87. Teknik : “Ben varım”ı hisset

by admin

Ben varım. Bu benim. Bu budur. Ah, sevgili, böyle bir durum içinde bile sınırsızca bil.

Ben varım. Asla bu duyguya derinlemesine girmezsin. Ben varım. Sen varsın, ama asla bu olgunun derinlerine inmezsin. Şiva diyor ki: Ben varım. Bu benim. Bu budur. Ah sevgili, böyle bir durum içinde bile sınırsızca bil.

Sana bir Zen hikayesi anlatayım. Üç arkadaş bir yolda yürüyormuş. Karanlık çöküyormuş ve güneş batıyormuş. Tam o sırada bir tepenin yanında duran bir keşiş fark etmişler. Keşiş hakkında konuşmaya başlamışlar, adamın burada ne yaptığını merak etmişler. İçlerinden biri, ‘Arkadaşlarını bekliyor olmalı. Manastırdan yürüyüşe çıkmış ve arkadaşları geride kalmış olmalı, bu yüzden onların gelmesini bekliyor’ demiş.

Diğeri bunu reddetmiş. ‘Bu doğru değil, çünkü birini bekliyor olsa arkaya bakar. Ama o arkaya bakmıyor. Bu yüzden benim varsayımım şu: Kimseyi beklemiyor. İneğini kaybetmiş olmalı. Akşam çöküyor ve güneş batıyor ve kısa süre sonra hava kararacak, bu yüzden ineğini arıyor olmalı. Orada, tepede duruyor ve ineğin ormanda nerede olduğunu arıyor.’

Üçüncüsü: ‘Bu doğru olamaz, çünkü çok sessiz duruyor, hiç hareket etmiyor ve bence bir şey aramıyor; gözleri kapalı. Dua ediyor olmalı. Kaybolan ineğini aramıyor, geride kalmış arkadaşlarını da beklemiyor.’

Karar verememişler. Tartışmışlar, tartışmışlar ve sonra, ‘Tepeye çıkalım ve ne yaptığını kendisine soralım.’

Böylece keşişin yanına ulaşmışlar. İlk adam sormuş: ‘Geride kalmış arkadaşlarını mı bekliyorsun?’

Keşiş gözlerini açmış: ‘Kimseyi beklemiyorum. Bekleyecek ne dostlarım, ne düşmanlarım var.’ Gözlerini yine kapatmış.

Diğeri: ‘O zaman ben haklı olmalıyım. Ormanda kaybolan ineğini mi arıyorsun?’

Keşiş, ‘Hayır, kimseyi aramıyorum… Ne inek, ne de başka biri. Ben kendim dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorum’ demiş.

Böylece üçüncü adam, ‘O zaman kesinlikle dua ediyorsun ya da meditasyon yapıyorsun’ demiş.

Keşiş gözlerini kapatmış ve şöyle demiş: ‘Hiçbir şey yapmıyorum. Ben yalnızca burada varım. Yalnızca burada bulunuyorum, hiçbir şey yapmıyorum. Ben yalnızca buradayım.’

İşte Budistler meditasyona böyle derler. Bir şey yapıyorsan, bu meditasyon değildir… Uzaklaşmışsındır. Dua edersen, bu meditasyon değildir… Gevezelik etmeye başlamışsındır. Bir sözcük kullanırsan, bu dua değildir, bu meditasyon değildir… Zihin işe karışmıştır. O adam doğru şeyi söylemiş:’Ben yalnızca burada bulunuyorum, hiçbir şey yapmıyorum.’

Bu sutra şunu diyor: Ben varım. Bu duygunun derinliklerine git. Yalnızca oturarak, bu duygunun derinliklerine git… Ben varım. Bunu hisset, düşünme, çünkü zihninde ‘Ben varım’ diyebilirsin ve bu boşuna olur. Başın senin başarısızlığındır. Başında, ‘Ben varım’ diye tekrarlama. Boşunadır, faydasızdır. Asıl noktayı ıskalarsın.

İliklerinde hisset. Tüm bedeninde hisset. Bütün bir birim olarak hisset, başında değil. Yalnızca hisset… Ben varım. ‘Ben varım’ sözcüklerini kullanma. Çünkü ben sana anlatırken sözcük kullanırım. ‘Ben varım.’ Ve Şiva Parvati’ye anlatıyordu, bu yüzden ‘Ben varım’ sözcüklerini kullanması gerekti. Yapma, tekrarlama. Bu bir mantra değil. ‘Ben varım, ben varım!’ diye tekrarlamayacaksın. Bunu tekrarlarsan uykuya dalarsın, kendi kendini hipnotize edersin.

Belli bir şeyi tekrarlar durursan, kendi kendini hipnotize edersin. İlk önce sıkılırsın, sonra uykun gelir ve sonra farkındalığın kaybolur. Ondan çok tazelenmiş, derin bir uykudan uyanır gibi çıkarsın. Sağlığın için iyidir, ama bu meditasyon değildir. Uykusuzluktan mustaripsen bir mantrayı tekrarlamayı deneyebilirsin. Bir yatıştırıcı kadar iyidir, hatta daha iyi. Belli bir sözcüğü tekrarlayıp durabilirsin: Tekdüze bir sesle tekrarlarken uykuya dalarsın.

Tekdüzelik yaratan her şey sana derin uyku verir. Bu yüzden psikanalistler ve psikologlar uykusuzluk çeken insanlara saatin tik-taklarını dinlemelerini söylerler. Dinlemeye devam et, o zaman uyursun, çünkü tik-taklar ninni olur.

Annesinin rahmindeki çocuk dokuz ay boyunca durmaksızın uyur ve annenin yüreği atar durur… Tik-tak. O bir koşullanma olur, derin bir koşullanma… Yüreğin daimi tekrarı. İşte biri seni yüreğine yaklaştırdığında, iyi hissedersin. Tik-tak… Uykun gelir, gevşersin. Tekdüzelik veren her şey gevşeme sağlar; uykuya dalabilirsin.

Bir köydeysen, bir şehirde olduğundan daha derin uyuyabilirsin, çünkü bir köy tekdüzedir. Şehir tekdüze değildir. Her an yeni bir şey olmaktadır; trafik gürültüleri değişir durur. Bir köyde her şey tekdüzedir, aynıdır. Gerçekten de, bir köyde haber yoktur, hiçbir şey olmaz; her şey bir çember halinde hareket eder. Bu yüzden köylüler derin uyur, çünkü çevrelerindeki hayat tekdüzedir. Bir şehirde, uyumak zordur, çünkü çevrendeki hayat çok sansasyoneldir; her şey değişir.

Herhangi bir mantrayı kullanabilirsin: Ram, Ram, Aum, Aum… Herhangi bir şeyi. İsa Mesih’in adını kullanabilirsin; Ave Maria’yı kullanabilirsin. Herhangi bir sözcüğü kullanabilir, tekdüze bir şekilde tekrarlayabilirsin; bu sana derin uyku verir. Hatta şunu yapabilirsin: Raman Maharshi ‘Ben kimim’ tekniğini verirdi. Ve insanlar bunu mantra olarak kullanmaya başladı. Kapalı gözlerle otururlar, ‘Ben kimim? Ben kimim? Ben kimim?’ diye tekrarlar dururlardı. Bu bir mantra halini almıştı. Amaç bu değildi.

Bu yüzden bunu bir mantra yapma, oturup, ‘Ben varım’ deme. Gerek yok. Herkes biliyor ve sen var olduğunu zaten biliyorsun; gerek yok, boşuna… Onu hisset: Ben varım. Hissetmek farklı bir şeydir, tamamen farklı. Düşünmek, hissetmekten kaçmak için bir hiledir. Yalnızca farklı değildir, bir aldatmacadır.

Ben varım diye hisset derken ne kastediyorum? Bir sandalyede oturuyorum. Ben varım diye hissetmeye başlarsam, pek çok şeyin farkına varırım: Sandalyenin üzerindeki baskı, kadifenin dokunuşu, odadan geçen hava, bedenime dokunan gürültü, sessizce dolaşan kan, yürek, durmaksızın süren soluma ve bedende ince bir titreşim. Çünkü beden bir dinamizmdir; durağan bir şey değildir. Sen titreşiyorsun. Daima ince bir titreşim var ve sen canlı olduğun sürece devam edecek. Bir titreşim var.

Bütün bu çok boyutlu şeylerin farkına varırsın. Ve olan biten pek çok şeyin ne kadar çok farkına varırsan -şu anda içinde ve dışında olan biten her şeyin farkına varırsan, ‘Ben varım’ derken kastedilen budur, bu şekilde farkına varırsan- düşünce durur, çünkü var olduğunu hissettiğinde bu öylesine eksiksiz bir olgudur ki düşünce devam edemez.

Başlangıçta düşüncelerin süzüldüğünü hissedersin. Yavaş yavaş, köklerini varoluşa saldıkça, varlık duygusu yerleştikçe, düşünceler uzaklaşır, bir mesafe hissedersin… Sanki o düşünceler senin başına gelmiyor, çok çok uzakta, bir başkasının başına geliyor gibi. Bir mesafe olur. Ve sonra, gerçekten köklendiğinde, ayaklarını benliğine bastığında, zihin kaybolur. Tek bir sözcük olmadan, tek bir zihinsel imge olmadan orada olursun.

Bu neden olur? Çünkü zihin başkaları ile iletişim kurma amaçlı özel bir eylemdir. Seninle ilişki kuracaksam zihnimi, dili, sözcükleri kullanmak zorunda kalırım. Bu sosyal bir olgudur; bir grup aktivitesidir. Bu yüzden yalnız başına konuşuyor olsan bile yalnız değilsindir… Biri ile konuşmaktasındır. Yalnız olduğunda bile, konuşurken bir başkası ile konuşuyor olursun; yalnız olmazsın. İnsan yalnız başına nasıl konuşabilir? Zihinde biri vardır ve sen onunla konuşmaktasındır.

Bir felsefe profesörünün biyografisini okuyordum. Adam bir gün beş yaşındaki kızını okuluna götürdüğünü anlatıyor. Kızını okula bıraktıktan sonra üniversiteye gidip ders verecekmiş. Bu yüzden yolda dersi hazırlıyormuş ve arabada, yanında oturan kızını unutup yüksek sesle ders anlatmaya başlamış. Kız birkaç dakika dinlemiş ve sonra sormuş: ‘Baba, benimle mi konuşuyorsun, bensiz mi?’

Konuştuğun zaman, konuşman asla muhatapsız değildir, daima bir muhatap vardır. O orada olmayabilir, ama senin için oradadır; senin zihnin için oradadır. Her tür düşünce bir diyalogdur. Bu haliyle düşünmek diyalogdur, sosyal bir aktivitedir. İşte bu yüzden bir çocuk toplum olmadan yetiştirilirse, dil bilmez. Söze dökemez. Sana dil veren toplumdur; toplum olmadan dil olmaz. Dil sosyal bir olgudur.

Ayaklarını kendi benliğine bastığında, toplum olmaz, kimse olmaz. Yalnız başına sen var olursun. Zihin kaybolur. Kimseyle ilişki halinde değilsindir, hayalinde bile, bu yüzden zihin kaybolur. Zihinsizce oradasındır ve meditasyon budur: Zihinsiz var olmak. Tamamen uyanık ve bilinçli, bilinçsiz değil, varoluşu bütünlüğü içinde, çok boyutluluğu içinde hissederek… Ama zihin aniden kaybolmuştur.

Ve zihinle birlikte pek çok şey kaybolur. Zihinle birlikte ismin kaybolur, zihinle birlikte biçimin kaybolur; zihinle birlikte Hindu, Müslüman, ya da Parsi olman kaybolur; zihinle birlikte iyi ya da kötü olman da kaybolur; zihinle birlikte aziz ya da günahkar olman da kaybolur; zihinle birlikte çirkin ya da güzel olman da kaybolur… Her şey kaybolur. Tüm etiketlerin aniden kaybolur. Saflığın içinde sen kalırsın. Tüm masumluğun içinde sen kalırsın; bakirliğin içinde… Ayaklarını basmış olarak, süzülmeden, olana kök salmış.

Zihinle geçmişe dönebilirsin. Zihinle geleceğe gidebilirsin. Zihin yokken geçmişe ya da geleceğe gidemezsin. Zihin yokken burada ve şu andasın… Hemen şu an sonsuzluktur. Şu an dışında hiçbir şey yoktur. Mutluluk gerçekleşir. Herhangi bir arayışa girişmezsin. Köklerin şu anda, benlikte iken, mutlu olursun. Ve bu mutluluk gerçekte senin başına gelen bir şey değildir… Sen osun.

Ben varım. Dene. Bunu her yerde yapabilirsin. Otobüste giderken, tren yolculuğu yaparken, yalnızca otururken, yatağında uzanırken, varoluşu olduğu haliyle hissetmeye çalış; o konuda düşünme. Aniden devamlı başına gelen pek çok şeyi bilmediğini fark edersin. Sen bedenini hissetmiyorsun. Ellerin var, ama sen onu hiç hissetmedin: Ne dediğini, sana devamlı ne bilgi verdiğini; ne his verdiğini…

Bazen ağır ve hüzünlüdür, bazen mutlu ve hafiftir. Bazen her şey onda akar bazen her şey ölüdür. Bazen canlı olduğunu, dans ettiğini hissedersin, bazen sanki içinde hiç can yoktur… Donmuş, ölü; sana asılan, ama canlı olmayan bir şey.

Benliğini hissetmeye başladığın zaman, ellerinin, gözlerinin, burnunun, bedeninin ruh hallerini tanırsın. Bu büyük bir olgudur; ince nüanslar vardır. Beden sana söyler durur, ama sen orada değilsin, işitiyorsun. Çevrendeki varoluş incelikli şekillerde, pek çok şekilde, farklı şekillerde içine işler, ama sen farkında değilsin. Orada olmak üzere, ona kucak açmak üzere orada değilsin.

Varoluşu hissetmeye başladığında tüm dünya sana tamamen yeni bir şekilde canlı gelir; sen bunu bilmiyorsun. Sonra aynı sokakta geçersin ve sokak aynı değildir, çünkü artık senin ayakların varoluşa basmaktadır. Aynı dostlarla karşılaşırsın, ama onlar aynı değildir, çünkü sen farklısın. Evine dönersin ve senelerdir birlikte yaşadığın eşin aynı değildir.

Artık sen kendi benliğinin farkındasın ve bu yüzden diğerinin benliğinin farkına varırsın. Eşin öfkelendiği zaman onun öfkesinden zevk alırsın, çünkü artık ne olduğunu hissedebilirsin. Eğer hissedebilirsen, öfke öfke gibi görünmeyebilir; aşk olabilir. Derinliklerde hissedebilirsen, o zaman öfke onun seni hala sevdiğini gösterir. Aksi halde öfkelenmezdi; buna zahmet etmezdi. Hala bütün gün seni bekliyor. Öfkeli, çünkü seni seviyor. Kayıtsız değil.

Hatırla, öfke ya da nefret aslında aşkın karşıtı değildir. Aşkta asıl karşıt kayıtsızlıktır. Biri sana kayıtsız kaldığında, aşk kaybedilmiştir. Biri sana öfkelenmeye bile hazır değilse, o zaman her şey kaybolmuştur. Ama normalde, eğer eşin öfkelenirse sen daha büyük bir şiddetle karşılık verirsin, saldırganlaşırsın. Onun öfkesinin simgesel anlamını anlayamazsın. Ayakların kendine basmamaktadır. Kendi öfkeni gerçekten tanımamışsındır; işte bu yüzden başkalarının öfkesini anlayamazsın.

Kendi öfkeni biliyorsan, onu kendi ruh hali içinde hissedebiliyorsan, o zaman başkalarının öfkesini de bilirsin. Ancak birini sevdiğin zaman öfkelenirsin, aksi halde gerek duyulmaz. Eşin öfke aracılığı ile seni hala sevdiğini, sana karşı kayıtsız olmadığını söylemektedir. O seni bekledi, bekledi ve şimdi bütün bekleyişi öfke oldu.

Doğrudan söylemeyebilir, çünkü duygu dili doğrudan değildir. Ve bugün bu büyük bir sorun haline gelmiştir: Çünkü sen duygu dilini anlayamıyorsun, çünkü sen kendi duygularını tanıyamıyorsun. Ayakların kendi benliğine basmıyor. Sen yalnızca sözcükleri anlayabiliyorsun, duyguları anlayamıyorsun. Duyguların kendi ifade tarzları vardır ve onlar daha temel, daha gerçektir.

Bir kez kendi varlığınla tanışınca başkalarının varlığının da farkına varırsın. Ve herkes öylesine gizemlidir, herkes bilinecek öylesine derin bir uçurumdur… Sonsuz bir içine işlenme ve bilinme olasılığı. Ve herkes birinin içine işlemesini, derine gitmesini, yüreğini hissetmesini beklemektedir. Ama sen kendi yüreğini bilmediğin için başka birinin yüreğini bilemezsin. En yakın yürek bilinmeden kalır, o zaman başkalarının yüreklerini nasıl bilebilirsin?

Sen bir zombi gibi hareket ediyorsun ve bir zombiler kalabalığı içinde hareket ediyorsun; herkes derin uykuda. Ancak şu kadar uyanıklığın var: Derin uykudaki insanların arasından geçiyorsun ve kazaya uğramadan evine dönüyorsun, o kadar. Bu kadar uyanıklığın var. İnsan için mümkün olan en az uyanıklık bu, işte bu yüzden canın bu kadar sıkılıyor, bu kadar donuk hissediyorsun kendini. Yaşam yalnızca uzun bir ağırlık ve derinlerde herkes ölümü bekliyor, yaşamdan kurtulmayı bekliyor. Tek umut ölüm gibi görünüyor.

Bu neden oluyor? Yaşam sonsuz mutluluk olabilir. Bu neden bu kadar can sıkıcı? Sen ayakların ona basmıyor. Sen kökünden sökülmüşsün ve minimumda yaşıyorsun. Ve yaşam sen maksimumda yaşarken gerçekleşir.

Bu sutra sana maksimum varoluş verir. Düşünce sana ancak minimum verebilir; duygu sana maksimum verebilir. Zihin aracılığı ile varoluşun yolu yoktur; tek yol yürektir.

Ben varım. Yürek aracılığı ile hisset. Ve bu varoluşun benim olduğunu hisset. Bu benim. Bu çok güzeldir. Ben varım. Hisset, ayaklarını ona bas; sonra bil: Bu benim… Bu varoluş, bu taşkın benlik benim.

Bu ev benim, bu mobilya benim der durursun. Sahip oldukların hakkında konuşur durursun ve gerçekte sahip olduklarını hiç bilmezsin. Sen bütün bir benliğe sahipsin. En derin olasılığa, içinde varoluşun en merkezi özüne sahipsin. Şiva diyor ki: Ben varım. Bunu hisset. Bu benim.

Bu da bir düşünce kılınmamalıdır; bunu her zaman hatırla. Hisset. Bu benim, bu varoluş… Ve o zaman minnet duyarsın. Tanrı’ya nasıl teşekkür edebilirsin? Minnetin yüzeyseldir, biçimseldir. Ve şu sefalete bak: Tanrıya karşı bile biçimci. Nasıl minnettar olabilirsin? Sen minnettar olunacak hiçbir şey tanımamışsın.

Köklerinin varoluşta olduğunu, ona karıştığını, onunla taştığını, hatta onunla dans ettiğini hissedersin, o zaman şöyle hissedersin; ‘Bu benim. Bu varoluş bana ait. Tüm bu gizemli evren bana ait. Tüm bu varoluş benim için var. Beni o yarattı. Ben onun çiçeğiyim.

Senin başına gelen bu bilinç evrende gerçekleşen en büyük çiçektir. Ve bu yeryüzü milyonlarca senedir senin var olman için hazırlanıyordu.

Bu benim… Şöyle hissetmek: ‘İşte yaşam bu… Böylelik. Ben boş yere endişelendim. Boş yere dilenci oldum, boş yere dilencilik terimleri ile düşündüm. Ben efendiyim.’

Kök saldığında bütünle bir olursun ve varoluş senin için vardır. Sen dilenci değilsin; aniden imparator olmuşsundur.

Ah sevgili, bu durumda bile sınırsızca bil.

Ve bunu hissederken, ona bir sınır yaratma. Sınırsızca hisset. Ona sınır çekme; sınır yoktur. O hiçbir yerde sona ermez. Dünya hiçbir yerden başlamaz; dünya hiçbir yerde sona ermez. Varoluşun başı sonu yoktur. Senin de başlangıcın yok; senin de sonun yok.

Başlangıç ve son zihin yüzündendir… Zihnin bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Geriye git, hayatında geriye doğru yolculuk et: Bir an gelir, her şey durur. Bir başlangıç vardır. Üç yaşında ya da en fazla iki yaşında olduğun zamanı hatırlayabilirsin. Bu nadirdir. Ama sonra hafıza durur. Geriye, iki yaşında olduğun zamana dönebilirsin. Bu ne anlama gelir? Sen bundan daha eski, iki yaşından daha eski hiçbir şeyi hatırlayamazsın. Aniden bir boşluk vardır, hiçbir şey bilmezsin.

Doğumun hakkında herhangi bir şey hatırlıyor musun? Annenin karnında geçirdiğin dokuz ay hakkında herhangi bir şey biliyor musun? Sen vardın, ama zihin yoktu. Zihin yaklaşık iki yaşlarında başladı; işte bu yüzden o yaşa kadar hatırlayabiliyorsun. Sonra zihin yoktur, hafıza durur. Zihnin bir başlangıcı ve bir sonu vardır, ama sen başlangıçsızsın.

Derin meditasyonda, böyle bir meditasyon içinde varoluşu hissedebilirsen, o zaman zihin de olmaz… Başlangıçsız, sonsuz bir enerji akışı, kozmik güç akışı; çevrende sonsuz bir okyanus ve sen onda yalnızca bir dalgasın. Dalganın bir başlangıcı ve bir sonu var… Okyanusun yok. Ve bir kez dalga değil okyanus olduğunu bilince, tüm acılar kaybolur.

Acının derinliklerinde ne var?.. Derinlerde ölüm var. Gelecek sondan korkuyorsun. Bu kesin; ölüm kadar kesin hiçbir şey yoktur… Korku, titreme. Ne yaparsan yap çaresizsin. Hiçbir şey yapılamaz. Ölüm gelecek. Ve bu bilinçli ve bilinçsiz zihninde sürer durur. Bazen bilinçte patlar. Ölümden korkarsın. Onu bastırırsın ve sonra bilinçaltında sürer. Her an ölümden, sondan korkmaktasın.

Zihin ölecek, sen ölmeyeceksin… Ama sen kendini bilmiyorsun. Sen yaratılmış bir şey olanı biliyorsun: Onun bir başlangıcı var ve bir sonu olacak. Başlayan bir şey sona ermeli. Benliğinin içinde asla başlamayan, yalnızca var olan, sona ermeyecek olan bir şey bulabilirsen, o zaman ölüm korkusu kaybolur. Ölüm korkusu kaybolduğu zaman, aşk içinden akar, önünden değil.

Ölüm olacağını bilirken nasıl sevebilirsin? Birine tutunabilirsin, ama sevemezsin. Birini kullanabilirsin, ama sevemezsin. Birini istismar edebilirsin, ama sevemezsin.

Korku varsa aşk mümkün değildir. Korku zehirdir. İçinde, derinliklerde korku varken aşk çiçeklenemez. Herkes ölecek. Herkes zamanını bekliyor. Nasıl sevebilirsin? Her şey saçma görünür. Ölüm varsa aşk saçma görünür, çünkü ölüm her şeyi yok eder. Aşk bile ebedi değildir. Sevgilin için, aşığın için ne yaparsan yap, hiçbir şey yapamazsın, çünkü ölümden kaçınamazsın. O her şeyin arkasında bekliyor.

Onu unutabilirsin, bir cephe yaratabilirsin ve gelmeyeceğine inanmaya devam edebilirsin, ama senin inancın yüzeyseldir… Derinlerde, geleceğini bilirsin. Ve ölüm gelecekse yaşam anlamsızdır. Yapay anlamlar yaratabilirsin, ama onların fazla faydası olmaz. Geçici olarak, bazı anlar için faydaları olabilir ve gerçeklik yine patlar ve anlam kaybolur. Durmaksızın kendini aldatabilirsin, o kadar… Başlangıçsız ve sonsuz bir şeyi, ölümün ötesinde bir şeyi bilmediğin sürece.

Bir kez onu bilince, o zaman aşk mümkündür, çünkü o zaman ölüm olmaz. Aşk mümkündür. Buda seni seviyor, İsa seni seviyor, ama sen o sevgiyi kesinlikle bilmiyorsun. O sevgi var, çünkü korku kayboldu. Oysa senin sevgin yalnızca korkudan kaçınmak için bir mekanizma. Bu yüzden ne zaman aşık olsan korkusuz hissedersin. Biri sana güç verir.

Ve bu karşılıklı bir olgudur: Sen birine güç verirsin ve o biri sana güç verir. İkiniz de zayıfsınızdır ve ikiniz de birini aramaktasınızdır. Sonra iki zayıf insan karşılaşır ve birbirlerinin güçlü olmasına yardım eder. Harika! Nasıl olur? Bu yalnızca kendini kandırmaktır. Arkanda birinin olduğunu, seninle olduğunu hissedersin, ama ölümde yanında kimsenin olamayacağını bilirsin. Ve biri ölümde seninle olamıyorsa, yaşamda nasıl yanında olur? O zaman bu yalnızca ertelemedir, yalnızca ölümden kaçınmadır. Ve sen korktuğun için seni korkusuz kılacak birine ihtiyaç duyarsın.

Bir yerlerde yazılıdır, Emerson en büyük savaşçının bile karısının karşısında korkak olduğunu söylemiş. Napolyon bile korkaktır, çünkü karısı onun güce ihtiyaç duyduğunu, kendisi olmak için karısına ihtiyaç duyduğunu bilmektedir. Adam kadına bağımlıdır. Savaştan döndüğünde titremektedir, korku içindedir. Kadında dinlenir, kadında gevşer. Kadın onu teselli eder; adam tıpkı bir çocuk gibi olur. Her koca karısının yanında çocuktur. Ya karısı?.. O da kocasına bağımlıdır. Onun aracılığı ile yaşar. Onsuz yaşayamaz; adam onun hayatıdır.

Bu karşılıklı bir aldatmacadır. İkisi de korkmaktadır. Ölüm var. İkisi de birbirlerini sevmeye ve ölümü unutmaya çalışır. Aşıklar korkusuz olur ya da öyle görünür. Bazen aşıklar ölümle korkusuzca yüzleşebilir, ama bu yalnızca görüntüdür.

Bizim aşkımız korkunun bir parçasıdır. Yalnızca ondan kaçmak içindir. Gerçek aşk korku olmadığında gerçekleşir; ölüm kaybolduğunda, sen senin hiç başlamadığını ve hiç sona ermeyeceğini bildiğinde. Düşünme. Korku yüzünden düşünemezsin. Şöyle düşünürsün: ‘Evet, sona ermeyeceğimi, ölüm olmadığımı, ruhun ölümsüz olduğunu biliyorum.’ Korku yüzünden böyle düşünebilirsin; ama bunun faydası olmaz.

Meditasyonun derinliklerine gidersen olur. Korku kaybolur, çünkü sen kendini sonsuzca bilirsin. Sonsuzca yayılmaya devam edersin, geçmişe doğru, geleceğe doğru ve hemen şu anda, şimdide, onun derinliklerinde sen varsın. Sen basitçe varsın. Ama başlamazsın, asla sona ermezsin.

Bunu sınırsızca hisset… Sonsuzca.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment