99. Teknik : Kendini her yöne yayılırken hisset

by admin

Kendini her yönde, uzağa ve yakına yayılırken hisset.

Tantra ve Yoga, ikisi de sorunun senin darlığın olduğunu düşünür. Sen kendini bu kadar dar kıldığın için daima tutsak hissedersin. Tutsaklık başka bir yerden gelmemektedir. Tutsaklık senin dar zihninden kaynaklanmaktadır. Ve gittikçe daralır ve sen çok sınırlanmış olursun. O sınırlanma sana tutsaklık hissi verir. Senin sonsuz bir ruhun ve sonsuz bir benliğin var, ama o sonsuz varlık tutsak hissediyor. Bu yüzden ne yaparsan yap, her yerde kısıtlama hissediyorsun. Nereye gidersen git, bir çıkmaz sokakla karşılaşıyorsun. Onun ötesine geçemiyorsun. Her yerde sınır var. Uçabileceğin açık gökyüzü yok. Ama o sınırları sen yaratıyorsun. O sınır senin, kendi yaratımın. Onu belli sebepler için sen yarattın: Güvenlik için. Sınırlar yarattın. Ve sınırlar ne kadar darsa, sen kendini o kadar güvende hissediyorsun. Çok geniş sınırların varsa her tarafına göz kulak olamazsın, her yerde uyanık ve dikkatli olamazsın. Sınırlar zarara açık olur. Dar sınırları gözleyebilirsin, kapalı kalırsın, zarara açık olmazsın, güvende hissedersin. Sınırlar güvenlik yaratmıştır. Ama o zaman tutsak hissedersin.

İşte zihnin çelişkileri böyledir. Sen daha fazla güvenlik istersin ve aynı zamanda daha fazla özgürlük istersin. İkisi birlikte olamaz. Özgürlük istiyorsan güvenliği kaybedersin. Her durumda güvenlik yalnızca yanılsamadır, aslında yoktur. Çünkü ölüm başına gelecektir. Ne yaparsan yap öleceksin. Tüm güvenliklerin yalnızca bir cephedir, hiçbir şeyin faydası olmaz. Ama güvensizlikten korkarak sınırlar yaratırsın, çevrende büyük duvarlar yaratırsın ve o zaman açık gökyüzü kapanır. Ve o zaman acı çekersin! Ve o zaman şöyle dersin: ‘Açık gökyüzü nerede?’ ve ‘Ben özgürlük istiyorum, hareket etmek istiyorum!’ Ama bu sınırları sen yarattın.

Bu yüzden, bu tekniği yapmadan önce hatırlaman gereken ilk şey budur, aksi halde yapamazsın. Sınırların yerinde dururken yapamazsın. Sınırlar yaratmayı bırakmadığın sürece hissedemezsin ve yapamazsın.

… Her yönde, uzağa ve yakına yayılırken… Sınır olmadan, sonsuz olarak, sonsuz uzayla bir olarak… Zihnin için bu imkansız olacaktır. Nasıl hissedebilirsin? Nasıl yapabilirsin? İlk önce bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmen gerekir.

İlk şey şudur: Güvenlikle çok ilgiliysen, o zaman tutsak kal. Gerçekten de, en güvenli yer hapishanedir. Orada sana kimse zarar veremez. Hapishane dışındaki kimse tutsaklar kadar güvende, o kadar korunaklı değildir. Bir tutsağı öldüremezsin. Zordur. O bir kraldan daha iyi korunur. Bir devlet başkanını ya da bir kralı öldürebilirsin, o kadar zor değildir. Her gün onları öldürüp duruyorlar. Ama bir tutsağı öldüremezsin. O öyle güvendedir ki, aslında güvende olmak isteyenler hapishaneye girmelidirler, dışarıda yaşamamalıdırlar. Hapishanenin dışında yaşamak tehlikelidir, tehlikelerle doludur. Her şey olabilir. Bu yüzden çevremizde zihinsel hapishaneler, psikolojik hapishaneler yaratmışızdır ve o hapishaneleri yanımızda taşırız, taşınabilir şeylerdir. Senin onların içinde kalman gerekmez, onlar seninle gelir. Nereye gidersen, hapishanen de seninle gelir.

Her zaman bir duvarın arkasındasın. Ancak zaman zaman, nadiren elini uzatıp birine dokunursun. Ama yalnızca bir el… Asla hapishanenden çıkmazsın. Bu yüzden ne zaman karşılaşsak, bu yalnızca hapishaneden çıkan ellerin buluşmasıdır. Pencerelerden bir el uzatırız, korku içindeyizdir ve her an eli geri çekmeye hazırızdır. Her iki taraf aynı şeyi yapmaktadır. Yalnızca eller dokunur. Ve artık psikologlar, bunun bile yalnızca görünüş olduğunu, çünkü ellerin kendi zırhlarını kuşandıklarını söylemektedir. Eldivensiz el yoktur. Eldivenleri yalnızca Kraliçe Elizabeth kullanmaz, kimse sana dokunamasın diye sen de eldiven kullanırsın. Ya da biri sana dokunsa bile, yalnızca bir el vardır ve o da ölüdür. Sen çoktan korku içinde çekilmişsindir. Çünkü öteki korku yaratır. Sartre’nin dediği gibi: ‘Öteki düşmandır.’ Sen böylesine zırhlanmışsan öteki düşman gibi görünür. Zırhlı biri ile dostluk kurulamaz. Dostluk imkansızdır, aşk imkansızdır, birlik imkansızdır. Sen korkuyorsun. Biri sana sahip çıkabilir, biri seni alt edebilir, biri seni köle yapabilir. Bundan korkarak bir hapishane yarattın, çevrene bir güvenlik duvarı ördün. İhtiyatla hareket ediyorsun, her adımı ihtiyatla atıyorsun. Yaşam kasvetli oldu, yaşam bir can sıkıntısı oldu. Eğer aşırı ihtiyatlı davranırsan, yaşam bir macera olamaz. Kendini çok fazla koruyorsan, çok fazla güvenlik istiyorsan, çoktan ölmüşsün demektir.

Bu yüzden temel bir yasayı unutma: Yaşam güvensizliktir. Ve eğer güvensizlik içinde yaşamaya hazırsan, ancak o zaman canlı olursun. Güvensizlik özgürlüktür. Güvensiz, daima güvensiz olmaya hazırsan, özgür olursun. Ve özgürlük ilahi olana açılan kapıdır.

Korkarken bir hapishane yaratırsın. Ölü olursun, gittikçe daha ölü. Ve sonra seslenirsin: ‘Tanrı nerede?’ Ve sonra sorgularsın: ‘Yaşam nerede?’ Yaşamın ne anlamı var? Mutluluk nerede?’ Yaşam orada, seni beklemiyor, senin onunla onun kendi koşulları altında buluşman gerekir. Senin koşulların olamaz, yaşamın kendi koşulları vardır. Ve temel koşul şudur: Güvensiz kal. Bu konuda hiçbir şey yapılamaz. Ancak bir yanılsama yaratırsın ve o yanılsamada hayatını boşa harcayabilirsin. Bu konuda hiçbir şey yapılamaz. Ne yaparsan yap, yalnızca aldatmacadır.

Aşık olursan, bu kadının ya da bu adamın seni terk edeceğinden korkarsın. Hemen korku işe karışır. Aşık değilken hiç korkmuyordun. Artık aşıksın: Yaşam işe karıştı ve onunla birlikte güvensizlik işe karıştı. Kimseyi sevmeyen biri, birinin onu terk edeceğinden asla korkmaz. Tüm dünya onu terk edebilir, o korkmaz. Ona zarar veremezsin. O güvendedir. Birini sevdiğin an güvensizlik gelir, çünkü yaşam gelir. Ve yaşamla birlikte, ölüm gelir. Aşık olduğun an korkmaya başlarsın: Bu insan ölebilir, bu insan gidebilir, bu insan başka birine aşık olabilir! İşleri güvenceye almak için bir şey yapmalısındır… Evlenmelisindir. Bu yüzden, artık bu insanın seni terk etmesi güç olsun diye yasal bir tutsaklık yaratılır. Artık toplum seni korur, yasalar seni korur, polis, yargıç, hepsi seni korur. Artık bu insan gitmek isterse, onu mahkemeye sürükleyebilirsin ve boşanmak isterse sana karşı bir şeyi kanıtlamak zorundadır. O zaman bile üç, beş sene alır. Artık çevrende bir güvenlik yaratmışsındır. Ama evlendiğin an ölürsün. İlişki canlı değildir. Artık bir kanun olmuştur, bir ilişki değil. Artık yasal bir olgudur, canlı bir şey değil. Mahkeme, hayatı koruyamaz; yalnızca yasaları koruyabilir. Artık evlilik ölü bir şeydir. Tanımlanabilir. Aşk tanımlanamaz. Evlilik tanımlanabilir, aşk tanımlanamaz. Artık tanımlar dünyasına girmişsindir.

Ama olgu çoktan ölmüştür. Sen onun güvenli olmasını istediğin an, onu sınırlamak, böylece yeni bir şeyin olmasını önlemek istediğin an, onu tutsak etmişsindir. O zaman acı çekersin. O zaman karının senin için bir tutsaklık haline geldiğini söylersin. Koca, bu karının onun için bir tutsaklık haline geldiğini söyler. Ve sonra kavga edersin, çünkü ikiniz de diğeri için tutsaklık haline gelmişsinizdir. Artık kavga edersin. Artık aşk yok olmuştur, yalnızca çelişki vardır. Bu, güvenlik özlemi yüzünden olur.

Ve her konuda aynısı olmuştur. Şunu temel bir şey olarak hatırla: Yaşam güvensizdir. Yaşamın doğası budur. Bu yüzden aşk olduğunda, sevgilinin seni terk edebileceği korkusunu yaşa, güvenlik yaratma. O zaman aşk büyür. Sevgili ölebilir ve sen hiçbir şey yapamazsın, ama bu aşkı öldürmez. Güvenlik öldürebilir. Aşk daha da büyür.

Gerçekte, insan ölümsüz olsa, bence aşk imkansız olurdu. İnsan ölümsüz olsa birini sevmek çok güç olurdu. Aşık olmak çok tehlikeli olurdu. Ölüm vardır ve yaşam tıpkı titreyen bir yaprağın üzerindeki çiy damlası gibidir. Her an esinti gelebilir ve çiy damlası düşüp kaybolabilir. Yaşam bir dalgalanmadır, o dalgalanma yüzünden, o hareket yüzünden, ölüm daima oradadır. Bu aşka yoğunluk katar. Aşk yalnızca ölüm var olduğu için mümkündür. Aşk yoğunlaşır, çünkü ölüm vardır. Düşün… Sevgilinin bir sonraki an öleceğini bilsen, her tür sertlik kaybolur, her tür çelişki kaybolur. Ve o bir an sonsuzluk olur. Ve öyle çok aşık olur ki tüm benliğini ona dökersin. Ama sevgilinin ölmeyeceğini biliyorsan, hiç acelen olmaz. Kavga edebilirsin, aşkı daha sonraya erteleyebilirsin. Yaşam sonsuz olsa, beden ölümsüz olsa, aşık olamazsın.

Hinduların güzel bir miti vardır. Cennette Indra’nın hükmettiğini söylerler. Indra cennetin kralıdır. Ve cennette aşk yoktur. Güzel kızlar vardır, dünyadakinden daha güzel kızlar ve ilahlar vardır. Cinsellik vardır, ama aşk yoktur, çünkü ölümsüzdürler.

Bu yüzden bir Hint hikayesinde, cennet kızlarının şefi olan Urvashi’nin Indra’dan bir adama aşık olmak üzere birkaç günlüğüne yeryüzüne inme izni istediği anlatılır. ‘Ne saçmalık!’ der Indra. ‘Burada aşık olabilirsin! Ve yeryüzünde bu kadar güzel insanlar bulamazsın.’ Urvashi şöyle yanıt verir: ‘Güzeller, ama ölümsüzler, bu yüzden cazibeleri yok. Onlar aslında ölü.’

Onlar aslında ölüdür, çünkü onları canlı kılacak ölüm yoktur. Onlar hep orada olacaktır. Ölemezler, o zaman nasıl canlı olabilirler? O canlılık ölüme karşı vardır. Bir insan canlıdır, çünkü ölüm daima oradadır, savaşmaktadır. Yaşam, ölüm fonu önünde var olabilir.

Urvashi de der ki: ‘Yeryüzüne gitmeme izin ver. Birine aşık olmak istiyorum.’ İzin verilir ve Urvashi yeryüzüne inerek genç bir adam olan Pururva’ya aşık olur.

Ama Indra bir koşul öne sürmüştür. Indra, Urvashi’nin yeryüzüne gidebileceğini, birine aşık olabileceğini söylemiş, ama onu seven adama kim olduğunu söylememesi gerektiği koşulunu öne sürmüştür. Bu aşk için zordur, çünkü aşk meraklıdır. Aşk sevgili hakkında her şeyi bilmek ister, her şeyi. Tüm bilinmeyenler bilinir kılınmalıdır. Tüm gizeme girilmeli ve taranmalıdır. Bu yüzden Indra kurnazlıkla, Urvashi’nin ne kadar kurnazca olduğunu anlamadığı bir koşul öne sürmüştür. Urvashi, ‘Tamam’ der. ‘Aşığıma benim hakkımda meraklanmaması, kim olduğumu sormaması gerektiğini söylerim. Ve eğer sorarsa, hemen onu terk ederim ve geri gelirim.’

Ve Pururva’ya şöyle der: ‘Bana benim hakkımda, kim olduğum hakkımda soru sorma. Sorduğun an yeryüzünden ayrılmam gerekir.’

Ama aşk meraklıdır. Bu yüzden Pururva onun kim olduğu hakkında öncekinden de çok meraklanmış olmalı. Uyuyamaz. Urvashi’ye bakar durur. Kimdir o? Böylesine güzel, düşsü malzemeden yapılmış, yeryüzünden görünmeyen, maddesel görünmeyen bir kadın. Belki de başka bir yerden, bilinmeyen bir boyuttan gelmektedir. Gittikçe daha fazla meraklanır. Ama aynı zamanda gittikçe daha fazla korkar, çünkü onun gitme olasılığı vardır. Öyle çok korkar ki, gece, uykuya dalarken kadının sarisinin bir parçasını eline alır, çünkü kendine güvenmemektedir. Her an sorabilir, soru daima oradadır. Uykusunda bile sorabilir. Ve Urvashi uykusunda bile soramayacağını söylemiştir. Bu yüzden adam Urvashi’nin sarisinin bir parçasını eline alarak uyur.

Ama bir gece kendini tutamaz. Ve artık Urvashi’nin onu terk edemeyecek kadar çok sevdiğini düşünmektedir. Ve sorar. Ve Urvashi kaybolmak zorunda kalır. Pururva’nın elinde yalnızca sarisinin bir parçası kalır. Ve onun hala sevgilisini aramakta olduğu söylenir.

Cennette aşk olamaz, çünkü aslında yaşam yoktur. Yaşam burada, yeryüzünde, ölümün olduğu yerde vardır. Ne zaman bir şeyi güvenli kılsan yaşam kaybolur. Güvensiz kal, hayatın kendi niteliğidir bu. Bu konuda hiçbir şey yapılamaz. Ve bu güzeldir!

Bedenin ölümsüz olduğunu bir düşün. Çirkin olurdu. İntihar etmenin yollarını ve yöntemlerini bulmaya başlardın. Ve eğer imkansızsa, kanuna aykırıysa, öyle çok acı çekersin ki hayal bile edemezsin. Ölümsüzlük çok uzun bir şeydir. Artık Batı’da ötenazi hakkında düşünmektedirler, çünkü artık insanlar daha uzun yaşamaktadırlar. Bu yüzden yüz yaşına gelen biri kendini öldürme hakkını talep ediyor. Ve gerçekten de, bu hakkın verilmesi gerekecek. Yaşam çok kısayken intihar etmemeyi kural kabul ettik. Gerçekten de, Buda’nın zamanında kırk ya da elli yaş çok fazlaydı. Ortalama yaşam süresi yaklaşık yirmi yıldı. Hindistan’da, daha yirmi yıl önce ortalama ömür yirmi üç seneydi. Artık İsveç’te ortalama ömür seksen üç sene. Bu yüzden insanlar kolaylıkla yüz elli yaşına kadar yaşayabilir. Sovyet Rusya’da yüz elli yaş sınırına erişmiş bin beş yüz insan var. Artık insanın kendini öldürmesinin hak olduğunu söylüyorlarsa, bunun sebebi yaşam süresinin çok fazla olmasıdır ve insanlara bu hakkı vermek zorundayız. Bu hak reddedilemez. Eninde sonunda intihar insanlar haklarından biri olacak. Bir insan ölmek istiyorsa bunu reddedemezsin. Başka sebepten değil, yalnızca artık yaşam anlamsız olduğundan. Zaten çok fazla uzamıştır. Yüz yaşına kadar yaşayan bir insan yaşamak istemez. Hayal kırıklığına uğradığından değil, besin olmadığından değil. Her şey vardır, ama yaşamın anlamı yoktur.

Ölümsüzlüğü bir düşün. Yaşam tamamen anlamsız olurdu. Anlam ölümle gelir. Aşkın anlamı vardır, çünkü aşk kaybedilebilir. O zaman zonklar, titreşir, atar. Kaybedilebilir! O konuda emin olamazsın! Yarın için düşünemezsin, çünkü yarın orada olmayabilir. Aşığı ve sevgiliyi, yarın orada olmayabileceğini düşünerek sevmelisin. O zaman aşk yoğunlaşır.

Bu yüzden ilk önce, güvenli bir yaşam yaratmak için gösterdiğin tüm çabaları geri çek. Sırf geri çekmenle, çevrendeki duvarlar yıkılacaktır. İlk defa senin için yağmurların doğrundan yağdığını, rüzgarın doğrudan estiğini, güneşin doğrudan doğduğunu hissedeceksin. Açık gökyüzü altında olacaksın. Bu güzeldir. Ve eğer sana korkunç geliyorsa, bunun tek sebebi senin hapishanede yaşamaya alışmış olmandır. Bu yeni özgürlüğe alışman gerekecek. Bu özgürlük seni daha canlı, daha akıcı, daha açık, daha zengin, daha parlak kılacak. Ama sen ne kadar parlaksan, canlılığının zirvesi o kadar yüksek olur, yakınındaki ölüm o kadar derin olur. Yanı başında olur. Ancak ölüme karşı, ölüm vadisine karşı yükselebilirsin. Yaşam zirvesi ve ölüm vadisi daima yakındır ve orantılıdırlar.

İşte bu yüzden her zaman Nietzsche’nin deyişinin takip edilmesi gerektiğini söylerim. Çok dindar bir deyiştir. Nietzsche, ‘Tehlikeli bir biçimde yaşa,’ der. Olumlu olarak tehlike arayarak değil, tehlike aramanın gereği yoktur. Koruma arama. Çevrende duvarlar yaratma. Doğal olarak yaşa, bu yeterince tehlikeli olacaktır. Tehlike aramaya gerek yoktur.

O zaman bu tekniği yapabilirsin.

Kendini her yönde, uzağa ve yakına yayılırken hisset.

O zaman çok kolay olur. Eğer duvarlar yoksa, sen zaten kendini her yöne yayılırken hissedersin. O zaman kendini nerede bulduğunu önemi yoktur. Yalnızca yürekten başlarsın ve hiçbir yerde son bulmazsın. Bir merkezin olur, ama çeperin olmaz. Çeper yayılmaya devam eder. Yayılır, yayılır. Tüm uzay onunla sarılır. Yıldızlar onun içinde hareket eder. Dünyalar doğar ve çözülür. Gezegenler doğar ve batar. Tüm kozmos çeperin olur. Bu enginlik içinde egon nerededir? Bu enginlik içinde acın nerededir. Bu enginlik içinde acımasız zihnin nerededir? Ortalama zihin, o nerededir? O enginliğin içinde var olamaz, kaybolup gider. O ancak dar alanda var olabilir. O ancak duvarlarla çevrili, kapalı, örtülü iken var olabilir. Kapalılık sorundur. Tehlikeli bir biçimde yaşa ve güvensizlik içinde yaşamaya hazır ol.

Ve işin güzelliği şudur: Güvensizlik içinde yaşamamaya karar versen bile, yine güvensizlik içinde yaşarsın. Hiçbir şey yapamazsın!

Bir kralın hikayesini duydum. Ölümden çok korkuyormuş.

Krallar daha fazla korkar. Daha fazla korkarlar, çünkü bunca insanı sömürmüşlerdir; itip kakmış, ezmişlerdir; pek çok insan üzerinde pek çok siyasi oyun oynamışlardır. Pek çok düşman edinmişlerdir. Gerçek bir kralın dostu olmaz. Olamaz. Çünkü en yakın dost da düşmandır, yalnızca onu öldürmek, yerine geçmek için fırsat kollamaktadır. Güç sahibi bir adamın dostu olamaz. Bir Hitler’in, bir Stalin’in, bir Nixon’ın dostu olamaz. Onların yalnızca çevrelerinde dostmuş gibi geçit töreni yapan, yalnızca onları tahttan indirmek için fırsat kollayan düşmanları vardır. Her fırsatta, her şeyi yaparlar. Biraz önce dostça davranıyorlardı, ama onların dostlukları bir stratejidir. Dost canlılıkları bir taktiktir. Güç sahibi olan bir adamın dostu olmaz. Bu yüzden Lao Tzu şöyle der: ‘Dost istiyorsan, güç sahibi olma.’ O zaman tüm dünya sana karşı dostça davranır. Güç sahibiysen, o zaman tek dostun sensin, herkes düşmanındır.

…. Bu yüzden Kral çok korkuyormuş. Ölümden çok korkuyormuş, ölüm hep çevresindeymiş. Çevresindeki herkesin onu öldüreceği fikrinden kurtulamıyormuş. Uyuyamıyormuş. Bu yüzden bilge adamlarına, danışmanlarına ne yapması gerektiğini sormuş. Ona, tek bir kapısı olan bir saray inşa ettirmesini söylemişler. O kapıya yedi asker halkası yerleştirecekmiş: İlki sarayı, ikincisi ilk halkayı, üçüncüsü ikinci halkayı izleyecekmiş. Tek bir kapı varken kimse giremezmiş ve kral güvende olurmuş.

Kral tek kapılı sarayı yaptırmış ve yedi asker halkası birbirlerini izlemeye başlamış. Haber her yere yayılmış ve komşu devletlerden birini kralı sarayı görmeye gelmiş. O da çok korkuyormuş. Komşunun böylesine güvenli bir saray yaptırdığı, öyle ki kimsenin onu öldüremeyeceği haberi ona kadar gelmiş. Komşusunu ziyaret etmeye gelmiş ve birlikte tek bir kapı ve her tür güvenlik fikrini çok taktir etmişler; tehlike yokmuş.

Onlar kapıya bakarken sokağın köşesinde oturan bir dilenci gülmeye başlamış. Bu yüzden sarayın sahibi olan kral, dilenciye sormuş: ‘Neden gülüyorsun?’ Dilenci yanıt vermiş: ‘Gülüyorum, çünkü bir hata yaptın. İçeri girip bu kapıyı da kapatıp mühürlemen gerekir. Bu kapı tehlikeli, biri içeri girebilir. Kapı demek, biri içeri girebilir demektir. Kimse girmese bile en azından ölüm içeri girebilir. Bu yüzden bir şey yap: İçeri gir ve bu kapıyı da kapattır. O zaman gerçekten güvende olursun, çünkü ölüm içeri giremez.’ Kral demiş ki: ‘Ama bu kapı da kapanırsa, çoktan öldüm demektir.’ Dilenci demiş ki: ‘Sen zaten yüzde yoksan dokuz öldün. Yalnızca bu kapı kadar canlısın. Tehlike bu, bu kadar canlısın. Bu canlılığı da bırak.’

Herkes kendi tarzında çevresinde kimsenin giremeyeceği ve kendisinin huzur içinde kalabileceği bir saray yaratmaktadır. Ama o zaman çoktan ölmüş olursun. Ve huzur ancak canlı olanların başına gelir; huzur ölü bir şey değildir. Canlı kal, tehlikeli bir biçimde yaşa, zarar görmeye açık yaşa, açık yaşa, ki başına her şey gelebilsin. Ve bırak her şey başına gelsin. Ne kadar çok şey başına gelirse, sen o kadar zengin olursun.

Sonra bu tekniği uygulayabilirsin. O zaman bu teknik çok kolay gelir, çalışmana bile gerek kalmaz. Düşünürsün ve tüm uzaya yayılırsın.

Kaynak: Sırlar Kitabı (Yaşamın Sırrına Ulaşmak İçin 112 Meditasyon) / Osho / Omega Yayınları / Çevirmen: Niran Elçi

You may also like

Leave a Comment