88. Teknik : Bilen ve bilineni bil

by admin

Her şey biliş aracılığı ile algılanır. Benlik uzamda biliş aracılığı ile parlar. Bir varlığı bilen ve bilinen olarak algıla.

Ne zaman bir şey bilsen, bu biliş aracılığı ile bilinir. Nesne zihnine bilgi yeteneği aracılığı ile gelir. Bir çiçeğe bakarsın. Bunun bir gül olduğunu bilirsin. Gül oradadır ve sen içeridesindir. Senden bir şey güle gider, senden bir şey güle yansır. Bir enerji senden çıkar, güle gelir, onun biçimini, rengini, kokusunu alır ve geri dönerek sana bunun bir gül olduğu bilgisini verir.

Her tür bilgi, her ne biliyorsan, biliş yeteneği aracılığı ile ortaya konur. Biliş senin yeteneğindir. Bilgi bu yetenek aracılığı ile toplanır. Ama bilmek iki şeyi ortaya koyar: Bilen ve bilinen. Ne zaman bir gül bilsen, onu bileni unutursan bilgin yarımdır. Bu yüzden gülün orada olduğunu bilirken üç şey vardır: gül -yani bilinen-, sen -yani bilen- ve ikisi arasındaki ilişki -bilgi-.

Bu yüzden bilgi üç noktaya bölünebilir: Bilen, bilinen ve biliş. Biliş tıpkı iki nokta arasındaki köprü gibidir. Özne ile nesne arasındaki köprü. Normalde senin bilgin yalnızca bilineni ortaya koyar; bilen gizli kalır. Normalde senin bilgin tek okludur: Güle işaret eder, ama asla sana işaret etmez. Sana işaret etmeye başlamadığı sürece, o bilgi senin dünyayı bilmeni sağlar, ama senin kendini bilmeni sağlamaz.

Her tür meditasyon tekniği bileni ortaya çıkarmak içindir. George Gurdjieff tıpkı buna benzeyen özel bir teknik kullanıyordu. Buna ‘kendini hatırlama’ diyordu. Ne zaman bir şeyi bilsen, daima bileni hatırla, derdi. Onu nesnede unutma. Özneyi hatırla. Şu anda beni dinliyorsun. Beni dinlerken bunu iki şekilde yapabilirsin. Bir: Zihnin bana odaklanabilir. O zaman dinleyeni unutursun. O zaman konuşan bilinir, ama dinleyen unutulur.

Gurdjieff, dinlerken konuşanı bil, dinleyeni de bil, derdi. Bilgin iki oklu olmalı, iki noktaya işaret etmeli: Bilen ve bilinen. Tek bir yöne, nesneye doğru uçmamalı. Aynı anda iki yöne uçmalı: Bilen ve bilinen. Buna ‘kendini hatırlama’ diyordu.

Bir çiçeğe bakarken, aynı zamanda bakanı da hatırla. Zordur, çünkü denersen, bilenin farkında olmaya çalışırsan gülü unutursun. Bir yöne öyle sabitlenmişsin ki zaman alır. Bile farkına varırsan, o zaman bilinen unutulur. Bilinenin farkına varırsan, o zaman bilen unutulur.

Ama biraz çabayla, yavaş yavaş aynı anda ikisinin birden farkına varabilirsin. Ve ikisinin birden farkında olmayı başardığında, buna Gurdjieff kendini hatırlama adını verir. Bu Buda’nın kullandığı en eski tekniklerden biridir ve Gurdjieff yeniden Batı dünyasında tanıtmıştır.

Buda buna samyak smriti derdi: doğru-zihinlilik. Senin zihninin, eğer tek bir noktayı biliyorsa, doğru zihinli olmadığını söylerdi. İkisini birden bilmelidir. O zaman bir mucize olur: Hem bilenin, hem bilinenin farkındaysan, aniden sen üçüncü olursun, tanık olursun. Hemen üçüncü bir olasılık doğar: Tanık benlik var olur… Çünkü sen nasıl ikisi birden olabilirsin? Eğer sen bilensen, o zaman tek bir noktaya sabitlenirsin. Kendini hatırlamada bilen noktasından uzaklaşırsın. O zaman bilen zihnindir, bilinen dünyadır ve sen üçüncü bir nokta, bilinç, tanık benlik olursun.

Bu üçüncü nokta aşılamaz ve aşılamayan nihai olandır. Aşılabilen değerli değildir, çünkü o zaman senin doğan değildir. Onu aşabilirsin.

Bir örnek vererek açıklamaya çalışayım: Gece uyursun ve düş görürsün. Sabah uyanırsın ve düş kaybolur. Uyanıkken düş olmaz; gözlerinin önüne farklı bir dünya gelir. Sokaklarda yürürsün, fabrikada ya da ofiste çalışırsın. Sonra evine dönersin ve gece yine uyursun. O zaman uyanıkken bildiğin bu dünya kaybolur. O zaman kim olduğunu hatırlayamazsın. O zaman siyah mı beyaz mı, zengin mi fakir mi, bilge mi aptal mı olduğunu bilmezsin. Hiçbir şey bilmezsin. Genç mi yaşlı mı olduğunu bilmezsin. Erkek mi kadın mı olduğunu bilmezsin. Uyanık bilinçle ilgili her şey kaybolur; düşler dünyasına girersin. Uyanık dünyayı unutursun; o artık yoktur. Sabah, düş dünyası yine kaybolur. Sen geri dönersin.

Hangisi gerçektir? Çünkü sen düş görürken gerçek dünya, uyanıkken bildiğin dünya artık yoktur. Karşılaştıramazsın. Ve sen uyanıkken düş dünyası yoktur. Karşılaştıramazsın. Hangisi gerçektir? Neden düş dünyasına gerçekdışı diyorsun? Kriterin nedir?

‘Çünkü uyandığımda kayboluyor’ diyorsan, bu kriter olamaz; çünkü uyanık dünya da sen düş görürken kayboluyor. Gerçekten de, bu şekilde tartışırsan, o zaman düş dünyası daha gerçek olabilir; çünkü sen uyanıkken bir düşü hatırlayabilirsin, ama düş görürken uyanık bilinci ve çevresindeki dünyayı hatırlayamazsın. Bu yüzden hangisi daha gerçektir, daha derindir? Düş dünyası senin gerçek dediğin dünyayı tamamen alır götürür. Senin gerçek dünyan düş dünyasını böyle eksiksiz bir şekilde yok edemez; o daha sağlam, daha gerçek görünür. O zaman kriter nedir? Nasıl bilmeli? Nasıl karşılaştırmalı?

Tantra ikisinin de gerçekdışı olduğunu söyler. O zaman gerçek ne? Tantra düş dünyasını bilen ile uyanık dünyayı bilenin gerçek olduğunu söyler. Çünkü o asla aşılamaz. O asla iptal edilemez. Düş de görsen uyanık da olsan, o oradadır.

Tantra düşü bilenin, şimdi düşün durduğunu bilenin, uyanık dünyayı bilenin, şimdi uyanık dünyanın kaybolduğunu bilenin gerçek olduğunu söyler. Çünkü o yokken anlam yoktur; o daima oradadır. Hiçbir deneyimle iptal edilemeyen gerçektir. Aşılamayan, ötesine geçilemeyen senin benliğindir. Ötesine geçebiliyorsan, o zaman benliğin değildir.

Gurdjieff’in kendini hatırlama dediği bu yöntem ya da Buda’nın doğru zihinlilik dediği yöntem ya da bu Tantra sutrası, tek bir şeye gider: İçinde, ne bilen, ne bilinen olan, ikisini de bilen tanık benlik olan noktaya gider.

Bu tanık benlik nihai olandır, onun ötesine geçemezsin, çünkü artık ne yaparsan yap tanıklık olacaktır. Tanıklığın ötesinde hareket edemezsin. Bu yüzden nihai alt tabaka, temel bilinç zemini tanıklıktır. Bu sutra sana açıklar.

Her şey biliş aracılığı ile algılanır.

Benlik uzamda biliş aracılığı ile parlar.

Bir varlığı bilen ve bilinen olarak algıla.

Kendi içinde, hem bilen, hem bilinen olan bir nokta algılayabilirsen, o zaman hem nesneyi, hem özneyi aşmış olursun; o zaman hem dışsalı, hem içseli aşmış olursun. Bilen ile bilinenin bir olduğu noktaya gelmiş olursun. Artık bölünme yoktur.

Zihin olduğunda bölünme kalır. Ancak tanık benlik ile bölünme kaybolur. Tanık benlik olduğunda kimin bilinen, kimin bilen olduğunu söyleyemezsin: ikisi birdendir. Ama bunun deneyime dayalı olması gerekir, aksi halde felsefi tartışma haline gelir. Bu yüzden dene, tecrübe et.

Bir gülün yanında oturuyorsun: Ona bak. Yapılacak ilk şey tamamen dikkatli olmak, dikkati tamamen güle vermektir, böylece tüm dünya kaybolur ve yalnızca gül kalır. Bilincin gülün benliğine tamamen odaklanmıştır.  Dikkat eksiksizse, o zaman dünya kaybolur, çünkü dikkat güle ne kadar çok odaklanırsa, her şey o kadar uzaklaşır. Dünya kaybolur; yalnızca gül kalır. Gül, dünya olur.

İlk adım budur: Güle yoğunlaşmak. Güle yoğunlaşamıyorsan, bilene gitmek zor olacaktır, çünkü o zaman zihnin daima uzaklaşır. Bu yüzden meditasyonda ilk adım yoğunlaşmadır. Yalnızca gül kalır; tüm dünya kaybolmuştur. Artık içe gidebilirsin; artık gül hareket noktası halini alır. Artık gülü görürsün ve kendinin, bilenin farkına varmaya başlarsın.

Başlangıçta ıskalarsın. Bilene kaydığın zaman, gül bilincinden uzaklaşır. Solgunlaşır, uzaklaşır, uzak olur. Yine güle gelirsin ve benliği unutursun. Bu saklambaç oyunu sürer, ama eğer ısrar edersen, önünde sonunda bir an gelir, aniden arada kalırsın. Bilen, zihin ile gül orada olur ve sen tam ortada olursun, ikisine birden bakarsın. O orta nokta, o denge noktası tanıktır.

Bir kez bunu bilince, ikisi birden olmuşsundur. O zaman nesne ile özne yalnızca iki kanattır; sen ikisinin ortasısın. Onlar senin uzantılarındır. O zaman dünya ile ilahi olan senin iki uzantındır. Sen benliğin merkezi olmuşsundur. Ve bu merkez bir tanıktır.

Bir varlığı bilen ve bilinen olarak algıla.

Bir şeye yoğunlaşarak başla. Yoğunlaşma eksiksiz olduğunda içe gitmeye çalış, kendini zihninden çıkarma ve sonra dengelemeye çalış. Zaman alacaktır; aylar, hatta seneler. Çabalarının ne kadar yoğun olduğuna bağlıdır, çünkü ikisinin arasındaki denge en ince dengedir. Ama olur ve olduğu zaman sen varoluşun merkezine ulaşırsın. O merkezde kök salarsın, ayaklarını basarsın, sessiz, mutlu, esrik olursun ve artık ikilik kalmaz. Hinduların samadhi dediği budur. İsa’nın Tanrının krallığı dediği budur.

Yalnızca sözel olarak anlamanın fazla faydası olmaz, ama eğer denersen, en başından itibaren bir şeyler olduğunu hissedersin. Güle yoğunlaştığında dünya kaybolur. Bu bir mucizedir: Tüm dünyanın kaybolması. O zaman sen temel olanın senin dikkatin olduğunu, dikkatini nereye yöneltirsen bir dünya yaratıldığını ve dikkatini nereden alırsan dünyanın kaybolduğunu anlarsın. Böylece dikkatin aracılığı ile dünyalar yaratabilirsin.

Şu şekilde bak: Burada oturuyorsun. Birine aşıksan, o zaman aniden bu salonda tek bir kişi kalır; başka her şey kaybolur, orada değildir. Ne olur? Neden sen aşıkken tek bir kişi kalır? Gerçekten de tüm dünya kaybolur; hayalet gibidir, gölgedir. Tek bir kişi gerçektir, çünkü artık zihnin tek bir kişiye yoğunlaşmıştır, zihnin tamamen tek bir kişiye dalmıştır. Başka her şey gölge gibi olmuştur, gölge bir varoluştur… Senin için gerçek değildir.

Ne zaman yoğunlaşsan, bu yoğunlaşma varoluşunun tüm desenini, zihninin tüm desenini değiştirir. Dene… Herhangi bir şey üzerinde dene. Bir Buda heykeli, bir çiçek, bir ağaç, herhangi bir şey üzerinde deneyebilirsin. Sevgilinin ya da dostunun yüzü ile… Yüze bak.

Kolay olacaktır, çünkü eğer bir yüzü seversen yoğunlaşmak kolay olur. Gerçekten de, Buda, İsa, Krishna üzerine yoğunlaşmaya çalışanlar aşıklardır; Buda’yı seviyorlardı. Bu yüzden Sariputta için ya da Moggalayan için ya da diğer müritler için Buda’nın yüzüne yoğunlaşmak çok kolaydı. Buda’nın yüzüne baktıkları an kolaylıkla ona akıyorlardı. Aşk vardı; kapılıp gitmişlerdi.

Bu yüzden bir yüz bulmaya çalış. Sevdiğin herhangi bir yüz… Ve gözlere bak, yüze yoğunlaş. Aniden tüm dünya kaybolur; yeni bir boyut açılır. Zihnin tek bir şeye yoğunlaşır. O zaman o kişi ya da o şey tüm dünya olur.

Bunu söylediğimde, kastettiğim şudur: Eğer tüm dikkat herhangi bir şeye tamamen yöneltilirse, o şey tüm dünya olur. Dikkatinle dünyayı yaratırsın. Kendi dikkatinle kendi dünyanı yaratırsın. Ve tamamen daldığında, nesneye doğru bir ırmak gibi akarken, aniden bu dikkatin asıl kaynağının farkına varırsın. Irmak akmaktadır; şimdi kaynağın farkına var.

Başlangıçta tekrar tekrar kaybolacaksın; kayacaksın. Kaynağa doğru gidersen, ırmağı ve nesneyi unutursun; onun aktığı denizi. Sen nesne olursan kaynağı unutursun. Bu doğaldır; çünkü zihin ya nesneye ya özneye sabitlenmiştir.

İşte bu yüzden pek çok insan geriler. Dünyadan ayrılırlar. Dünyadan ayrılmak, temel olarak nesneden ayrılmak demektir, böylece insanlar kendilerine yoğunlaşabilirler. Kolaydır. Dünyadan ayrılırsan, gözlerini kapatırsan, tüm duyularını kapatırsan, kolaylıkla kendinin farkına varabilirsin; ama o farkındalık da yine sahtedir, çünkü ikiliğin tek bir noktasını seçmiş olursun. Bu aynı hastalığın diğer aşırı ucudur.

İlk önce nesnenin yani bilinenin farkındaydın ve öznenin yani bilenin farkında değildin. Şimdi bilene sabitlendin ve bilineni unuttun. Ama ikilikte bölünmüş kalırsın. Ve bu yine yeni bir düzendeki eski zihindir. Hiçbir şey değişmemiştir.

İşte bu yüzden ben nesneler dünyasını terk etmeyi vurgulamıyorum. Nesneler dünyasını vurgulama. Daha çok, aynı anda hem nesnenin, hem öznenin, dışsal ile içselin farkına varmaya çalış. Eğer ikisi de oradaysa, ancak o zaman ikisi arasında denge kurabilirsin. Eğer biri varsa, sen ona saplantılı olursun.

Himalayalar’a gidip kendilerini kapatanlar tıpkı senin gibidir, ama ters noktada durmaktadırlar. Sen nesnelere odaklanmışsın, onlar özneye odaklanmış. Sen dışsal olana odaklanmışsın, onlar içsel olana odaklanmış. Ne sen özgürsün, ne de onlar özgür; çünkü bir tanesi ile özgür olamazsın. Biriyle olduğun zaman özdeşleşirsin. Ancak ikisinin de farkında olduğun zaman özgür olursun. O zaman üçüncü olabilirsin ve üçüncü özgür noktadır. Biri ile özdeşleşirsin. İkisi ile hareket edebilir, kayabilirsin, bunu dengeleyebilirsin ve sen orta nokta olabilirsin, mutlak orta nokta.

Buda onun yolunun orta yol olduğunu söylerdi: Majjhim nikai. Neden buna orta yol demekte ısrar ettiği tam olarak anlaşılamamıştır. Sebep şudur: Çünkü onun tüm süreci zihin doluluktur. Bu orta yoldur. Buda şöyle diyor: ‘Dünyayı terk etme ve diğer dünyaya tutunma. Daha çok, arada kal. Bir aşırı ucu bırakıp diğer aşırı uca gitme; tam ortada ol, çünkü ortada ikisi de yoktur. Tam ortada özgürsün. Tam ortada ikilik yoktur. Bir olmuşsundur ve ikilik yalnızca senin uzantıların olmuştur. Yalnızca iki kanat.’

Buda’nın orta yolu bu tekniğe dayalıdır. Çok güzeldir. Pek çok sebepten dolayı güzeldir. Bir: Çok bilimseldir, çünkü ancak ikisi arasında denge kurabilirsin. Eğer tek bir nokta varsa, dengesizlik olacaktır. Bu yüzden Buda der ki, dünyevi olanlar dengesizdir ve dünyadan vazgeçmiş olanlar da diğer aşırı uçta dengesizdir. Dengeli biri ne bu aşırı uçta, ne o aşırı uçtadır; o tam ortada yaşar. Ona dünyevi diyemezsin, ona diğer dünyadan da diyemezsin. O hareket etmekte özgürdür; hiçbir şeye bağlı değildir. Orta nokta olmuştur, altın orta nokta.

İki: Diğer aşırı uca gitmek çok kolaydır. Çok kolay. Çok fazla yersen kolaylıkla oruç tutarsın, ama kolaylıkla rejim yapamazsın. Çok fazla konuşursan kolaylıkla sessiz kalabilirsin, ama daha az konuşamazsın. Çok fazla yersen hiç yememek çok kolay olur. Bu diğer aşırı uçtur. Ama ılımlı olarak yemek, orta noktaya gelmek çok zordur.

Birini sevmek kolaydır; birinden nefret etmek kolaydır. Basitçe kayıtsız kalmak çok zordur. Bir aşırı uçtan diğerine gidersin.

Ortada kalmak çok zordur. Neden? Çünkü ortada zihnini kaybetmen gerekir. Zihnin aşırı uçlarda vardır. Zihin aşırılık demektir. Zihin daima aşırılıkçıdır. Ya lehine ya aleyhine olursun. Basitçe tarafsız olamazsın. Zihin tarafsızlıkta var olamaz: Burada ya da orada olabilir, çünkü zihin karşıta ihtiyaç duyar. Bir şeye karşı olmaya ihtiyaç duyar. Herhangi bir şeye karşı değilse kaybolur. O zaman işlevi olmaz; işlev gösteremez.

Şunu dene: Bir şekilde tarafsız ol, kayıtsız ol… Aniden zihin işlevsiz kalır. Eğer lehineysen, düşünebilirsin; aleyhineysen düşünebilirsin. Ne lehine, ne aleyhineysen, düşünecek ne kalmıştır?

Buda der ki, orta yolun temeli kayıtsızlıktır. Upeksha, kayıtsızlık… Aşırı uçlara kayıtsız ol. Sadece bir şey dene: Aşırı uçlara kayıtsız kal. Bir denge gerçekleşir.

Bu denge sana, hem bilen hem bilinen, hem dünya hem diğer dünya, bu ve şu, beden ve zihin olacağın yeni bir duygu boyutu verir. Sen ikisi birdensin ve aynı anda hiçbiri değilsin… İkisinin üzerindesin. Varoluşa bir üçgen gelmiştir.

Pek çok gizli, gizemli toplulukların üçgeni simge olarak kullandığını görmüş olabilirsin. Üçgenin üç açısı vardır. Sırf bu yüzden üçgen en eski gizemli simgelerden biridir. Normalde senin yalnızca iki açın var, üçüncüsü eksik. Henüz orada değil, evrimleşmemiş. Üçüncü açı ikisinin ötesindedir, ikisinden de yüksektir.

Bu deneyi yaparsan, içinde bir üçgen yaratılmasına yardım etmiş olursun. Üçüncü açı yavaş yavaş yükselir ve geldiğinde artık acı olamaz. Bir kez tanık olunca, acı çekemezsin. Acı demek, bir şeyle özdeşleşmek demektir.

Ama incelikli bir noktanın hatırlanması gerekir: O zaman mutlulukla bile özdeşleşemezsin. İşte bu yüzden Buda şöyle der: ‘Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Acı olmayacak. Samadhide, esriklikte acı olmayacak. Mutluluk olacağını söyleyemem.’ Buda der ki: ‘Bunu söyleyemem. Yalnızca acı olmayacağını söyleyebilirim.’

Ve haklıdır, çünkü mutluluk demek herhangi türden bir özdeşleşme olmaması demektir; mutlulukla bile. Bu çok inceliklidir. Mutlu olduğunu hissediyorsan, önünde sonunda yine acı çekeceksin. Mutlu olduğunu hissediyorsan, yine acıya hazırlanıyorsundur. Hala bir ruh hali ile özdeşleşiyorsun.

Mutlu hissediyorsun: Şimdi mutlulukla özdeşleşmişsin. Mutlulukla özdeşleştiğin an mutsuzluk başlamıştır. Artık ona tutunacaksın, artık karşıttan korkacaksın, artık daima onda kalmayı umacaksın. Acının gelmesi için, acının girmesi için gereken her şeyi yaratmışsın. Mutlulukla özdeşleştiğin zaman acıyla da özdeşleşirsin. Özdeşleşme hastalıktır.

Üçüncü noktada hiçbir şeyle özdeşleşmezsin. Her ne gelirse geçer, gelir ve geçer; sen tanık olarak kalırsın; yalnızca bir izleyici: tarafsız, kayıtsız, özdeşleşmemiş.

Sabah gelir, güneş doğar ve sen ona tanık olursun. ‘Ben sabahım’ demezsin. Sonra öğlen geldiğinde, ‘Öğlen oldum’ demezsin. Tanık olursun. Ve güneş battığı, karanlık çöktüğü, gece geldiği zaman, ‘Ben karanlığım, geceyim’ demezsin. Tanık olursun. ‘Sabah geldi, sonra öğlen geldi, sonra akşam geldi, şimdi de gece geldi. Ve yine sabah gelecek, çember sürecek ve ben yalnızca bir izleyiciyim. Tanık oluyorum’ dersin.

Aynısı ruh halleri için de mümkün olursa -sabaha dair ruh halleri, öğlene dair ruh halleri, akşama dair ruh halleri, geceye dair ruh halleri; onların kendi çemberleri vardır, hareket eder dururlar- sen tanık olursun. Dersin ki: ‘Şimdi mutluluk geldi. Tıpkı sabah gibi. Ve şimdi gece geldi. Acı. Çevremde ruh halleri değişir durur ve ben kendime odaklı kalırım. Herhangi bir ruh haline bağlanmam. Herhangi bir ruh haline tutunmam. Herhangi bir şey ummam ve hayal kırıklığına uğramam. Yalnızca tanıdık olurum. Ne olursa olsun, ben görürüm. Geldiği zaman, görürüm; gittiği zaman, görürüm.’

Buda bunu pek çok defa kullanmıştır. Tekrar tekrar, bir düşünce doğduğunda ona bakmamızı söyler. Bir acı düşüncesi, bir mutluluk düşüncesi doğduğunda, bak ona. Biri zirveye gelir: Bak ona. Sonra düşmeye başlar: Bak ona. Sonra kaybolur: Bak ona. Yükseliyor, var oluyor, ölüyor ve sen tanık olarak kalıyorsun: bakmaya devam et. Bu üçüncü nokta seni tanık, sakshin kılar ve tanık olmak bilincin en yüksek olasılığıdır.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment