92. Teknik : Düşünce olmayan anlarda farkında ol

by admin

Zihin maddesini, ifade edilemez bir incelik içinde, yüreğinin altına, üstüne ve içine öylesine koy.

Üç şey: Bir, eğer bilgi önemliyse, o zaman baş merkezdir; eğer çocuksu masumluk önemliyse, o zaman yürek merkezdir. Çocuk yürekte yaşar; biz başta yaşarız. Çocuk hisseder, biz düşünürüz. Hissettiğimizi söylediğimiz zaman bile, hissettiğimizi düşünürüz. Bizim için ilk başta düşünmek gelir, hissetmek ikinci sıradadır. Düşünmek bilimin aracıdır, hissetmek dinin aracıdır.

Yine hisseden bir organizma olmaya başlamalısın. Ve iki boyut birbirinden farklıdır. Düşündüğün zaman ayrı kalırsın; hissettiğin zaman erirsin.

Bir çiçeği, bir gülü düşün. Düşündüğün zaman, ayrı olursun, bir boşluk, bir mesafe, bir uzam olur. Düşünce için uzama ihtiyaç vardır; düşüncelerin hareket etmesi için mesafe gerekir. Çiçeği hissedersen boşluk kaybolur, mesafe yok olur. Çünkü hisler için mesafe engeldir. Ne kadar yaklaşırsan, o kadar fazla hissedersin. Bir an gelir, yakınlık bile bir tür mesafe gibi görünür… Ve o zaman erime gerçekleşir. O zaman sınırları hissedemezsin, senin nerede olduğunu, çiçeğin nerede olduğunu hissedemezsin. O zaman sınırlar birbirinin içinde erir: Çiçek bir açıdan senin içine girer, sen bir açıdan çiçeğin içine girersin. Hissetmek, sınırların kaybolmasıdır; düşünce sınır yaratmaktır. İşte bu yüzden düşünce hep tanımlar üzerinde ısrar eder, çünkü tanımlar olmadan sınır yaratamazsın.

Düşünce, ilk önce ‘tanımla’ der, duygu ‘tanımlama’ der. Tanımlarsan, duygu biter.

Çocuk hisseder; biz düşünürüz. Çocuk varoluşa yaklaşır, erir ve varoluşun da kendi içinde erimesine izin verir. Biz yalıtılmışız, kafada tutsak olmuşuz. Biz adalar gibiyiz.

Bu sutra, yürek merkezine dön, der. Şeyleri hissetmeyi başla. Şeyleri hissetmeye başlarsan bu büyük bir deneyim olur. Ne yaparsan yap, zamanının ve enerjinin belli bir kısmını hissetmeye ayır. Burada oturuyorsun, beni dinleyebilirsin… Ama o düşünmenin parçası olur. Aynı zamanda beni burada hissedebilirsin, ama o düşünmenin bir parçası olmaz. Varlığımı hissedebilirsen, o zaman tanımlar kaybolur. O zaman, gerçekten, eğer bir duygu anına gelirsen, kimin konuştuğunu ve kimin dinlediğini bilemezsin. Bu hemen, şu anda olabilir. O zaman konuşan dinleyici olur ve dinleyici konuşan olur. O zaman gerçekte iki ayrı varlık olmazlar, daha çok, bir olgunun iki kutbu olurlar: Bir kutup konuşandır ve diğer kutup dinleyendir. Ama bunlar yalnızca kutuptur, yalıtılmıştır. Gerçek değillerdir. Gerçek olan bu ikisinin arasındakidir… Yaşam, akış. Her hissettiğinde, egondan başka bir şey önemli hale gelir. Nesne ve özne tanımlarını kaybederler. Bir akış, bir dalga var olur… Bir kutupta konuşan, diğer kutupta dinleyen, ama yaşam dalgasıdır.

Baş sana berraklık verir ve bu berraklık yüzünden benliğin çok karışır, çünkü baş açık açık tanımlar, sınırları belirler, haritalar çizer. Mantıkla, her şey açık seçiktir: Belirsizlik yoktur, gizeme izin verilmez. Belirsiz olan her şey reddedilir, yalnızca berrak olan gerçektir. Mantık sana bir berraklık verir ve bu berraklık yüzünden büyük bir yanlış anlama doğar. Berraklık gerçeklik değildir. Gerçeklik daima belirsizdir, bulanıktır. Kavramlar berraktır, gerçeklik gizemlidir; kavramlar mantıklıdır, gerçeklik mantıksızdır.

Sözcükler berraktır, mantık berraktır, yaşam berrak değildir. Yürek sana eriyen bir belirsizlik verir. Gerçekliğe daha mahrem bir şekilde ulaşır, ama berrak değildir. Ve biz hedef olarak berraklığı seçtiğimizden, gerçekliği ıskalamaktayız. Gerçekliğe yeniden girmek için berrak olmayan gözlere ihtiyacın vardır. Belirsiz olmalısın, kavramsallaştırılamayacak bir şeye, mantık olmayan bir şeye, sallantıda ve gerçek olan, sallantıda ve canlı olan bir şeye girmeye hazır olmalısın.

Berraklık ölüdür. Sabit kalır. Yaşam bir akıştır, hiçbir şey sabit değildir, bir sonraki an hiçbir şey aynı kalmaz. O konuda nasıl berrak olabilirsin? Berraklık üzerinde çok fazla ısrar edersen, onunla bağlantını kaybedersin. Olan da budur işte.

Bu sutra der ki, temel olan yürek merkezine dönmektir… Ama nasıl dönmeli?

Zihin maddesini, ifade edilemez bir incelik içinde, yüreğinin altına, üstüne ve içine öylesine koy.

‘Zihin maddesi’ orijinal Sanskritçe sözcüğün, chittanın iyi bir tercümesi değildir. Ama İngilizce’de başka dengi yoktur. Bu yüzden bir açıdan iyidir, ‘zihin’ değil, ‘zihin maddesi’ anlamını taşır.

Zihin, zihne vurmak, düşünmek, düşünce demektir ve zihin maddesi bütün bu düşüncelerin üzerinde yüzdüğü fon demektir… Tıpkı üzerinde bulutların süzüldüğü gökyüzü gibi. Bulutlar düşüncelerdir ve gökyüzü onların üzerinde yüzdüğü fondur. O gökyüzü, bilinç, zihin maddesi olarak adlandırılır. Zihnin düşüncesiz olabilir; o zaman chitta olur, o zaman saf zihin olur. Düşünceler olduğunda saf olmayan zihindir.

Zihnin düşüncesiz olabiliyorsa, o zaman bu çok inceliklidir, varoluşta mümkün olan en incelikli şeydir. Daha incelikli bir olasılık hayal edemezsin. Bilinç en incelikli şeydir. Bu yüzden zihinde düşünce olmadığında, saf bir zihnin olur. Saf zihin yüreğe doğru gidebilir, saf olmayan zihin gidemez. Saf olmamakla, zihinde ahlaksız düşünceler olduğunu kastetmiyorum, saf olmamakla tüm düşünceleri kastediyorum… Bu haliyle düşünce saf değildir.

Tanrı’yı düşünüyor olsan bile bu saf değildir, çünkü bulut hareket etmektedir. Bulut çok beyazdır, ama bulut oradadır ve mekan saflığı yoktur. Bulutsuz bir gökyüzü yoktur. Bulut, kara bir bulut olabilir, zihinde cinsel bir düşünce hareket edebilir ya da bulut beyaz, güzel bir bulut olabilir, zihinde hareket eden bir dua olabilir, ama her iki durumda da, saf zihin yoktur. Saf değildir, bulutludur. Ve eğer zihin bulutluysa, yürekte hareket edemezsin.

Bunun anlaşılması gerekir, çünkü düşünceler varken başa tutunursun. Düşünceler köklerdir ve kökler kesilmediği sürece yüreğe düşemezsin.

Çocuk ancak düşüncelerin kristalleştiği ana kadar yürekte kalır, sonra kafasında düşünceler süzülmeye başlar. Sonra kök salarlar; sonra eğitim, kültür, yetiştirme yoluyla köklenirler; sonra, yavaş yavaş bilinç yürekten başa gider. Bilinç ancak düşünceler varsa başta kalabilir. Bu temeldir. Düşünce yoksa, bilinç hemen yürekteki orijinal masumluğuna döner.

Meditasyon bu yüzden bu kadar vurgulanmaktadır, düşünmemek, düşüncesiz farkındalık, seçimsiz farkındalık ya da Buda’nın ‘doğru zihinliliği’, ki bu herhangi bir düşünce olmadan zihin sahibi olmaktır, yalnızca farkında olmak bu yüzden bu kadar vurgulanmaktadır. O zaman ne olur? Çok büyük bir olgu gerçekleşir, çünkü kökler kesildiği zaman, bilinç hemen yüreğe, eskiden olduğu yere düşer. Yine çocuk olursun.

İsa demiş ki: ‘Ancak çocuklar gibi olanlar Tanrı’nın krallığına girebilir.’ Bilinçleri yüreğe dönen insanlardan bahsetmektedir. Onlar masum, çocuk gibi olmuşlardır.

Ama ilk gereken, zihin maddesini, öylesine ifade edilemez bir incelik içinde koymaktır.

Düşünceler ifade edilebilir. İfade edilemeyen tek bir düşünce yoktur, olamaz da. Eğer ifade edilemiyorsa, onu düşünemezsin; eğer düşünebiliyorsan, o zaman ifade edilebilirdir. İfade edilemez olduğunu söyleyebileceğin tek bir düşünce yoktur. Düşündüğün an ifade edilebilir olmuştur… Çoktan kendi kendine ifade etmişsindir.

Bilinç, saf bilinç ifade edilemez. İşte bu yüzden gizemciler bildiklerini ifade edemeyeceklerini söyler dururlar. Mantıkçılar hep, biliyorsan, o zaman neden ifade edemediğin sorusunu sorarlar. Ve savları anlamlıdır, önemlidir. Gerçekten bildiğini söylüyorsan, neden ifade edemiyorsun?

Bir mantıkçı için, bilgi ifade edilebilir olmalıdır… Bilinebilen şey başkalarına da bildirilebilir, sorun yoktur. Sen bilmişsen, o zaman sorun nerededir? Onu başkalarına bildirebilirsin. Ama gizemcinin bilgisi düşüncelere dair değildir. Onu bir düşünce olarak bilmemiştir, bir duygu olarak bilmiştir. Bu yüzden gerçekten de, ‘Tanrıyı biliyorum’ demek iyi değildir. ‘Hissediyorum’ demek daha iyidir. ‘Tanrıyı tanıdım’ demek iyi değildir. ‘Onu hissettim’ demek daha iyidir. Bu, olguyu daha doğru tanımlar, çünkü yürekten geçen ‘bilgi’ bilgi gibi değil, duygu gibidir.

Zihin maddesini öylesine ifade edilemez bir incelik içinde koy. Zihin maddesi, bilinç, chitta ifade edilemezdir. Tek bir düşünce hareket etse, ifade edilebilir olur. Bu yüzden zihin maddesini öylesine ifade edilemez bir incelik içinde koymak demek, senin bilinç olduğun, ama herhangi bir düşüncenin bilincinde olmadığın bir noktaya gelmen demektir; daha uyanık olduğun, ama zihinde hareket eden düşünce olmayan bir yer. Bu çok narin bir noktadır ve çok zordur… Kolaylıkla ıskalayabilirsin.

Biz iki zihin durumu biliriz. Biri düşüncelerin olduğu durumdur. Düşünceler varken yüreğe gidemezsin. Sonra bir başka zihin durumu biliriz… Düşüncelerin olmadığı durum. Düşünceler yokken uyuyakalırsın. O zaman da yüreğe gidemezsin. Her gece, birkaç dakika için, birkaç saat için düşünceden düşersin. Düşünceler kesilir, ama sen yüreğe erişemezsin, çünkü bilinçsizsin. Bu yüzden çok hassas bir dengeye ihtiyaç vardır. Düşünceler uykuda olduğu gibi, düş olmadığı zamanki gibi kesilmelidir… Ve sen uyanıkken olduğun gibi uyanık olmalısın. Bu iki nokta birleşmelidir. Zihin derin uykudaki kadar düşüncesiz olmalıdır, ama sen uykuda olmamalısın, tamamen uyanık, farkında olmalısın.

Farkındalık ve bu düşüncesizlik birleştiği zaman, meditasyon olur. İşte bu yüzden Patanjali samadhinin sushuphi olduğunu söyler. En yüksek esriklik, samadhi, derin uyku gibidir ve tek bir farkı vardır: Onun içindeyken uykuda değilsindir. Ama nitelik aynıdır… Düşüncesiz, düşsüz, rahatsız olmamış, tek bir dalga olmadan, tamamen sakin ve sessiz, ama uyanık. Farkında olduğunda ve düşünce olmadığında, bilincinde ani bir dönüşüm hissedersin. Merkez değişir. Sen geri fırlatılırsın. Yüreğe fırlatılırsın. Ve yürekten dünyaya baktığın zaman dünyevilik yoktur, yalnızca Tanrı vardır. Baştan varoluşa baktığın zaman tanrı yoktur, yalnızca maddesel varoluş vardır.

Madde, maddesel varoluş, dünya ve Tanrı iki ayrı şey, iki bakış tarzı, iki bakış açısı değildir. Onlar benliğin iki merkezinden bakılan aynı olgudurlar.

Zihin maddesini, ifade edilemez bir incelik içinde, yüreğinin altına, üstüne ve içine öylesine koy. Tamamen onun içinde ol, karışın, boğulun. Yüreğin üzerinde, altında, içinde, yalnızca bilinç ol; tüm yürek basit bilinçle sarılsın; özellikle hiçbir şey düşünmeden, yalnızca farkında olarak, sözsüzce, söze dökmeden, hiç düşünmeden, yalnızca var olarak.

Zihin maddesini yüreğinin altına, üstüne, içine koyarsan, senin için her şey mümkün olur. Algının tüm kapıları temizlenir ve gizemin tüm kapıları açılır. Aniden sorun kalmaz ve aniden acı olmaz… Sanki karanlık tamamen kaybolmuştur. Bir kez bunu bilince, başa dönebilirsin, ama aynı olmazsın. Artık başı bir araç olarak kullanabilirsin. Onunla çalışabilirsin, ama artık onunla özdeşleşmezsin ve onunla çalışırken, dünyaya onun aracılığı ile bakarken bile her ne görüyorsan zeka yüzünden olduğunu bilirsin. Artık daha yüksek bir nokta, daha derin bir görüşle tanışıksın… Ve dilediğin her an geri düşebilirsin.

Bir kez geçişi ve bilincin nasıl düştüğünü bilince; yaşının, geçmişinin, hafızanın, bilginin nasıl kaybolacağını ve senin yine yeni doğmuş bir bebek olacağını… Bir kez bu sırrı, bu geçişi bilince, o noktaya dilediğin kadar çok gidebilirsin ve tekrar tekrar tazelenirsin. Başa gidersen, onu kullanabilirsin; sıradan dünyada hareket edebilirsin, çalışabilirsin, ama ona karışmazsın, çünkü derinlerde, zekanın bildiğinin kısmi olduğunu bilirsin. Ve kısmi bir doğru bir yalandan daha tehlikelidir, çünkü doğru görünür ve sen aldanabilirsin.

Birkaç nokta daha. Yüreğe gittiğin zaman, varoluşa bütün bir varlık olarak bakarsın. Yürek parçalı değildir, yürek senin bir parçan değildir, yürek, tüm bütünlüğün içinde sen demektir. Zihin bir parçadır, el bir parçadır, bacak bir parçadır, mide bir parçadır, parça parça ele alınan tüm beden parçalıdır. Yürek bir parça değildir. İşte bu yüzden elim kesilse bile yaşayabilirim. Beynim çıkarılsa bile yaşayabilirim, ama yüreğim giderse, ben de giderim.

Gerçekten de, tüm bedenim kesilip atılabilir, ama eğer yüreğim atıyorsa canlıyımdır. Yürek demek senin bütünlülüğün demektir, bu yüzden yürek durduğunda sen artık var olmazsın. Tüm diğer şeyler yalnızca parçadır, elden çıkarılabilirdir. Yürek atıyorsa sağlam kalırsın. Yürek merkezi varoluşunun özüdür. Sana elimle dokunabilirim. O dokunuş bana senin hakkında, senin tenin hakkında, onun pürüzsüz olup olmadığı hakkında belli bilgiler verir. El bana belli bilgiler verir, ama o bilgi kısmidir, çünkü el benim bütünlüğüm değildir. Seni görebilirim. Gözlerim farklı bir açıdan belli bilgiler verir, ama bu da bütün olmaz. Seni düşünebilirim… Yine aynı şey. Ama seni kısmen hissedemem. Seni hissedersem, bütünlüğün içinde hissederim. İşte bu yüzden, aşk aracılığı ile tanımadığın sürece hiçbir insanın bütünlüğünü tanıyamazsın.

Ancak aşk tüm kişiliği, tüm benliği, özü, bütünü sana sergileyebilir. Çünkü aşk demek, yürekle bilmek, yürek aracılığı ile hissetmek demektir. Bu yüzden bana göre hissetmek ve bilmek benliğinin iki ayrı parçası değildir. Hissetmek tüm benliğindir ve bilmek onun yalnızca bir parçasıdır.

Din için aşk en yüksek bilgidir. İşte bu yüzden din bilimsel konulardan daha şiirsel bir dille ifade edilebilir. Bilimsel terimler kullanılamaz, onlar biliş alemine aittir. Şiir kullanılabilir. Ve gerçekliği aşk aracılığı ile tanımış olanlar, ne derlerse desinler şiir olur. Upanişadlar, Vedalar, İsa’nın, Buda’nın ya da Krishna’nın deyişleri, hepsi şiirsel bildirilerdir.

Tüm eski din, yazmaların şiir dilinde yazılması tesadüf değildir. Bunun bir anlamı vardır. Şiir dünyası ile gizemcinin dünyası arasında bir yakınlık olduğunu gösterir. Gizemci de yürek dilini kullanır.

Şair yalnızca belli uçuş anlarındaki gizemcidir, tıpkı sıçradığında yeryüzünün çekiminden kurtulduğun zaman olduğu gibi, ama sen yine geri dönersin. Bir şair, birkaç saniye için gizemcilerin dünyasına uçmuş biri demektir. Bazı kısa bakışlar atmıştır. Bir gizemci, yer çekimini tamamen aşmış, aşk dünyasında yaşayan, yürek aracılığı ile yaşayan kişi demektir. Onun ikametgahı bu olmuştur. Şiirsel biri için o yalnızca kısa bir bakıştır: Bazen baştan yüreğine düşer. Ama bu yalnızca bir süreliğinedir… Yine başa dönecektir. Bu yüzden güzel bir şiir görürsen, onu yazan şairler tanışmaya çalışma, çünkü aynı kişi ile tanışmazsın. Hayal kırıklığına uğrarsın, çünkü çok sıradan biri ile tanışırsın. O kısa bir bakış fırlatmıştır. Belli anlar için gerçeklik ona sergilenmiş ve o yüreğe inmiştir. Ama geçişi bilmez. Efendisi değildir. Kendiliğinden olmuştur ve o kendi iradesi ile hareket edemez.

Coleridge öldüğü zaman ardında yaklaşık kırk bin tamamlanmamış şiir bırakmış. Gerçekten de, tüm hayatı boyunca yalnızca yedi şiir tamamlamış. Büyük bir şair olmuş, dünyadaki en büyük şairlerden biri, ama ona pek çok kez, ‘Neden tamamlanmamış şiirler biriktirip duruyorsun, neden onları tamamlamıyorsun?’ diye sorulduğunda yanıtı şu olmuş: ‘Hiçbir şey yapamıyorum. Bazen aklıma birkaç dize geliyor ve sonra kesiliyor. Bu yüzden onları nasıl tamamlayabilirim? Bekliyorum. Beklemek zorundayım. Yine gelirse, o bakış bana gelirse, dünya, gerçeklik yine bana sergilenir ve o zaman tamamlarım. Ama kendi başıma hiçbir şey yapamam.’ Çok içten bir şair olmalı. Böylesine içten şairler bulmak güçtür, çünkü zihin bir tamamlama eğilimi duyar. Üç dize gelmişse, sen dördüncüsünü sağlarsın ve dördüncüsü diğer üçünü öldürür, çünkü zihnin çok aşağı bir durumundan gelir…

Sıçrayıp bir kaç an için yer çekiminden kurtulduğunda çok farklı bir benlik boyutun olur.

Bir şair yeryüzünde hareket eder, ama zaman zaman sıçrar. O sıçrayışlarda kısa bakışlar atar. Bir gizemci yürekte yaşar. Yeryüzünde hareket etmez, onun ikametgahı yürek olmuştur. Bu yüzden gerçekte o şiir yaratmaz, ama ne yaparsa yapsın şiir olur, ne derse desin şiir olur. Gerçekten de, bir gizemci düz yazı kullanamaz, çünkü onun düz yazısı da şiirdir… Yürekten gelmektedir, aşktan gelmektedir.

Zihin maddesini, ifade edilemez bir incelik içinde, yüreğinin altına, üstüne ve  içine öylesine koy.

Yürek senin bütün benliğindir ve ancak bütün olduğunda bütünü tanıyabilirsin… Bunu unutma. Ancak benzer benzeri tanıyabilir. Sen parçalı iken bütünü tanıyamazsın. İçeride nasılsa, dışarıda da öyledir. Sen içeride bütün olduğunda, dışarıdaki bütün gerçeklik sana sergilenir; sen onu bilme yeteneğine sahip olursun, onu bilme hakkına sahip olursun. Sen içeride parçalı iken, dışarıdaki gerçeklik de parçalı olur. Bu yüzden içten içe her ne isen, senin için dışarısı da o olacaktır.

Yüreğin derinliklerinde tüm dünya farklıdır, geştalt farklıdır. Sana bakıyorum. Eğer sana baş, zeka aracılığı ile, biliş parçalarımdan biri aracılığı ile bakıyorsam, o zaman burada birkaç dost, birey, ego var… Ayrı. Ama sana yürek aracılığı ile bakıyorsam, o zaman burada birey yok. O zaman burada yalnızca okyanus gibi bir bilinç var ve bireyler yalnızca dalga. Eğer sana yürekten bakıyorsam, o zaman sen ve komşun iki ayrı varlık değilsiniz, o zaman gerçeklik seninle komşun arasında. Sen yalnızca iki kutupsun ve gerçek tam arada. O zaman burada, senin içinde dalgalar olarak var olduğun bir bilinç okyanusu var. Ama dalgalar ayrı değil, birbirine bağlı. Ve biliyor olsan da, olmasan da, siz her an birbirinizin içinde eriyorsunuz.

Bir saniye önce senin içinde olan nefes senden çıktı… Şimdi komşunun içinde hareket ediyor. Bir saniye önce o senin yaşamındı ve onsuz ölürdün ve şimdi komşunun içinde hareket ediyor. Şimdi onun yaşamı. Bedenin durmaksızın titreşimler yayıyor, bu yüzden yaşam enerjin durmaksızın komşuna gidiyor ve onun yaşam enerjisi de sana giriyor.

Sana yürekten bakarsam, sana sevgi dolu gözlerle bakarsam, sana bütünsel olarak bakarsam, o zaman sen yalnızca titreşim yayan noktalarsın ve yaşam durmaksızın senden diğerlerine, diğerlerinden sana akıyor…

Ve bu yalnızca bu odada olmuyor, tüm evren daimi bir yaşam enerjisi akışıdır. Hareket eder durur. Bireysel birimler yoktur, o kozmik bir bütündür. Ama kozmik olan zeka aracılığı ile asla belirmez, yalnızca parçalar, atomik parçalar belirir. Ve bu zeka aracılığı ile neyin kavranabileceği meselesi değildir. Zeka aracılığı ile kavramaya çalışırsan kavramak imkansız olur. Tamamen farklı bir bakış, tamamen farklı bir varoluş noktasıdır.

Eğer içeride bütünsen, dışarıdaki bütünlük sana sergilenir. Bazıları buna vahiy, Tanrı’yı fark ediş der: Bazıları buna mokşa, özgürleşme der; bazıları nirvana, kesilme der. Farklı sözcükler, tamamen farklı sözcükler, ama aynı özü, aynı nüveyi ifade ederler.

Tüm bu ifadelerde tek bir şey temeldir: Birey kaybolur. Ona Tanrı’yı fark ediş diyebilirsin, o zaman sen artık birey olmazsın; ona özgürleşme diyebilirsin, o zaman artık bir benlik olmazsın; ona ‘kesilme’ diyebilirsin – Buda’nın dediği gibi- o zaman, tıpkı bir lambanın, bir alevin var olmayı bırakması, kaybolması, dağılması gibi, sen de onu hiçbir yerde bulamazsın, yerini bulamazsın, olmamaya gitmiştir, bu yüzden birey kaybolur. Ama bu noktanın üzerinde düşünülmesi gerekir. Neden tüm dinler doğruyu fark ettiğin zaman bireyin, benliğin, egonun yok olduğunu söylerler? Eğer tüm dinler bunu vurguluyorsa, bu benliğin yanılsama olduğu anlamına geliyor olmalıdır… Aksi halde nasıl kaybolabilir? Benlik aslında var olmamalıdır, ancak o zaman kaybolabilir. Bu çelişkili görünebilir, ama öyledir; ancak o zaman kaybolabilir. Var olan, var olmakta ısrar eder, kaybolamaz.

Sırf baş yüzünden sahte bir varlık var olmuştur: Birey. Yüreğe inersen, sahte varlık kaybolur. O başının yaratımıydı. Yürekte kozmik olan vardır, birey yoktur; bütün vardır, parçalar yoktur. Ve unutma, sen olmadığında, endişe, ıstırap olamaz. Tüm endişeler, tüm ıstıraplar senin yüzünden var… Gölgenin gölgesi. Benlik gerçekdışıdır, ego gerçekdışıdır ve bu gerçekdışı benlik yüzünden pek çok gerçekdışı gölgeler yaratılmıştır. Onlar seni takip ederler, sen onlarla savaşmaya devam edersin, ama asla muzaffer çıkmazsın, çünkü temel içinde saklanmaya devam eder.

Swami Ramateertha bir yerlerde anlatır. Bir evde, fakir bir köylünün evinde kalıyormuş. Köylünün küçük çocuğu kulübenin önünde oynuyormuş ve güneş yükseliyormuş, çocuk kendi gölgesini görmüş. Onu yakalamaya çalışmış, ama ne kadar çok hareket ederse, gölge o kadar ileri gidiyormuş. Çocuk ağlamaya başlamış. Başarısız olmuşmuş. Gölgeyi yakalamak için her yolu denemiş, ama imkansızmış. Bir gölgeyi yakalamak imkansızdır… Gölge yakalaması zor bir şey olduğundan değil, imkansızdır. Çocuk onu yakalamak için hareket etmektedir. O hareket ettiği zaman gölge de ileri kaymaktadır. Bir gölgeyi yakalayamazsın, çünkü bir gölge maddesel değildir ve ancak maddesel bir şey yakalanabilir.

Ramateertha orada oturuyormuş. O gülüyormuş, çocuk ağlıyormuş ve anne ne yapacağını şaşırıyormuş. Çocuğu nasıl teselli etmeli? Bu yüzden Ramateertha’ya demiş ki: ‘Swamiji, bana yardım edebilir misin?’ Ramateertha çocuğa gitmiş, çocuğun elini yakalamış ve başına koymuş. Gölge yakalanmış. Çocuk elini başına koyunca gölge yakalanmış. Çocuk gülmeye başlamış. Şimdi elinin gölgeyi yakaladığını görebiliyormuş.

Bir gölgeyi yakalayamazsın, ama kendini yakalayabilirsin. Ve kendini yakaladığın an, gölge de yakalanmış olur.

Acı yalnızca egonun gölgesidir. Hepimiz o çocuk gibiyiz, acıyla, endişeyle, ıstırapla savaşıyoruz ve onları dağıtmaya çalışıyoruz. Asla zafer kazanamayız. Bu bir güç meselesi değil. Tüm çaba saçma, imkansız. Benliği, egoyu yakalamalısın ve bir kez yakalayınca, acı aniden kaybolur. O yalnızca bir gölgedir.

Benlikle savaşmaya başlayan insanlar vardır. ‘Benliği dağıt, egosuz ol, o zaman mutlu olursun’ diye öğretilmiştir, bu yüzden benlikle, egoyla savaşmaya başlarlar. Ama savaşırsan yine benliğin var olduğuna inanıyor olursun. Savaşın ona besin verir, ama enerji veren bir şey olur, onu beslersin. Bu teknik egoyu düşünme, yalnızca baştan yüreğe git, o zaman ego kaybolur, der. Ego başın yansımasıdır. Onunla savaşma. Ömürlerce savaşabilirsin, ama başta kalırsan kazanamazsın.

Durduğun noktayı değiştir, baştan farklı bir noktaya, benliğinde daha derin bir noktaya git, o zaman her şey değişir, çünkü artık farklı bir açıdan bakabilirsin.

Yürekten baktığında ego yoktur. Bu yüzden biz yürekten çok korkarız. Asla onun dilediğini yapmasına izin vermeyiz, hep ona karışırız, hep ona zihni getiririz. Yüreği zihinle kontrol etmeye çalışırız, çünkü korkarız… Yüreğe gidersen kendini kaybedersin. Ve bu kaybediş tıpkı ölüm gibidir. Dolayısıyla sevme yeteneksizliği doğar, dolayısıyla aşık olma korkusu doğar. Kendini kaybettiğin için kontrol sende değildir. Senden daha büyük bir şey seni yakalar ve hakimiyeti ele geçirir. O zaman emin zeminde olmazsın, nereye hareket ettiğini bilmezsin. Bu yüzden zihin der ki: ‘Aptallaşma, mantıkla hareket et. Deli olma.’

Ne zaman biri aşık olsa, herkes onun delirdiğini düşünür. Kendisi de delirdiğini düşünür: ‘Kendimde değilim!’ Bu neden olur? Çünkü artık kontrol yoktur. Kontrol edemediği, idare edemediği, yönlendiremediği bir şey olmaktadır. Tersine kendisi yönlendirilmektedir, daha büyük bir güç onu ele geçirmiştir. Hakimiyet altına alınmıştır…

Ama ele geçmeye hazır olmadığın sürece senin için Tanrı olamaz. Sen ele geçmeye hazır olmadığın sürece senin için gizem yoktur, mutluluk yoktur, takdis yoktur. Aşkın, duanın, kozmosun hakimiyeti altına girmeye hazır biri, bir ego olarak ölmeye hazır demektir. Ancak o insan hayatın gerçekte ne olduğunu, hayatın ne verebileceğini bilir. Mümkün olan gerçekleşir, ama sen kendini ortaya koymalısın.

Bu teknik güzeldir. Egon hakkında hiçbir şey söylemez. O konuda hiçbir şey söylemez. Yalnızca sana bir teknik verir ve eğer tekniği takip edersen, ego kaybolur.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment