdurmak için verilir. Örneğin, arayana şöyle derler: ‘Git ve orijinal yüzünün ne olduğunu bul: Doğmadığın zamanki yüzünü. Sahip olduğun bu yüz hakkında düşünme; doğumdan önce sahip olduğun yüzü düşün.’

Onun hakkında nasıl düşünebilirsin? Doğumdan önce yüz yoktu; yüz doğumla gelir. Yüz bedenin parçasıdır. Senin yüzün yok; yalnızca bedenin yüzü var. Gözlerini kapattığında yüzün olmaz. Yüzünü ayna aracılığı ile tanırsın. Onu kendin görmedin ve onu göremezsin, bu yüzden insan nasıl orijinal yüzü hakkında düşünebilir? Ama insan deneyebilir; çabanın kendisi yardımcı olur.

Arayan dener, dener… Ve imkansızdır. Ustaya tekrar tekrar gelir ve sorar: ‘Bu orijinal yüz mü?’ Ve o daha ustaya söylemeden usta der ki: ‘Yanlış. Getirdiğin her ne ise yanlış olacak.’

Arayan aylarca tekrar tekrar gelir. Bir şey bulur, bir şey hayal eder ve yüzü görür… ‘Orijinal yüz böyle mi?’ Ve usta, ‘Hayır!’ der. Ve her ‘Hayır, hayır!’ dendiğinde arayanın kafası daha da karışır. Düşünemez olur. Dener, dener, dener ve başarısız olur… Temel şey o başarısızlık. Bir gün tamamen başarısız biri olur. O başarısızlık içinde her tür düşünce durur ve adam orijinal yüzün düşünülemeyeceğini fark eder. Düşünce durur.

Ve ne zaman bu son sefer bir arayanın başına gelse, ustasına geldiğinde, ustası şöyle der: ‘Artık gerek yok. Orijinal yüzü görüyorum.’ Gözler boştur. Arayan bir şey söylemek için değil, yalnızca ustaya yakın olmak için gelmiştir. Herhangi bir yanıt bulmamıştır. Yanıt yoktur. O ilk defa yanıtsız gelmiştir. Bunun yanıtı yoktur. Arayan sessizce gelir.

Her gelişinde bir yanıt vardı. Zihin oradaydı, düşünce oradaydı… Arayan o düşünce ile kısıtlanmıştı. Bir yüz bulmuş ya da hayal etmişti… O yüzle kısıtlanmıştı. Artık orijinal oldu; artık kısıtlanma yok. Artık yüzü yok, fikri yok, düşüncesi yok. Zihinsiz geldi. Zihinsizlik durumu budur.

Bu zihinsizlik durumunda, kısıtlı benlik kısıtlamalarından kurtulur. Kısıtlamalar çözülür. Aniden her yerde olursun, aniden herkes olursun. aniden ağaçta, taşta, gökyüzünde, dostta, düşmanda olursun… Aniden her yerde olursun. Tüm varoluş ayna olur… Sen her yerdesin, yansıyorsun. Bu durum, mutluluk durumudur. Artık hiçbir şey seni rahatsız edemez, çünkü sen dışında hiçbir şey yok. Artık hiçbir şey sana zarar veremez; sen dışında hiçbir şey yoktur. Artık ölüm yoktur, çünkü sen ölümde bile varsın. Artık sana karşı hiçbir şey yok. Yalnızca sen varsın.

Mahavira bu yalnızlığa kaivalya, yani mutlak yalnızlık adını verir. Neden yalnız?.. Çünkü her şey karışmıştır, soğurulmuştur, sen olmuştur. Bu durumu iki şekilde ifade edebilirsin. ‘Yalnızca ben varım. Aham Brahmasmi… Ben Tanrı’yım, ilahi olanım, bütünüm. Her şey bana geldi; tüm ırmaklar benim okyanusuma karıştı. Yalnız başına ben varım. Başka hiçbir şey yok’ diyebilirsin. Sufi gizemcileri bunu söyler ve Müslümanlar sufilerin neden bu tür şeyler söylediklerini hiç anlayamaz. Bir sufi şöyle der: ‘Tanrı yok. Yalnızca ben varım.’ Ya da: ‘Ben Tanrı’yım.’ Bu artık ayrım olmadığını söylemenin olumlu yoludur. Buda olumsuz bir yol kullanır. Der ki: ‘Ben artık yokum. Hiçbir şey yok.’

İkisi de doğrudur, çünkü her şey bana dahil olduğunda, ben demenin anlamı kalmaz. Ben her zaman senin karşıtıdır; ‘ben’ daima ‘sen’ e karşıdır. Sen ile ilişkili olarak ben anlamlıdır. Sen olmadığında ben anlamsız olur. Bu yüzden Buda ben yok, hiçbir şey yok, der. Ya her şey sen olmuştur ya da sen olmayan-benlik olmuştur ve sen her şeyin içinde çözülürsün.

İki ifade de doğrudur. Elbette, hiçbir ifade tamamen doğru değildir, işte bu yüzden zıt ifadeler de her zaman doğrudur. Her ifade kısmidir, parçadır; işte bu yüzden zıt ifadeler de doğrudur… O da bunun bir parçasıdır. Bunu hatırla. Ne ifade edersen et doğru olabilir ve zıddı da doğru olabilir… Gerçekten de, doğru olacaktır, çünkü her ifade yalnızca bir kısımdır.

Ve iki tür ifade vardır: Olumlu ya da olumsuz olanı seçebilirsin. Olumlu olanı seçersen olumsuz olan doğru değilmiş gibi görünür. Değildir, o tamamlayıcıdır. Aslında ona karşı değildir. Bu yüzden Brahma, bütün de desen, Nirvana, hiçlik de desen, aynıdır. İkisi aynı deneyimi oluşturur ve deneyim şudur: Hiçliği düşünerek onu tanımak…

Bu teknik hakkında bazı temel şeylerin anlaşılması gerekir. Bir: Düşünerek varoluştan ayrılırsın. Düşünmek bir ilişki değildir, bir köprü değildir, bir iletişim değildir… O bir engeldir. Düşünmeyerek ilişki kurarsın, köprü kurarsın; birlik içinde olursun. Biri ile konuşurken, ilişkili değilsindir. Konuşmanın kendisi bir engele dönüşür. Ne kadar çok konuşursan, o kadar uzaklaşırsın. Biri ile sessiz kalırsan, ilişkili olursun. Sessizlik gerçekten derinse ve zihninde hiç düşünce yoksa, iki zihin de tamamen sessizse, bir olmuşsundur.

İki sıfır iki olmaz. İki sıfır bir olabilir. İki sıfırı eklersen iki olmazlar, daha büyük bir sıfır olurlar: Bir… Ve gerçekte, bir sıfır daha büyük olamaz: Daha büyük, daha küçük. Sıfır yalnızca sıfırdır. Ona bir şeyler ekleyemezsin, ondan bir şeyler çıkaramazsın. Sıfır bütündür. Ne zaman biri ile sessizliğe gömülsen, bir olursun. Varoluşla birlikte sessiz kalırsan, onunla bir olursun.

Bu teknik varoluşla sessiz kalmanı söylüyor, o zaman Tanrı’nın ne olduğunu bilirsin. Varoluşla ancak bir diyalog vardır ve o da sessizliktedir. Varoluşla konuşursan, ıskalarsın. O zaman kendi düşüncelerine sarınırsın.

Bunu bir deney olarak dene. Herhangi bir şeyle, bir deney olarak dene… Hatta bir taşla. Onunla sessiz ol… Onu eline al ve sessiz ol… Ve bir birlik olacaktır. Sen taşın derinliklerine gideceksin ve taş da senin derinliklerine gidecek. Sırların taşa açılacak ve taş kendi sırlarını sana açacak. Ama ona karşı dil kullanamazsın. Taş dil bilmez. Sen dil kullandığın için, onunla ilişki kuramazsın.

Ve insan sessizliğini tamamen kaybetmiştir. Hiçbir şey yapmazken de sessiz değilsin, zihin bir şeyler yapmaya devam eder. Bu daimi içsel konuşma yüzünden, bu daimi içsel gevezelik yüzünden sen hiçbir şeyle ilişki kuramazsın.  Sevdiklerinle bile ilişki kurmazsın, çünkü bu gevezelik sürer gider.

Karınla oturuyor olabilirsin: Kendi zihninde gevezelik etmektesindir; o da kendi zihninde gevezelik etmektedir. İkisi de gevezelik etmektedir. Birbirlerinden çok uzaktırlar, kutuplar kadar uzak. Sanki biri bir yıldızda, diğeri başka yıldızdaymış ve aralarında sonsuz uzay varmış gibi. O zaman aralarında bir yakınlık olmadığını hissederler ve sonra birbirlerini suçlarlar: ‘Beni sevmiyorsun.’

Aslında mesele bu değildir. Aşk mümkün değildir. Aşk bir sessizlik çiçeğidir. Yalnızca sessizlik içinde çiçeklenir, çünkü birlik içinde çiçeklenir. Düşünceler olmadan duramıyorsan, aşık olamazsın. Sonra dua imkansız olur… Ama biz dua ederken bile gevezelik ederiz. Bizim için dua Tanrı ile gevezelik etmektir.

Gevezelik etmeye o kadar koşullanmışız ki kiliseye ya da tapınağa gitsek bile orada da gevezelik etmeye devam ederiz. Tanrı ile gevezelik ederiz, Tanrı ile konuşuruz. Bu tamamen saçmadır. Tanrı, varoluş, senin dilini anlamaz. Varoluş tek bir dili anlar… O da sessizliğin dilidir. Ve sessizlik ne Sanskritçe’dir ne Arapça’dır, ne İngilizce’dir, ne de Hintçe’dir. Sessizlik evrenseldir; kimseye ait değildir.

Yeryüzünde en az dört bin dil vardır ve herkes kendi diline kapanmıştır. Onun dilini bilmiyorsan onunla ilişki kuramazsın. İlişki kuramazsın. Ben senin dilini bilmezsem, sen de benim dilimi bilmezsen, ilişki kuramayız. Birbirimize yabancı oluruz. Birbirimizin içine işleyemeyiz, birbirimizi anlayamayız, sevemeyiz. Bu yalnızca temel evrensel bir dili bilmediğimiz için oluyor. Sessizliğin dilini.

Gerçekte insan yalnızca sessizlik aracılığı ile ilişki kurabilir. Eğer sessizliğin dilini biliyorsan, o zaman her şeyle ilişki kurabilirsin; çünkü taşlar sessizdir, ağaçlar sessizdir, gökyüzü sessizdir… O varoluşsaldır. Yalnızca insani değil, varoluşsaldır. Her şey sessizliğin ne olduğunu bilir, her şey sessizlik içinde var olur.

Elinde bir taş olsa, taş kendi içinde gevezelik ediyor olmaz, sen gevezelik ediyor olursun… İşte bu yüzden taşla ilişki kuramazsın. Ve taş açıktır, kırılgandır, davetkardır. Taş sana kucak açar, ama sen gevezelik etmektesin ve taş gevezeliği anlayamaz… Bu engel olur. Bu yüzden insanlarla bile derin ilişki kuramazsın; yakınlık olmaz. Dil, sözcükler her şeyi mahveder.

Meditasyon sessizlik demektir: Hiçbir şey hakkında düşünmemek. Hiç düşünmemek, yalnızca olmak… Açık, hazır, buluşmaya hazır, kucak açan, alıcı, sevgi dolu olmak, ama hiç düşünmemek. O zaman sonsuz aşk başına gelir ve sen asla kimsenin seni sevmediğini söylemezsin. Asla söyleyemezsin, asla hissetmezsin. Şimdi, ne yaparsan yap, bunu söyler, bunu hissedersin. Söylemeyebilirsin bile. Biri seni seviyormuş gibi yapabilirsin, ama içten içe, derinliklerde bilirsin.

Aşıklar bile birbirlerine, ‘Beni seviyor musun?’ diye sorar dururlar. Pek çok şekilde durmaksızın sorarlar. Herkes korku içinde, kararsız ve güvensizdir. Pek çok şekilde aşığın onları gerçekten sevip sevmediğini anlamaya çalışırlar. Ve asla emin olamazlar, çünkü aşık, ‘Evet, seni seviyorum’ diyebilir, ama bu herhangi bir garanti vermez. Nasıl rahat olabilirsin ki? Onun seni kandırıp kandırmadığını nasıl bilebilirsin? Tartışabilir, seni kandırabilir. Seni düşünsel olarak kandırabilir, ama yürek ikna olmaz. Bu yüzden aşıklar hep ıstırap içindedir. Diğerinin sevdiği gerçeğine ikna olamazlar. Nasıl ikna olabilirsin?

Gerçekte dil aracılığı ile ikna etmenin yolu yoktur. Ve sen dil aracılığı ile soruyorsun ve aşık yanındayken zihinde gevezelik ediyor, sorguluyor, tartışıyorsun. Asla ikna olmazsın ve hep sevilmediğini hissedersin ve bu en derin acı haline gelir. Bunun olmasının sebebi birinin seni sevmemesi değil. Bu oluyor, çünkü sen duvarlarla çevrilmişsin. Kendi düşüncelerinle çevrilmişsin; hiçbir şey içeri giremez. Onları bırakmazsan düşüncelerin düşüncelerin ardına geçilemez. Onları bırakabilirsen, tüm varoluş içine işler.

Bu sutra şöyle diyor:

Hiçliği düşünerek, kısıtlı-benlik kısıtlamalarından kurtulur.

Kısıtlanmamış olursun. Bütün olursun. Evrensel olursun. Her yerde olursun. Ve sonra coşku olursun. Şu anda acıdan başka bir şey değilsin. Sinsi olanlar, acı içinde olmadıklarını söyleyerek kendilerini aldatırlar ya da bir şeyin değişeceğini, bir şeyin olacağını ve yaşamın sonunda erişeceklerini umarlar… Ama sen acı içindesin.

Yüzler, aldatmacalar, sahte yüzler yaratabilirsin; durmaksızın gülümseyip durabilirsin, ama derinliklerde, acı içinde olduğunu biliyorsun. Bu doğaldır. Düşüncelerle sınırlanmışken acı içinde olacaksın. Sınırsızken, düşüncelerin ötesindeyken – uyanık, bilinçli farkında, ama düşünce bulutları olmadan- coşku olacaksın, mutluluk olacaksın.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment