96. Teknik : Yalnız kal ve zihinden uzaklaş

by admin

Sonsuzca geniş, ağaçsız, tepesiz, evsiz bir yerde ikamet et. Orada zihin baskılarının sonu gelir.

Bu tekniğe girmeden önce yalnızlık hakkında üç nokta anlaşılmalıdır. Bir: Yalnız olmak temeldir… Benliğin öyledir. Annenin rahminde yalnızsın, tamamen yalnız ve psikologlar nirvana özleminin, aydınlanma, kurtuluş, cennet özleminin aslında derinlerde iz bırakmış, anne rahminde yaşanan deneyime dair bir anı olduğunu söyler. Sen onu tanıdın… Mutlak yalnızlığı… Ve onun mutluluğunu. Sen yalnızdın, sen Tanrı’ydın. Başka kimse yoktu. Kimse seni rahatsız etmiyordu, kimse sana karışmıyordu. Yalnızdın, efendi sendin. Çelişkisiz bir huzur esastı. Sessizlik vardı, dil yoktu. Kendi derinliklerindeydin. Bu gerçeğin bilincinde değilsin, ama derin iz bıraktı, orada, bilinçdışında gizli.

Psikologlar, bu yüzden herkesin çocukluktaki yaşamının güzel olduğunu düşündüğünü söyler. Ve her ülke, her ırk geçmişte bir yerde bir Altın Çağ yaşandığını düşünür… Geçmişte bir yerde yaşam mutluluk doluydu. Hindular buna satyuga, doğruluk çağı der. Geçmişte bir yerde, çok, çok eskide, tarih başlamadan önce, her şey güzel ve mutluluk doluydu. Çelişki yoktu, mücadele yoktu, şiddet yoktu. Yalnızca sevgi hüküm sürüyordu. O Altın Çağ’dı. Hıristiyanlar Adem ile Havva’nın Aden’de, bahçede, mutlak masumluk ve mutluluk içinde yaşadığını söylüyor. Sonra düşüş geldi. Yani Altın Çağ düşüşten öncedir. Her ülke, her ırk, her din Altın Çağ’ın geçmişte bir yerde olduğuna inanır. Ve tuhaf olan şudur ki, ne kadar geriye gidersen git, hep buna inanılıyordu; tüm zamanlarda.

Mezopotamya’da altı bin yıllık bir taş bulunmuş. Üzerinde yazılar varmış. Okursan, sabahki gazetenin editör yazısı sanırsın. Yazı bu çağın bir günah çağı olduğunu söylüyor. Her şey yanlış gitmiş. Oğul babaya inanmıyor, kadın kocaya inanmıyormuş. Karanlık çökmüş. O günler, o geçmiş günler, o altın günler neredeymiş? Bu altı bin senelik bir yazı! Lao Tzu diyor ki, eski günlerde, kadimlerin günlerinde, her şey güzelmiş. O zaman Tao hüküm sürüyormuş, o zaman yanlış olan hiçbir şey yokmuş ve yanlış olan hiçbir şey olmadığında kimse vaaz vermiyormuş. Yanlış olup da değiştirilmesi, dönüştürülmesi gereken hiçbir şey yokmuş, rahip yokmuş, vaiz yokmuş, ahlaki önderler yokmuş, çünkü her şey doğruymuş. Lao Tzu o günlerde, o eski günlerde din olmadığını söylüyor. Gerek yokmuş, çünkü Tao hüküm sürüyormuş. Herkes öyle dindarmış ki dine gerek yokmuş. O zaman bilgeler yokmuş, çünkü günahkarlar yokmuş. Herkes öyle bilgeymiş ki, doğal olarak, kimse kimin bilge, kimin günahkar olduğunun farkında değilmiş.

Psikologlar, bu geçmişin hiç var olmadığını söylüyor. Bu geçmiş yalnızca her bireydeki, rahimde geçen günlere dair derin anılar. Vardı. Gerçekte, Tao rahimdeydi ve her şey güzeldi, her şey olması gerektiği gibiydi. Çocuk, dünyadan tamamen bihaber, mutluluk içinde yaşıyordu. Çocuğun rahimdeki durumu, tıpkı Vishnu’nun sheshnagası üzerindeki durumu gibidir. Hindular Vishnu’nun sedirinin üzerinde, bir yılan sedirinin üzerinde uzandığına ve sedirin bir mutluluk okyanusunda yüzdüğüne inanırlar. Aslında bu, çocuğun rahimdeki durumudur. Çocuk yüzer. Annenin rahmi tıpkı bir okyanus gibidir. Ve çocuğun anne rahminin içinde yüzdüğü sıvının okyanus ile aynı içeriklere sahip olduğunu öğrenince şaşıracaksın… Çok benzer, aynı tuzlar vesaire vardır. O okyanus suyudur, yatıştırıcıdır. Ve rahim hep çocuk için doğru sıcaklığı korur. Anne soğuktan titriyor olabilir, hiç fark etmez. Çocuk için, rahimde hep aynı sıcaklık korunur. Çocuk sıcaktır, mutluluk içinde yüzmektedir, endişe, ıstırap, sorumluluk yoktur, yalnızdır. Annesinin farkında değildir; onun için anne yoktur. Bu sanskar, bu izlenim, içinde taşınır. Bu temel gerçekliktir, topluma girmeden önce böyleydin ve toplumdan çıkıp öldüğün zaman yine böyle olacak. Sen yine yalnız kalacaksın.

Ve bu iki yalnızlık noktası arasında, hayatın pek çok olay ile dolu. Ama o olaylar tesadüfi. Derinlerde, yalnız kalıyorsun, çünkü senin temel gerçekliğin bu. O yalnızlığın çevresinde pek çok şey oluyor: Evleniyorsun, iki kişi oluyorsun, sonra çocukların oluyor, çok oluyorsun. Her şey olup bitiyor… Ama yalnızca çeperde. Derinde tamamen yalnız kalıyorsun. Senin gerçekliğin budur. Buna atma’n, özün diyebilirsin.

Derin yalnızlıkta bu öz yeniden yakalanır. Bu yüzden Buda nirvanaya eriştiğini söylediğinde, aslında bu yalnızlığa, bu temel gerçekliğe erişir. Mahavira kaivalya ya eriştiğini söyler. Kaivalya sözcüğü yalnızlık, yalnız demektir. Olayların çalkantısının hemen altında o yalnızlık vardır. İçinden, bir maladan geçen iplik gibi geçer. Boncuklar görünür, ama iplik görünmez. Ama boncuklar iplikte asılıdır ve boncuklar pek çok, iplik birdir. Gerçekte, mala bu gerçekliğin simgesidir. İplik gerçekliktir ve boncuklar onun üzerinde asılı olaylardır. Ve sen derine gidip temel ipliğe varmazsan, ıstırap içinde olursun, acı çekersin.

Bir tarihin var. O tarih tesadüfidir. Ve bir doğan var. O doğa tarihsel değildir. Sen belli bir tarihte, belli bir çağda, belli ebeveynlere; belli bir topluma doğdun. Belli bir şekilde eğitildin. Sonra belli bir mesleğe girdin, bir kadına aşık oldun, çocukların oldu. Bu dramlar boncuklardır, olaylar, tarihtir, ama derinlerde sen hep yalnızsın. Ve bu olaylar yüzünden kendini tamamen unutursan, burada olmanın asıl amacını kaçırmış olursun. O zaman kendini dramda unutmuş olursun, onun parçası olmayan, yalnızca rolünü oynayan aktörü unutmuş olursun. Bütün bunlar rollerdir.

Bu yüzden Hindistan tarih yazmamıştır. Gerçekten de, Krishna’nın ne zaman doğduğu, ne zaman öldüğü; Ram’ın ne zaman doğduğu, ne zaman öldüğü… Ya da doğup doğmadığı ya da mit mi olduğu konusunda emin olmak çok güçtür. Onun tarihini yazmadık ve sebep şu: Biz, Hindistan’da iplikle ilgileniriz, boncuklarla değil.

Gerçekten de, dindar dünyada, ilk tarihi insan İsa’dır, ama o Hindistan’da doğmuş olsaydı tarihi bir kişilik olmazdı. Biz, Hindistan’da hep ipliğe bakarız, boncuklar anlamsızdır. Ama Batı esas olandan, ebedi olandan çok olaylara, gerçeklere yönelir… Geçici şeylere. Tarih dramdır. Hindistan’da, biz Ramalar’ın ve Krishnalar’ın her çağda doğmaya devam ettiklerini söyleriz. Daha önce defalarca tekrarlanmışlardır ve daha sonra da defalarca tekrarlanacaklardır. Bu yüzden kayıt tutmaya gerek yoktur. Onların ne zaman doğduğu önemsizdir. Önemli olan benliklerinin, ipliğin ne olduğudur. Bu yüzden biz onların gerçek tarihi insanlar olup olmamaları ile ilgilenmeyiz, biz benliğin başına gelen dışsal şeylerle ilgilenmeyiz, biz benliğin kendisiyle, onun başına bir şey gelip gelmediği ile ilgileniriz.

Yalnızlığa çekildiğin zaman ipliğe gitmiş olursun; yalnızlığa çekildiğin zaman doğaya gitmiş olursun. Gerçekten yalnızsan, başkalarını düşünmüyorsan bile, ilk defa çevrendeki doğanın dünyasını hissedersin. Ona uyum sağlarsın. Şu anda sen topluma alışıksın. Bu topluma uyumdan düşersen, doğaya uyum sağlarsın. Yağmurlar geldiği zaman… Onlar her zaman gelmektedir, ama sen yağmurların dilini anlayamazsın… Onlar sana hiçbir şey demiyor, senin için hiçbir anlam taşımıyorlar; en fazla, suya ihtiyaç duyulması gibi faydacı bir şey fark ediliyor. Bu yüzden bir fayda var, ama diyalog yok, yağmurların dilini anlayamıyorsun, senin için yağmurun bir kişiliği yok. Ama bir süreliğine toplumdan uzaklaşsan ve yalnız kalsan, yeni bir olgu hissetmeye başlarsın: Yağmurlar gelir ve seninle konuşurlar. O zaman onların ruh hallerini hissedersin… Bir gün yağmur çok öfkelidir, bir gün çok yatıştırıcı ve sevgi doludur. Bir gün tüm dünya depresyondadır ve bir gün dans etmektedir. Bir gün güneş kendi iradesi dışında, zorla, sırf işini yaparak doğar ve bir gün kendi başına doğar… Artık iş değil oyundur.

Çevrendeki tüm ruh hallerini hissedersin. Doğanın kendi dili vardır, ama sessizdir ve sen de sessiz olmadığın sürece onu anlayamazsın.

İlk ahenk kazanılan toplumdur, ikinci ahenk kazanılan doğadır ve üçüncü katman, en derindeki, Tao ya da dharmaya kazanılan ahenktir. O saf varoluştur. O zaman ağaç, yağmurlar, bulutlar da geride bırakılır. O zaman, yalnızca varoluş… Varoluşun ruh halleri yoktur. Varoluş hep aynıdır. Varoluş hep aynıdır: Aynı bayram yapan, patlayan enerji. Ama insanın ilk önce toplumdan doğaya gitmesi gerekir… Sonra doğadan varoluşa. Varoluşa uyum sağladığın zaman tamamen yalnızsındır, ama bu yalnızlık rahimdeki çocuğun yalnızlığından farklıdır. Çocuk yalnızdır, ama aslında yalnız olduğundan değil, o başka herhangi bir şeyden bihaberdir. Karanlıkla çevrilidir, işte bu yüzden kendisini yalnız hisseder. Tüm dünya onun etrafındadır, ama o farkında değildir. Onun yalnızlığı cehaletin yalnızlığıdır. Bilinçli olarak sessiz kaldığında, varoluşla bir olduğunda, yalnızlığı karanlıkla sarılmaz, ışıkla sarılır.

Rahimdeki çocuk için dünya yoktur, çünkü o bihaberdir. Senin için dünya olmayacaktır, çünkü dünya ve sen bir olacaksınız.

En derin varlığa ulaştığında, yine yalnız olacaksın, çünkü ego kaybolacak. Ego toplum tarafından verilir. Doğada olduğunda bile biraz direnebilir, ama toplum içindeyken olduğu kadar değil. Yalnız hareket ettiğin zaman egon kaybolmaya başlar… Çünkü o hep ilişki içindeydi. Şu olguya bak: Her bireyle egon değişir. Hizmetçinle konuşurken içine bak, egonun nasıl olduğunu gör. Sevgilinle konuşuyorsun, içine bak, egonun var olup olmadığını gör. Masum bir çocukla konuşuyorsun, içine bak…

Ego orada olmayacaktır, çünkü masum bir çocuğun yanında egoist olmak aptalca olacaktır. Bunun aptalca olduğunu hissedersin, bu yüzden çocuklarla oynarken çocuk olursun. Çocuk ego dilini bilmez. Ve bir çocuğun yanında egoist olmak çirkin görünür. Bu yüzden çocuklarla oynarken onlar seni aşağı çeker. Onlar seni kendi çocukluğuna döndürürler. Bir köpekle konuşurken ya da bir köpekle oynarken, toplumun verdiği ego var olamaz, çünkü bir köpeğin yanındayken ego söz konusu olamaz. Köpeğinle yürüyüş yaparken -çok güzel ve pahalı bir köpek- biri sokaktan geçse, köpek bile sana ego verir. Ama aslında köpek sana ego vermemektedir, geçen adam vermektedir. Sırtını dikleştirirsin, sevinirsin, çünkü çok güzel bir köpeğin vardır ve adam kıskanmış görünür.

Ego oradadır. Ormana gidersen ego kaybolur. İşte bu yüzden tüm dinler, en azından bir süreliğine doğa dünyasına çekilmen konusunda ısrar eder.

Bu sutra basittir: Sonsuzca geniş… bir yerde ikamet et. Sonsuzca girebileceğin, manzaranın hiç sona ermediği bir tepede. Sonsuzca görebilirsen ve manzaranın sonu yoksa, ego çözülür. Egonun kısıtlara, sınırlara ihtiyacı vardır. Sınırlar ne kadar tanımlı olursa, egonun var olması o kadar kolay olur.

Sonsuzca geniş, ağaçsız, tepesiz, evsiz bir yerde ikamet et. Orada zihin baskılarının sonu gelir.

Zihin çok inceliklidir. Kimsenin bulunmadığı bir tepede yaşayabilirsin, ama vadinin derinliklerinde bir kulübe görürsen o kulübe ile konuşmaya başlarsın, onunla ilişki kurarsın… Toplum gelmiştir. Orada kimin yaşadığını bilmezsin, ama biri orada yaşamaktadır ve bu sınır olur… Orada kimin yaşadığını düşlemeye başlarsın ve orada kimin yaşadığını görmek için gözlerin her gün aramaya başlar. Kulübe insanlığın simgesi olur. Bu yüzde sutra evsiz der… Hatta ağaçsız, çünkü yalnız yaşayan insanların ağaçlarla konuşmaya başladığı bilinmektedir. Dostluk kurarlar, diyalog kurarlar. Yalnızlığa çekilmiş bir insanın yaşadığı güçlüğü anlayamazsın. Biri olsun ister, bu yüzden ağaca ‘Merhaba,’ der, ‘Nasılsın?’ derç Ve ağaçlar canlı varlıklardır. Eğer gerçekten dürüstsen yanıt vermeye başlarlar, bir karşılık olur. Böylece toplum yaratabilirsin.

Anlam şudur: Bir yerde ol ve bir toplum yaratmamaya dikkat et. Bir ağaca bakmaya, ağacı sevmeye başlayabilirsin. Ağacın susadığını hissedebilir, ona su getirebilirsin… Bir ilişki başlatmış olursun ve ilişki varken yalnız olmazsın. Bu yüzden vurgu şudur: Öyle bir yere git, ama herhangi bir ilişki başlatmayacağını aklından çıkarma. Her tür ilişkiyi ve ilişkiler dünyasını geride bırak, orada yalnız ol. Başlangıçta zor olacaktır, çünkü senin zihnin toplum tarafından yaratılır. Toplumu bırakabilirsin, ama zihnini nerede bırakacaksın? Zihin bir gölge gibi peşinden gelir… Onlar seni çekmeye çalışır. Sen meditasyon yapmaya çalışırsın, ama düşünceler kesilmez. Evini düşünmeye başlarsın, karını, çocuklarını düşünmeye başlarsın. Çok insancadır.

Ve yalnızca senin başına gelmemektedir… Buda ve Mahavira’nın başına da gelmiştir. Herkesin başına gelir. Buda bile altı uzun sene süren yalnızlığı sırasında Yashodhara’yı düşünmüştür. Başlangıçta, zihin onu takip ederken, bir ağacın altına oturup meditasyondaymış gibi yapıyor olmalıdır ve Yashodhara onu takip etmiş olmalıdır. O kadını seviyordu. Ve onu terk ettiği için vicdan azabı çekiyor olmalıydı… Hem de ona hiçbir şey söylemeden. Yashodhara’yı düşündüğü, hiçbir yerde söylenmemektedir, ama ben onu düşünüyor olmalı diyorum. Bu çok insanca; çok doğal. Onun Yashodhara’yı bir daha hiç düşünmemiş olması hiç insanca olmazdı ve Buda açısından adil olmazdı. Ancak yavaş yavaş, uzun bir mücadeleden sonra zihinden kurtulmuş olmalı.

Ama zihin direnir, çünkü o toplumdan başka bir şey değildir. İçselleştirilmiş toplum… Toplum içine girmiştir. O senin zihnindir. Toplumdan, dışsal gerçeklikten kaçabilirsin, ama içsel olan seni takip eder.

Buda defalarca Yashodhara ile, babası ile, geride bıraktığı küçük çocuk ile konuşmuş olmalı. Çocuğunun yüzü onu takip etmiş olmalı. Giderken orada, zihnindeydi. Ayrıldığı gece, sırf son kez çocuğu görmek için Yashodhara’nın odasına girdi. Çocuk daha bir günlüktü. Yashodhara uyuyordu ve çocuk onun göğsüne yapışmıştı. Buda çocuğa baktı. Çocuğu ellerine almak istedi, çünkü bu onun son fırsatı idi. Daha ona dokunmamıştı ve artık bir daha dönmeyebilirdi, bu yüzden bir daha karşılaşmayabilirlerdi. O, dünyayı terk ediyordu. Çocuğa dokunmak, onu öpmek istedi, ama sonra korktu, çünkü çocuğu ellerine alsa, Yashodhara uyanabilirdi. O zaman gitmesi zor olurdu… Kadın ağlamaya başlayabilirdi. Buda bir insan yüreğine sahipti. Bunu düşünmüş olması çok güzeldir: Kadın ağlamaya başlasa gitmesinin çok zor olacağını. O zaman zihninde yarattığı her şey- bu dünyanın faydasız, boşuna olduğu- kaybolurdu. Yashodhara’nın ağlamasına dayanamayabilirdi. O kadını seviyordu. Bu yüzden ayrıldı. Ses çıkarmadan odadan çıktı.

Bu adam, Yashodhara ile çocuğu kolay kolay bırakamazdı. Kimse bırakamazdı. Dilenirken aklına gelirdi. Sarayı ve her şey… O, kendi isteği ile dilenci olmuştu. Geçmiş direnir. Zihnini tekrar tekrar, ‘Geri dön!’ diyerek çekiçle dövmüş olmalı. Defalarca, ‘Hata yaptım!’ diye düşünmüş olmalı. Bu doğaldır. Bu hiçbir yerde kaydedilmemiştir. Bazen, o altı senede, Buda’nın zihninden neler geçtiği hakkında bir günlük yazmayı düşünürüm.. Zihnine ne olduğuna, zihninden neler geçtiğine dair bir günlük.

Sen nereye gidersen git zihin bir gölge gibi seni takip eder. Bu yüzden kolay olmayacaktır. Kimse için kolay olmamıştır. Kendini tekrar tekrar uyanık kılmak uzun bir mücadele olacaktır; tekrar tekrar tanık olmak; tekrar tekrar kurban düşmekten kurtulmak. Ve zihin sonuna dek takip eder. Sen çaresiz olmadığın sürece, sen tedavi edilemez olduğunu hissetmediğin sürece hiçbir şey yapılamaz, zihin peşinden gelmeye devam eder. Her gün dener. Fanteziler, hayaller, düşler yaratır; her tür cazibeyi, baştan çıkmayı yaratır. Tüm görücülerin biyografilerinde Şeytan’ın baştan çıkarmak için geldiği yazılıdır. Kimse gelmez. O yalnızca senin zihnin. Tek şeytan zihnindir, başka bir şey değil. Her gün dener. Sana şöyle der: ‘Sana tüm dünyayı vereceğim, geri dön.’ Seni depresyona sokar. ‘Sen aptalın tekisin…’ Tüm dünya zevk alıyor ve sen bu tepeye geldin. Sen delisin. Bütün bu dini şeyler sahtekarlık, geri gel. Bak, tüm dünya deli değil ve zevk alıyor.’ Ve zihin sana herkesin nasıl zevk aldığı konusunda öyle güzel resimler gösterir ki tüm dünya senin için her zamankinden daha cazip olur. Geride bıraktığın her şey seni geriye çeker.

Temel mücadele budur. Ve bunun tek sebebi zihnin bir alışkanlıklar ve mekanik direnç mekanizması olmasıdır. Tepede zihin cehennemdeymiş gibi hisseder. Orada güzel hiçbir şey yoktur, her şey yanlıştır. Zihin çevrende olumsuzluk yaratır: ‘Sen burada ne yapıyorsun? Delirdin mi?’ Geride bıraktığın dünya gözlerine daha, daha güzel görünür ve bulunduğun yer gittikçe çirkinleşir. Ama direnirsen ve bunun zihnin işi olduğunun, zihnin bunu yapmasının doğal olduğunun farkında olursan ve eğer zihinle özdeşleşmezsen, bir an gelir, zihin seni terk eder ve onunla birlikte tüm baskılar kaybolur. Zihin sen terk ettiği zaman yükünden kurtulursun, çünkü o senin tek yükündür. O zaman endişe olmaz, düşünce olmaz, varoluşun rahmine girmiş olursun. Endişesizce süzülürsün. İçinde derin bir sessizlik patlar.

Sutra der ki, orada zihin baskılarının sonu gelir. Böyle bir ıssızlık, böyle bir yalnızlık içinde, bir şey daha hatırlanmalıdır: Sen bilsen de, bilmesen de, kalabalık sana büyük bir baskı uygular.

Artık, hayvanlar üzerinde çalıştıktan sonra bilim adamları çok temel bir yasaya varmıştır. Her hayvanın belli bir alanı olduğunu, belli bir mekana sahip olduğunu söyler. O alana girersen hayvan gerilir ve sana saldırır. Her hayvanın çevresinde belli bir alan vardır. Senin oraya girmene izin vermez, çünkü biri o alana girdiği an, baskı hisseder. Ağaçlarda pek çok kuşun öttüğünü duyabilirsin. Ne yaptıklarını bilmezsin. Bilim adamları, senelerce süren araştırmalardan sonra, ağaçlarda öten bir kuşun pek çok şey yaptığını söylemektedir. Bir, kız arkadaşını çağırmaktadır. İki, tüm diğer erkek rakiplerine, bunun onun alanı olduğunu bildirmektedir: Girme! Ve eğer biri alana girerse kavga başlar. Ve kız arkadaş bekleyip kimin kazandığına bakar, çünkü alana kim sahip çıkarsa ona da sahip olacaktır! Kız bekler ve kim kazanırsa onunla kalır ve alt edilenin gitmesi gerekir. Her hayvan, her yolla bir alan yaratır: Sesle, öterek, bedensel koku ile. Hiçbir rakip o alana girmemelidir.

Köpeklerin her yere işediğini görmüşsündür. Bilim adamları, köpeklerin işeyerek kendi bölgelerini işaretlediklerini söylemektedir. Köpek gider, o direğe, bu direğe işer. Bir tek yere işemez… Neden? Bir tek yere yapabilirsin, neden bu kadar yürüyeceksin ki? Bölgesini yaratmaktadır. Sidiğinin belli bir kokusu vardır ve onunla bölge yaratır. Kimse o bölgeye girmemelidir, tehlikelidir. Köpek kendi bölgesinde yalnız başına yaşar, bölgenin efendisi olarak.

Pek çok çalışma sürmektedir. Pek çok hayvanı, tüm ihtiyaçlarını tatmin ederek tek bir kafese koymayı denemişlerdir. Ormanda kendi başlarına karşılayabileceklerinden daha iyi… Ama hayvanlar delirirler, çünkü mekanları yoktur. Her zaman yakında biri olduğunda gerilirler, korkarlar, kavga etmeye hazır olurlar. Bu daimi kavga hazırlığı öyle bir gerilim yaratır ki hayvanlar kalp krizi geçirir ya da delirirler. Hayvanlar intihar bile ederler, çünkü baskı çok fazlalaşır. Ve vahşi hayatta asla görülmeyen pek çok anormallik gelişir. Vahşi hayattaki maymunlar tamamen farklıdır. Hayvanat bahçesinde kafese kapatılınca anormal bir şekilde davranmaya başlarlar. Başlangıçta sorun yaratanın tutsaklık olduğu sanılıyordu. Artık tutsaklık olmadığı biliniyor. Onlara ihtiyaç duydukları gibi, doğru düzgün bir alan verirsen, bir kafeste de mutlu olabilirler. O zaman sorun olmaz. Ama içgüdüsel bir alan hisleri vardır. Biri o bölgeye girdiği zaman zihinlerine baskı gelir. Zihinleri gerilmeye başlar; doğru düzgün uyuyamazlar, doğru düzgün beslenemezler, doğru düzgün aşk yapamazlar.

Bu çalışmalar sayesinde, artık bilim adamları tüm insanlığın aşırı nüfus yüzünden delirdiğini söylemektedir. Baskı çok fazladır. Asla yalnız kalamazsın: Trende, otobüste, ofiste, her yerde, kalabalık, kalabalık. İnsanın da bir bölgeye, yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Ama yer yoktur, asla yalnız kalamazsın. Evine geldiğin zaman karın oradadır, çocukların oradadır, akrabalar gelir durur. Ve yine de Tanrı misafiri olduklarını düşünürler! Sen çoktan delirmişsin, çünkü çevrendeki baskı çok fazla. Kimseye, ‘Beni yalnız bırak,’ diyemezsin. Karına, ‘Beni yalnız bırak,’ desen, öfkelenir, ‘Ne demek istiyorsun?’ der. Bütün gün seni beklemiştir. Zihnin rahatlamak için boşluğa ihtiyacı vardır.

Bu sutra çok güzel ve çok bilimseldir.

Orada, zihin baskılarının sonu gelir.

Issız bir tepeye tek başına taşındığın zaman, her yanında boşluk olur, sonsuz boşluk. Kalabalığın baskısı, çevrendekilerin baskısı seni terk eder. Daha derin uyursun. Sabah farklı bir nitelikte bir uyanışın olur. Kendini özgür hissedersin. İçsel baskı olmaz. Tutsaklıktan kurtulmuş, engellerden kurtulmuş hissedersin.

Bu iyidir. Ama biz kalabalıklara öyle alışmışızdır ki, kendini yalnızca bir kaç gün; üç, dört gün iyi hissedersin, sonra yine kalabalık içinde olma arzusu doğar. Hep tatile gitmek istersin, üç gün sonra geri dönmek istersin. Düzen, alışkanlık yüzünden kendini faydasız hissedersin. Yalnız başınayken faydasız hissedersin, yalnız başınayken hiçbir şey yapamazsın ve bir şey yapsan bile kimse bilmeyecektir, kimse yaptığını görmeyecektir, kimse taktir etmeyecektir. Yalnız başına hiçbir şey yapamazsın, çünkü tüm hayatın boyunca başkaları için bir şeyler yaptın. Kendini faydasız hissedersin.

Bu yüzden unutma, eğer bu yalnız deliliği deneyecek olursan, fayda fikrini aklından çıkar. Faydasız ol. Ancak o zaman yalnız olabilirsin. Çünkü gerçekte, fayda zihnine toplum tarafından dayatılmıştır. Toplum, ‘Bir faydan olsun. Faydasız olma,’ der. Toplum senin ekonomik bir birim olmanı, bir şey olmanı, verimli, faydalı olmanı ister. Toplum senin yalnızca bir çiçek olmanı istemez. Hayır, bir çiçek olsan bile satılmaya değer olmalısın. Toplum senin pazarda olmana, bir faydan olmasına ihtiyaç duyar. Ancak o zaman kullanılabilirsin, aksi halde kullanılamazsın. Toplum, hayatın hedefinin, hayatın amacının fayda olduğunu söyler. Bu saçmalıktır.

Ben faydasız ol demiyorum. Ben, hedef bu fayda değil, diyorum. Toplum içinde yaşamak zorundasın, topluma faydalı ol, ama her an faydasız olma yeteneğine de sahip ol. Bu yetenek korunmalıdır, aksi halde bir şey olursun, bir insan değil. Issızlığa, yalnızlığa çekildiğin zaman, bu sorun olur. Faydasız hissedersin.

Pek çok insanla çalışıyorum. Bazen onlara üç hafta, üç ay mutlak yalnızlık ve sessizlik içinde yaşamalarını tavsiye ediyorum. Ve onlara, yedi gün sonra geri dönmek isteyeceklerini, zihinlerinin orada bulunmamak için, geri dönmek için her tür sebebi bulacağını söylüyorum. Onlara o savları dinlememelerini, karar verdikleri süre boyunca geri dönmemeye kararlı olmalarını söylüyorum. Bana, kendi istekleri ile gittiklerini, neden geri döneceklerini söylüyorlar. Onlara, kendilerini bilmediklerini söylüyorum. Bu üç ila yedi günden daha fazla sürmeyecek; daha sonra geri dönmeye can atacaklar, çünkü toplum alkolik oldu; toplum bir uyuşturucudur. Ayık anlarda yalnız kalmayı düşünebilirsin, ama yalnız kaldığında, üç gün sonra, ‘Ben ne yapıyorum?’ diye düşünmeye başlarsın. Unutma, fayda toplum içindir. Toplum seni kullanır, sen toplumu kullanırsın. Bu karşılıklı bir ilişkidir.

Ama yaşam fayda için değildir. Yaşam faydacı değildir, amaçsızdır, yalnızca bir oyundur, bir kutlamadır. Bu yüzden yalnızlığa çekildiğin zaman bu tekniği yap, en baştan faydasız olmaya hazır ol ve bundan zevk al, buna üzülme. Zihnin en itirazlar getireceğine inanamazsın. ‘Dünyanın başı öylesine büyük belada ve sen burada sessizlik içinde oturuyorsun. Vietnam’da olanlara bak, Pakistan’da olanlara bak, Çin’de olanlara bak; senin ülken ölüyor, yiyecek yok, su yok. Sen burada meditasyon yaparak ne başarıyorsun? Ne faydası var? Ülkene sosyalizm getirecek mi bu?’ Zihin çok güzel savlar getirir; zihin en büyük tartışmacıdır. O, şeytandır… Seni ikna etmeye çalışır, seni zaman harcadığına inandırmaya çalışır. Ama onu dinleme. En baştan hazırlıklı ol. ‘Zamanımı boşa harcayacağım. Hiçbir faydam olmayacak. Yalnızca burada olmaktan zevk alacağım.’

Ve dünya ile ilgilenme. Dünya dönmeye devam eder. Onun başı hep beladadır. Hep belada olmuştur ve hep belada olacaktır. Dünya böyledir. Sen hiçbir şey yapamazsın, bu yüzden büyük bir dünya reformcusu, bir devrimci, bir mesih olmaya çalışma. Deneme.

Sen yalnızca kendin ol ve yalnızlığından zevk al, tıpkı bir kaya, bir ağaç, bir ırmak gibi. Faydasız! Orada, yağmurların altında, güneşin altında, yıldızların altında yatıp duran bir taşın ne faydası var? Bu taşın ne faydası var? Hiçbir faydası yok… Taş bu şekilde olmaktan zevk alıyor. Yalnızca bir taş ol. Japonya’da, Zen manastırlarında taş bahçeleri vardır; özellikle bunun için taş bahçeleri yaparlar. Bahçede ağaçlar olmaz, yalnızca taş ve kum. Yalnız bir taş orada oturur durur ve usta müride şöyle der: ‘Git, yalnızca bir taş ol, o taş gibi. Dünya için endişelenme. Dünyaya ne olursa olsun o taş orada kalır. Endişelenmez. O daima meditasyon halindedir.’

Faydasız olmaya hazır olmadığın sürece yalnız kalamazsın, yalnızlık içinde olamazsın. Ve bir kez onun derinliğini tanıyınca, topluma geri dönebilirsin. Geri dönmelisin, çünkü yalnızlık bir yaşam tarzı değildir… Yalnızca bir eğitimdir. Yaşam tarzı değildir, bakış açısını değiştirmek için derin bir gevşemedir. Yalnızca kendine, kim olduğuna bakmak için toplumdan bir adım uzaklaşmaktır. Bu yüzden bunun bir yaşam tarzı olduğunu düşünme. Pek çok kişi bunu bir yaşam tarzı kılmıştır. Hata yapmışlardır. Kesinlikle hata yapmışlardır. İlacı yiyecek yapmışlardır. Bu bir yaşam tarzı değildir, yalnızca ilaçtır. Bir süreliğine düşerek farklı bir bakış açısından, bir mesafeden bakarsın, ne olduğunu, toplumun sana ne yaptığını görürsün. Dışına çıktığın zaman daha iyi bakabilirsin. Gözlemleyebilirsin. İlgilenmeden, içinde olmadan, tepedeki gözlemci olursun, tanık olursun. Çok uzakta olursun. Önyargısızca, rahatsız olmadan bakabilirsin.

Bu yüzden hatırla, bu bir yaşam tarzı değildir. Dünyayı terk edip Himalayalar’da bir münzevi ol demiyorum. Hayır. Ama zaman zaman terk et, gevşe, faydasız ol, yalnız ol, bir taş gibi var ol, bağımsız ol, dünyadan özgür, doğanın bir parçası ol… Ve canlandığını, yeninden doğduğunu göreceksin. Sonra geri dön ve yine toplum içinde, kalabalık içinde hareket et. Ve o güzelliği, yalnızken başına gelen o sessizliği taşımaya çalış. Artık taşı, onunla bağlantını koparma. Kalabalığın derinliklerinde hareket et, ama onun parçası olma. Bırak kalabalık dışında kalsın… Sen yalnız kal.

Kalabalıkta yalnız kalma becerisini edindiğin zaman, gerçek yalnızlığa erişmiş olacaksın. Bir tepede yalnız kalmak kolaydır. Doğanın tamamı sana yardım eder, hiçbir şey engel olmaz. Pazar yerine, dükkana, ofise, aileye dönmek ve yalnız kalmak… Gerçek başarı budur. O zaman senin başardığın bir şey olur, tesadüfi olmaz, sen tepelere çıktığın için olan bir şey olmaz. Artık bilincin niteliği değişmiştir. Bu yüzden kalabalıkta yalnız kalırsın. Kalabalık orada, dışarıda olur ve sen onun içeri girmesine izin vermezsin. Kazandığın ne varsa koru. Onu savun, rahatsız olmasına izin verme. Ve ne zaman duygunun donuklaştığını, onu ıskaladığını, toplumun onu bozduğunu, toz topladığını, tatlı pınarın artık tatlı olmadığını, kirlendiğini hissetsen, yine git. Onu yenilemek için, yeniden canlı kılmak için toplumdan uzaklaş. Sonra geri dön ve kalabalığın içinde hareket et. Ve sonra bir an gelecek, orijinal pınar tatlı kalacaktır, onu kimse kirletemeyecektir. O zaman hiçbir yere gitmeye gerek yoktur.

Yani bu yalnızlık bir tekniktir, bir yaşam tarzı değil. Keşiş olmak, rahibe olmak, sonsuza dek orada yaşamak üzere manastıra çekilme. Bu saçmadır. Sonsuza dek manastırda yaşarsan eriştiğin şeye erişip erişmediğini ya da onu sana yalnızca manastırın mı verdiğini asla bilemezsin. Esas değil tesadüfi olabilir. Esas sınanmalıdır. Esas toplumla karşı karşıya getirilmelidir; mihenk taşına vurulmalıdır. Ve asla kırılmadığı zaman, ona güvenebildiğin zaman, hiçbir şey onu değiştirmediği zaman, o zaman kristalleşme olmuştur.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment