86. Teknik : Algılanamaz olanı düşün

by admin

Diyelim ki bir şey hakkında tefekküre dalmışsın, algının ötesinde, kavrayışın ötesinde, olmamanın ötesinde… Sen.

Diyelim ki bir şey hakkında tefekküre dalmışsın, algının ötesinde… Görülemeyen, algılanamayan bir şey. Ama görülemeyen bir şey hayal edebilir misin? Her zaman görülebilen şeyler hayal edilebilir. Algılanamayan bir şeyi nasıl hayal edebilirsin, nasıl varsayabilirsin?

Algılayamadığın şeyi hayal edemezsin. Görülemeyen ve algılanamayan bir şeyi düşleyemezsin bile. İşte bu yüzden düşlerin bile gerçekliğin gölgeleridir. Hayal gücün bile saf hayal gücü değildir, çünkü ne hayal edersen et bir şekilde tanımışsın. Yeni kombinasyonlar yaratabilirsin, ama kombinasyonun tüm unsurlarını tanımış, algılamışsındır.

Gökyüzünde bulut gibi uçan altından bir dağı hayal edebilirsin. Hiç böyle bir şey algılamamışsındır, ama bir bulut, bir dağ ve altın algılamışsındır. Bu üç unsur birleştirilebilir. Hayal gücü orijinal değildir; daima algıladığın bir şeylerin kombinasyonudur.

Bu teknik şöyle diyor:

Diyelim ki bir şey hakkında tefekküre dalmışsın, algının ötesinde.

Bu imkansızdır, ama bu yüzden yapmaya değer, çünkü çaba gösterirken başına bir şey gelir. Sen algılama yeteneği edineceğinden değil… Algılanamayan bir şeyi algılamaya çalışırsan, tüm algılar kaybolur. Çaba gösterirken, hiç görmediğin bir şeyi görmeye çalışırsan, gördüğün her şey kaybolur.

Çaba göstermekte ısrar edersen, sana pek çok imge gelir… Onlardan kurtulmalısın, çünkü bunu gördüğünü biliyorsun; bu algılanabilir. Aslında olduğu haliyle görmemiş olabilirsin, ama hayal edebiliyorsan algılanabilir bir şeydir. Kurtul ondan. Kurtulmaya devam et. Bu teknik, algılanamayan üzerinde ısrar edilmesi gerektiğini söylüyor.

Ne olacak? Kurtulmaya devam edersen, zahmetli bir çaba olacak, çünkü pek çok imge belirecek. Zihnin pek çok imge, pek çok düş sağlayacak; pek çok kavram, pek çok simge gelecek. Zihnin yeni kombinasyonlar yaratacak, algılanamayan bir şey olmadığı sürece kurtulmaya devam et. O nedir?

Kurtulmaya devam edersen, bir nesne olan hiçbir şey gelmeyecek, yalnızca imgesiz, simgesiz, düşsüz, resimsiz zihin ekranı olacak. O anda bir dönüşüm gerçekleşecek. Ekran oradayken, imgesizken, kendinin farkına varacaksın. Algılayanın farkına varacaksın. Algılanacak hiçbir şey yokken dikkatin yönü değişecek. Tüm bilinç yansıyacak. Görecek hiçbir şey olmadığında, ilk defa kendi benliğinin farkına varacaksın. Kendini görmeye başlayacaksın.

Bu sutra şöyle diyor:

Diyelim ki bir şey hakkında tefekküre dalmışsın, algının ötesinde, kavrayışın ötesinde, olmamanın ötesinde… Sen.

O zaman senin başına sen gelirsin. İlk defa algılayanın, kavrayanın, bilenin farkına varırsın. Ama bu özne hep nesnelerde saklıydı. Belirli şeyleri bilirsin, ama bileni hiç bilmezsin. Bilen, bilginin içinde kaybolmuştur.

Seni görüyorum, sonra bir başkasını görüyorum ve bu süreç devam ediyor. Doğumdan ölüme kadar bunu, şunu, ötekini görüyorum ve görmeye devam ediyorum. Ve gören, bu süreci gören unutuluyor; kalabalıkta kayboluyor. Kalabalık bir nesneler kalabalığı ve özne kayboluyor.

Bu sutra diyor ki algının, kavrayışın ötesinde.. Zihinle kavrayamayacağın bir şey hakkında, olmamanın ötesinde bir şey hakkında tefekküre dalmaya çalışırsan… Zihin hemen görülemeyecek, kavranamayacak bir şeyse onun var olmadığı söyler. Zihin hemen tepki gösterir, eğer bir şey görülemiyorsa, algılanamıyorsa, kavranamıyorsa, o zaman zihin yoktur. Zihin onun var olmadığını söyler. Zihin kurbanı olma.

Bu sutra şöyle diyor: Algının ötesinde, kavrayışın ötesinde, olmamanın ötesinde. Zihin bunun hiçbir şey olduğunu, var olamadığını, bunun olmayan bir şey olduğunu söyleyecek. Sutra diyor ki, ona inanma. Olmamanın ötesinde, var olan ve algılanamayan, kavranamayan bir şey olduğunu söylüyor: O sensin.

Kendini algılayamazsın, yoksa algılayabilir misin? Kendinle karşı karşıya geldiğin, kendini tanıdığın bir durum hayal edebiliyor musun? ‘Kendini bilmek’ terimini kullanıp duruyorsun, ki bu tamamen saçmadır, çünkü sen kendini bilemezsin. Benlik her zaman bilendir. Bir bilinene indirgenemez, bir nesneye indirgenemez.

Örneğin, kendini bilebileceğini düşünüyorsan, o zaman senin bildiğin benlik senin benliğin olmaz, asıl benlik kendini bilen olur. Sen daima bilen olarak kalırsın; bilinen olamazsın. Kendini kendi önüne koyamazsın; hep geri çekilirsin. Her ne biliyorsan, bu sen olamazsın… Bu senin onu bilemeyeceğin anlamına gelir. Başka şeyleri bildiğin şekilde bilemezsin onu.

Kendimi, sen gördüğüm şekilde göremem. Gören kim olur? Her ilişki bir bilgi, görme, algı ilişkisi olduğundan, en az iki şey vardır: Bilen ve bilinen. Bu anlamda kendini bilmek imkansızdır, çünkü yalnızca bir kişi vardır. Orada bilen ve bilinen birdir; gözlenen ve gözlemleyen birdir. Kendini bir nesneye dönüştüremezsin.

Bu yüzden ‘kendini bilmek’ deyimi yanlıştır, ama bir şey aktarır, doğru bir şey söyler. Çok farklı bir anlamda, başka şeyleri bilmekten tamamen farklı bir anlamda kendini bilebilirsin. Bilinecek hiçbir şey olmadığında, tüm nesneler kaybolduğunda, hepsinden kurtulduğunda, aniden kendinin farkına varırsın. Ve bu farkındalık ikili değildir: Nesne ve özne yoktur. Yalnızca öznellik vardır.

Bu farkındalık farklı türden bir biliştir. Bu farkındalık sana farklı bir varoluş boyutu verir. İkiye bölünmüş olmazsın. Kendinin farkında olursun. Sen algılamıyorsun, kavramıyorsun, ama o varoluşsal… En varoluşsal şey.

Şu şekilde düşünmeye çalış: Enerjimiz var. O enerji nesnelere gidiyor. Enerji durağan olamaz. Onu mutlak yasalardan biri olarak hatırla: Enerji durağan olamaz, o dinamiktir. Aksi olamaz. Dinamiklik onun doğasıdır… Enerji hareket eder. Seni gördüğüm zaman, enerjim sana doğru akıyor, sonra bana geri geliyor… Bir çember oluşuyor.

Enerjim sana doğru akıyorsa ve geri gelmiyorsa, seni bilemem. Bir çembere ihtiyaç vardır: Enerjinin gitmesi ve sonra bana dönmesi gereklidir. Geri gelişi ile seni bana getirir. Seni bilirim. Bilgi, enerji çember oluşturdu anlamına gelir. Özneden nesneye gitmiş ve sonra geri dönerek orijinal kaynağına gelmiştir. Bu şekilde yaşamaya devam edersem -diğerleri ile çemberler oluşturursam- asla kendimi bilemem, çünkü enerjim diğerlerinin enerjileri ile dolmuştur. Enerji o imgeleri getirir, o imgeleri bana nakleder. İşte böyle bilgi toplarsın.

Bu teknik, nesnenin olduğu yerden kaybolmasına izin ver, der. Bırak enerjin bir boşlukta hareket etsin. Enerji senden uzaklaşsın, ama onunla kavranacak nesne olmasın, algılanacak nesne olmasın. Enerji boşluğun içinde gitsin ve geri gelsin; nesne olmasın. Enerji sana bilgi getirmesin. Boş, saf gelsin. Hiçbir şey getirmesin. Yalnızca kendini getirsin. Bakir olarak gelsin… Ona hiçbir şey girmiş olmasın; saf kalsın.

Meditasyonun tüm süreci budur işte. Sessizce oturursun ve enerjin hareket eder. Kirlenmesine sebep olacak, dolanabileceği, etkilenebileceği, bir olabileceği nesne olmaz. Sonra onu kendine getirirsin. Nesne, düşünce, imge yoktur. Enerji hareket eder, hareket saftır ve sonra sana geri döner… Bakir olarak. Senden çıktığı haliyle geri döner; hiçbir şey taşımaz. Boş bir araç olarak sana gelir, sana çarpar. Onunla taşınan bilgi yoktur; kendi başına gelmektedir. O saf enerjinin içine işlemesinde kendinin farkına varırsın.

Enerji başka bir şeyi getiriyorsa, o zaman o bir şeyin farkına varırsın. Bir çiçeğe bakarsın. Enerji, çiçeği sana getirmektedir: Çiçek imgesi, çiçek kokusu, çiçek rengi. Enerji, çiçeği sana getirmektedir. Seni çiçekle tanıştırmaktadır. O zaman çiçekle tanışırsın. Enerji çiçekle kaplanmıştır. Asla enerji ile, sen olan saf enerji ile tanışmazsın.

Onu etkileyecek hiçbir şey yoksa, eğer o koşullanmamış olursa, gittiği gibi gelirse, kendinden başka hiçbir şey getirmezse, sen kendinin farkına varırsın. Bu saf enerji çemberidir: Başka bir şeye gitmeyen, senin içinde bir çember yaratan enerji. O zaman başkası olmaz, yalnızca kendi içinde hareket eden sen olursun. Bu hareket kendini bilme, kendini aydınlatma olur. Temel olarak tüm meditasyon teknikleri, hepsi, bunun farklı varyasyonlarıdır.

Diyelim ki bir şey hakkında tefekküre dalmışsın, algının ötesinde, kavrayışın ötesinde, olmamanın ötesinde… Sen.

Eğer bu olabilirse, o zaman ilk defa kendinin, benliğinin, varoluşunun farkına varırsın… Öznellik.

İki tür bilgi vardır; Nesnelere dair bilgi ve öznellik bilgisi. Bilinenin, bilinebilenin bilgisi ve bilenin bilgisi. Ve bir insan milyonlarca, milyonlarca şey bilebilir, tüm dünyaya aşina olabilir, ama bilenin farkında değilse cahildir. Bilgili olabilir, ama bilge değildir. Çok bilgi toplamış olabilir, ama insanı bilen kılan temel şey eksiktir: Kendinin farkında değildir.

Upanişadlar’da bir hikaye vardır. Bir delikanlı olan Svetketu, ustanın yanından evine dönmüş. Tüm sınavlarından geçmiş, hem de iyi derecelerle. Ustanın ona verebileceği her şeyi almış. Çok egoist olmuş.

Babasının evine ulaştığında, babasının Svetketu’ya sorduğu ilk şey şu olmuş: ‘Çok bilgili görünüyorsun ve bilgin seni çok egoist kılıyor… Yürüyüş tarzın, eve girerkenki halin. Sana soracak tek bir sorum var. Her şeyi bileni bildin mi? Bilerek her şeyin bilindiği o şeyi bildin mi? Kendini bildin mi?’

Svetketu şöyle demiş: ‘Ama okulda bununla ilgili ders yok ve usta hiç bu konuda konuşmadı. Ben bilinebilecek her şeyi biliyorum. Bana istediğini sor, sana yanıt veririm. Ama sen nasıl bir soru soruyorsun? Bu hiç konuşulmadı.’

Baba, ‘O zaman geri dön ve bilinerek her şeyin bilindiği o şeyi bilmeden, hakkında hiçbir şeyin bilinmediği şeyi bilmeden geri dönme. İlk önce kendini bil’ demiş.

Svetketu geri dönmüş. Ustasına şöyle demiş: ‘Babam eve dönmeme izin vermiyor, beni oraya kabul etmiyor, çünkü ailemizdeki bireylerin yalnızca doğumları sebebiyle Brahmin olmadığını söylüyor. Biz bilenleriz, Brahma’yı bilenleriz, Brahminleriz, ama yalnızca doğum sayesinde değil, gerçek, orijinal bilgi sayesinde. Bu yüzden şöyle dedi, ‘Gerçek bir Brahmin olmadığın sürece, yalnızca doğumun yüzünden değil, Brahma’yı bilerek Brahmin olmadığın sürece, nihai olanı bilmediğin sürece eve girme. Sen bize layık değilsin. Bu yüzden, şimdi bana bunu öğret.’

Öğretmen: ‘Öğretilebilecek her şeyi sana öğrettim. Ve bu öğretilemeyecek bir şey. Bu yüzden bir şey yap: Ona açık ol yeter. Doğrudan öğretilemez bu. Yalnızca alıcı ol; bir gün olur. Ashram’ın bütün ineklerini al…’ Ashram’ın bir sürü ineği varmış; dört yüz kadar diyorlar. ‘Bütün inekleri ormana götür. İneklerle kal: Düşünmeyi bırak, söze dökmeyi bırak, inek ol. İneklerle kal, onları sev, inekler kadar sessiz ol. İnekler bin tane olduğunda geri gel.’

Böylece Svetketu dört yüz inekle ormana gitmiş. Düşünmenin faydası yokmuş, konuşacak kimse yokmuş. Yavaş yavaş zihni tıpkı bir inek zihni gibi olmuş. Sessizce ağaçların altında oturuyormuş ve senelerce beklemesi gerekmiş, çünkü ancak inekler bin tane olduğunda geri dönebilecekmiş. Yavaş yavaş zihninden dil kaybolmuş. Yavaş yavaş zihninden toplum kaybolmuş. Yavaş yavaş insanlıktan çıkmış. Gözleri inek gözleri gibi olmuş.

Bu hikaye çok güzeldir. Hikaye, onun saymayı unuttuğunu söyler… Dil kaybolduğu zaman, söze dökme kaybolduğu zaman… Saymayı unutmuş, ne zaman dönmesi gerektiğini unutmuş. Hikaye güzeldir. İnekler demiş ki: ‘Svetketu, bin tane olduk. Artık bırak efendimizin evine geri dönelim. Bekliyor olmalı.’

Svetketu geri dönmüş ve ustası diğer müritlere, ‘İnekleri sayın’ demiş.

İnekler sayılmış ve müritler, ‘Evet, bin inek var’ demişler.

Ustanın şöyle dediği anlatılır: ‘Bin değil, bin bir tane var… Bir de Svetketu.’

O ineklerin ortasında duruyormuş, sessizce, yalnızca orada bulunarak, düşünce olmadan, zihin olmadan. Tıpkı inek gibi… Saf, basit, masum. Ve ustası demiş ki: ‘Girmene gerek yok. Artık babanın evine dön. Artık biliyorsun; senin başına geldi. Neden yine bana geldin? Senin başına geldi.’

Gelir: Zihinde bilinecek nesne kalmadığında, bilen başınıza gelir. Zihin düşüncelerle dolu olmadığında, tek bir dalga olmadığında, tek bir kırışık olmadığında, sen yalnız başına orada olursun. Senden başka hiçbir şey olmaz. Doğal olarak kendi benliğinin farkına varırsın; ilk defa kendinle dolu olursun. Kendini aydınlatma gerçekleşir.

Bu sutra temel sutralardan biridir. Dene. Zahmetlidir, çünkü düşünme alışkanlığı, nesnelere tutunma alışkanlığı, algılanabilecek, kavranabilecek nesnelere tutunma alışkanlığı öyle derinlere kök salmıştır ki, öyle içine işlemiştir ki, nesnelerle ilgilenmemek için, yalnızca tanık olmak, onlardan kurtulmak ve, ‘Hayır, bu değil, bu değil!’ demek için zaman ve çok ısrarlı çaba gerekecektir.

Upanişadlar’ın tüm teknikleri iki sözcükte yoğunlaştırılmıştır: Neti, neti… Bu değil, bu değil. Zihne ne gelirse gelsin, ‘Bu değil!’ de. Demeye, kurtulmaya, tüm mobilyaları dışarı atmaya devam et. Odanın boş olması gerekir, tamamen boş. Boşluk oradayken, o zaman olur. Başka herhangi bir şey varsa, ondan etkilenmeye devam edersin ve kendini bilemezsin. Masumluğun nesnelerde kaybolur. Düşünce dolu zihin dışa doğru hareket eder. Kendinle ilişki kuramazsın.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment